PDA

View Full Version : Ah Osmanli, Osmanli....


Pages : 1 2 [3]

kurshad
12-05-2007, 12:32 PM
Dostum,
Ben, Osmanli bir oglanci kultur uzerine insaa edilmistir demiyorum. Osmanli caginin cok otesinde bir imparatorluk ve herseyden onemlisi bizim ecdadimizdir..
Fakat bunu soylerken Osmanli'yi goklerde biryerlere oturtup gercekle ilgisini kesemeyiz. Elbette baska milletlerde olan bir takim hastaliklardan nasibini o da almistir.
Objektif olmaliyiz o kadar.. Menkibe tarihciligi yapanlara gulmeliyiz o kadar...


Not: Bu arada sen yine de Nedim'i, Hayreti divanini, Barbaros Hayrettin gazavatini ve de Baburnameyi oku. Bu eserler Turk tarihinin en mustesna eserleridir. Sayet tasvip etmedigimiz ozel hususlar varsa ancak kendilerini baglar..

Demir Kağan
12-05-2007, 02:05 PM
Ya bir sey yazacagim da yazip yazip siliyorum ama eminim burayi okuyan veya burada yazan herkesin aklina gelmistir. :mrgreen:

BOZ-OK
12-05-2007, 02:19 PM
Ya bir sey yazacagim da yazip yazip siliyorum ama eminim burayi okuyan veya burada yazan herkesin aklina gelmistir. :mrgreen:


Bak bastan soyleyeyim, eger "yumurta cimasi" ne demek diye soracaksan ozelden sor, cunku burada anlatirsam beni ban-i selasiye ile banlarsiniz forumdan... :cool:

kurshad
12-05-2007, 05:37 PM
Bak bastan soyleyeyim, eger "yumurta cimasi" ne demek diye soracaksan ozelden sor, cunku burada anlatirsam beni ban-i selasiye ile banlarsiniz forumdan... :cool:

:mrgreen: ban-i selasiye'nin geri donusu de yok. Aman ustad..

Qarshi
12-06-2007, 02:44 AM
:mrgreen: ban-i selasiye'nin geri donusu de yok. Aman ustad..

Yumurta ciması dedinizde aklıma Eskişehirde Anadolu Üniversitesinin koğuşunda yaşanlar geldi...

Bende yazarsam ban-i selasiye almış arkadaşlara eşlik etmiş olurum :mrgreen:

Alparslan
12-06-2007, 03:43 AM
Rahatlasin pek tabii sanli ecdad, hakkidir...

Ama bu rahatlamayi oglan kerhanelerinde degil de kari kizla yapsa ;)

Murat Bardakci'nin yalancisiyim.. :mrgreen:

O vakit biz herkesin yalancisi olalim Kurshad... Olmamis. Baskasinin yalani ile bir Turk hanedanina atilacak camur,surulecek kara degildir bu. Osmanli icinde kac millet bir arada idi ? Bunlarin kacinda bu hastalik var idi.. Padisah bizzat oglancimiy mis? Halkin icindeki sapkinlar padisahi mi baglar mis?

Ecdat meselesine gelecek olursak: Irak Turkleri 1000 yildan beridir Irakta. Ama Irakli degiliz hala. Dedem gozlerini bir Osmanli Zabiti olarak yummus. Keza Kafkas cephesindeki 4 amcazadem de. Orada bugun zulum altinda da olsa, ezilse de bir TURK varligi varsa bu OSMANLI sayesindedir.Abdulhamid son 20 yila kadar cuma hutbelerinde adi gecen Sultandi. Ben kendi halkima avrupalinin gozluguyle bakamam. O nedenle Ecdadimdir sahip cikarim.

Yarin baska bir yalanci ciksa da baska baska yalanlar dese onlarin da yalancisi mi olalim? GERCEK diye akil hafzala almayan seyleri soylemek DURUST insanlara ne kadar yakisir? Elimde Osmanlica orjinali ve Turkce Tercumesi ile Osmanli zamaninda yazilmis tarih kitaplari var. Eger bu kadar ayyuka cikan birsey olsa saray esrafinca hic mi bahsi gecmezdi. Mesela bu is Kuveytte ozellikle cok alenidir ve o yuzden kuvetliler bunu artik ayip saymadiklari icin saklama geregi bile duymazlar, eger rezillik bardakcinin yazdigi kadar ust duzeyde idi ise neden saklansin? Alenen ortaya konulurdu. Keza, dedigin kitaplarin bir kismini okudum ornegin birinde oglan cimasi konusu geciyordu ve dedigin gibi 'yuzu tuylenmemis erkek cocugu' ile gecen cesitli 'fantezi' ve ask hikayeleri vardi. Fakat, bunlarin bir cogunun hatta belki de 100% hepsinin MECAZ oldugu, tipki Japon Samuraylari'nin guzel tene asik olup siirler yazmalari gibi bir sanat icerdigini hic mi aklimiza getiremeyiz?
Mevlana Hz.leri Sems-i Tebrizi ile nasil hemhal oldu? Bugunku homoseksuellik manasinda mi? ASLA ve KAT'A. Ben baskalari tarafindan boyanip cilalanan bu laflara GERCEK diyecegime kendi gercegimi arastirir bulurum. Olaylarin 300-400 yil otesinde yazilanlar ve denilenler yerine ayni tarihlerde yazilanlara inanmak daha mantikli. He bu kitaplarda artik ulasilmayacak yerlerde degil, Sultanahmet kitap fuarinda TTK standi vardi MEB ile birlikte bakiniz bolca kiymetli eseri bahasinin cok altina alabileceginizi goreceksiniz.

BOZ-OK
12-06-2007, 06:31 AM
:mrgreen: ban-i selasiye'nin geri donusu de yok. Aman ustad..

Kolayi var ustadim, hulle yapariz...:cool:

Once gider baska bir foruma uye olur, oradan kendimi banlatirim, boylece de Turkistan Forumu'na yeniden uye olabilirim...Nasil fikir ama? :mrgreen:

kurshad
12-06-2007, 10:11 AM
Kolayi var ustadim, hulle yapariz...:cool:

Once gider baska bir foruma uye olur, oradan kendimi banlatirim, boylece de Turkistan Forumu'na yeniden uye olabilirim...Nasil fikir ama? :mrgreen:

Geregi dusunuldu; fikiha uygundur..

Karayılan
12-06-2007, 10:20 AM
Neysem konuyu farkli bir noktaya dogru gerdireyim. :D

Kafama takilan bir konu var;

Osmanli - Altin Orda iliskileri ve bu iliskilerin boyutu. Bu konuda detayli bir kaynak bilen var mi acaba?

kurshad
12-06-2007, 10:21 AM
Olmamis.

ASLA ve KAT'A. .

Neye inanmak istersen , nasil inanmak istersen oyle inan kardes..

Alparslan
12-06-2007, 10:25 AM
Neye inanmak istersen , nasil inanmak istersen oyle inan kardes..

Ah birde cimbizlamayip ustune ve altini da degerlendirseydin yazdiklarimin... Simdi anladim nasil haber yapar gazeteciler...

kurshad
12-06-2007, 10:53 AM
Ah birde cimbizlamayip ustune ve altini da degerlendirseydin yazdiklarimin... Simdi anladim nasil haber yapar gazeteciler...

Hepsini okudum ve degerlendirdim ve sonuca vardim.

Tarihi iki sekilde inceleyebiliriz; ya kahramanlik destanlariyla suslenmis menkibecilikle yahut bir bilimdali olarak mumkun olan en objektif sekilde..

Sen, divan edebiyatinda veya diger kaynaklardaki (mahbub) oglan tasvirlerinin neredeyse hepsinin mecaz oldugunu iddia ettigin an tarihe metodoloji olarak yaklasim tarzini gosterdin ve ben de gereksiz yazismanin onemsizligini kavradim.


Her insanin degisik degisik hobileri vardir ben ise bir tarih meraklisiyim. Tarihe analitik olarak yaklasmayan, o gunun sosyolojisinden bihaber metodlari hic bir sekilde tasvip etmem.

O yuzden aziz dostum, kanaatimi bu konuda yeteri kadar belirttigimi dusunuyorum bundan sonrasi benim icin sadece bos bir polemik olacaktir.

ulugbekTR
12-06-2007, 10:56 AM
Ucu bucagı belli olmayan İmparatorlugun, 600 senelik tarihinden "oglancilikla" ilgili ancak bu kadar kanit cikmasi benim goruslerimi degistirmedi aksine guclendirdi. Nice milletin tarihinde bu tip vakalar vardir, bu sozunuze katilirim ancak 2-3 sapkin pasanin, tarikatin ve ya sairin oyle olmasi Bizans ile Osmanli'yi bu konuda kiyaslamaya yetmez. Su an bile "anal sex"in Avrupa'daki adi "Greek"tir... ;) Ensest iliskinin kokeni yine Yunan'dir. O tarih ile bu tarihi kıyaslamamanizi oneririm :)

Uzun lafin kisasi, Osmanli dahil tum Turk tarihi, Cin, Hint, Avrupa ve Arap tarihi ile kiyaslandiginda, bu ve bunun gibi konularda temizdir. Bu soyledikleriniz istisna olarak algilanmalidir diyecegim zaten oyle algilaniyor ;)

Ayrica Osmanli basligi altinda boyle bir konuyu tartismaktan rahatsizlik duyuyorum. Verdiginiz kitap adlari icin tesekkur ederim, okumayacagim, zamanimi boyle gereksiz bir konuya ayiramam.
unin uchun sanga raxmat:lol::lol:

Kantura
12-12-2007, 09:04 AM
Evet Osmanlı tokadı namıyla efsane olmuş bir yakın dövüş tekniğinden bahsediyoruz ;belki de gelmiş geçmiş en ölümcül dövüş tekniklerinden biridir Osmanlı tokadı.İnternette bu konuyla ilgili efsaneler ile gerçekler birbirine karışmış durumda bu yüzden burada bildiğim bütün Osmanlı tokat tekniği rivayetlerini yazacağım.

Yeniçerilerin bu tekniği en iyi kullanan askeri sınıf olduğu ve bu tekniği başarıyla uygulayabilmek için mermer tokatladıkları rivayeti ki bu rivayet gerçeklerden uzak görünmektedir zira yeniçeriler ilk kuruldukları devirlerden itibaren ateşli silahlarla haşır neşir olmuş yakın dövüşte ise yatağan ve palalarını kullanmış bir askeri sınıftır.Silahsız kalmaları durumunda ise arkalarını dönüp kaçtıkları görülmemiş bir şey değildir.Bana göre bu tekniği özel olarak kullanan bir askeri sınıf yoktu bütün askerler arasından bileğine güvenen babayiğitler bu tekniği kullanırlardı ki bu tekniğin müthiş uygulayıcıları olduğu bilinmektedir buna örnek olarak da bir Avrupalı miğferinin üzerinde bulunan 5 parmak izi verilebilir:) Şimdi tekniğin nasıl uygulandığıyla ilgili çeşitli bilgilere gelelim Osmanlı tokad tekniği tek bir biçimde uygulanmazdı duruma,yere,hasmın zırh yapısına göre ve dövüşün gidişatına göre uygulanan çeşitli teknikleri mevcuttu bunlar; avuç içi tekniği,silme tokad tekniği,elin tersi tekniği,serme tekniği,süvari tokadı tekniği olarak adlandırılabilir.

AVUÇ İÇİ TEKNİĞİ: Bu teknikte hasmın yüzünün ortasına burnun ucu tam bilekle el ayasının birleştiği yere denk gelecek şekilde tüm güçle vurulur ve hasmın kırılan burun kemiğinin kafatasının göz çukurları arasında kalan kısmını da kırıp içeriye saplanması sağlanırdı beyne doğrudan saplanan burun kemiği hasmın ani ölümünü sağlardı.En ölümcül tokad tekniği diyebileceğimiz bu teknikte amaç düşmanı en kısa yoldan öldürmekti.Bu tekniği uygulayabilmek için kuvvetli pazulardan başka bu pazuları oldukça hızlı bir şekilde kullanabilecek yeteneğinde geliştirilmiş olması gerekiyordu ancak bunun için özel bir talim yapılmazdı zira kılıç kullanma talimlerinde pazunun güç ve hızı zaten yeterince pekleştirilirdi.Bu tekniğin kullanılabilmesi için düşmanın zırhının yüz kısmının açık ve düşmanın yüzünün tam olarak tokadı atacak olan kişiye dönük olması gerekir.Bu tekniği Osmanlıların süvari askerleri de ellerini tıpkı bir mızrak gibi ama avuç içi hasmın yüzüne dik gelecek şekilde tutarak at üzerine düşmana bodoslamadan dalmak suretiyle kullanabilirlerdi.Tekniğin at üstünde uygulanması zorluğunu kat be kat arttırsa da etkisi de o ölçüde artardı.

SİLME TOKAT TEKNİĞİ: Silme tokat tekniğinde ana hedef hasmın kulağının orta noktasından başlayıp dudakları ve tüm yanağı da dahil eden bir bölgedir.Parmaklar birbirlerine bitiştirilmeden,kol bükülmeden,vurma gücü omuzdan alınarak atılırdı.Silme tokat denmesinin nedeni darbe vurulduktan sonra elin bilekten ileriye doğru bükülüp hasmın tüm yüzünü yalayıp çenede toplanan bir itme kuvveti daha oluşturmasıdır ki bu itme kuvveti zaten tokadın etkisiyle bütün direncini yitiren düşmanın boynunun rahatlıkla kırılmasını sağlayabilirdi.Bu teknik zırhlı yüzeylere de uygulanabilirdi ama tam etkisi tabii ki çıplak ten üzerinde görülürdü.O ünlü mermer idmanı bu tokat tekniğinin ölümcül surette uygulanabilmesi için yapılırdı ama bu idmanda amaç çoğu forumda yazdıkları gibi ellerin büyümesi için değil ellerin sertleşmesi ve vuruş tekniğinin mükemmelleştirilmesi içindi zaten eski Türklerin elleri gelişme çağında sürekli olarak et suyu,et,hamur işi,tereyağı gibi besinlerle haşır neşir oldukları için ekseriyetle çok büyük olurdu bugün bile Kars,Ardahan gibi doğu illerinde et suyu ile beslenen çocukların ellerinin etli ve büyük oldukları görülebilir.

ELİN TERSİ TEKNİĞİhttp://www.parapsikoloji.org/images/smiles/icon_biggrin.gifövüş sırasında savunmaya yönelik bir hamle olarak kullanırdı.İlk hamlesi boşa giden savaşçı kendini korumak,düşmanının hamle yapmasını engellmek için bir de elinin tersiyle tokat savurur ilk hamlesinin boşa gitmesiyle oluşan denge kaybını da böylece telafi ederdi.Bu teknikte bütün parmaklar birbirine bitişik olmalıdır aksi takdirde kendi parmağınız kırılabilir ve darbe elin parmaklı kısmıyla değil parmakların elin kalanıyla birleştiği kemikli bölümle gerçekleştirilmelidir.Bu darbe hasmı öldürmez ama sersemlemesini sağlar veOsmanlı askerine de yeni bir hamle etmesi için zaman kazandırırdı.

SERME TEKNİĞİ: Silme tokadın parmaklar bitiştirilmek suretiyle atılanına serme tokat denir.Bu tokat tekniğinde ise hedef silme tokada göre daha dar bir alandır kişini burnuna ve ağzının ortasına aşağıdan yukarıya gelecek şekilde kolun gerektiği kadar(ama çok fazla değil) bükülmesiyle yaratılacak savrulma etkisi de kullanılarak vurulması gerekir böylece hasmın ağzı yüzü birbirine karışır,dudağın patlaması,burnun kırılması,darbenin şiddeti sebebiyle havadaki çer çöp ve tozun gözlere dolabilmesi ve acının keskinliği sebebiyle gözlerin yaşarması,görüşün bulanıklaşması söz konusudur.Bayıltmaya yönelik bir tokat tekniğidir saldırıda direk olarak kullanılabildiği gibi bir saldırı karşısında refleksif olarak aşağıdan yukarıya elin savrulmasıyla savunma amaçlı olarak da kullanılabilir her iki durumda da okkalı darbeyi yiyen düşmanın kendisine gelmesi zaman alacak ve bu arada Osmanlı askeri baygın haldeki hasmı arkadan gelenlerin insafına bırakacak yahut bağlayıp üstüne bir not yazarak kenara atacaktır(esirin kıymetine bağlı olarak dandik bir şeyse gebertip kenara atar ama işe yarar bir esirse adamın kıymetini takdir etmede üstad olan atamız esirini bağlar ve Osmanlı toplumunda sadrazamlığa bile yükselebileceği kölelik mevkisine ulaştırır.)

SÜVARİ TOKADI TEKNİĞİ:Özellikle at üstünde atılmak üzere geliştirilmiş bir tokat tekniğidir.Bu teknik kaçan düşmana yetişip esir almak için birebirdir.At dörtnala sürülürken üzengi üstünde doğrulunup el eğerden aşağıya sarkıtılır hedef konumundaki zavallıya yaklaşıldığında el bütün güç ve hızla havaya kaldırılır ardından gene bütün güç ve hızla hasma hedef ense olacak şekilde indirilir.El hedefin konumuna göre kimi zaman parmaklar bitişik kimi zamansa parmaklar ayrık olarak vurulur.Burada dörtnaldan kaynaklanan hızın verdiği ivmeyi de hesaba katarsak tüm teknikler içinde en hızlı olarak atılan tokattır.Osmanlı süvarileri içinde özellikle tımarlı sipahiler(Tımar sistemi bozulmadan önceki orjinal Türk atlısı olan ve Orta Asya süvarilik geleneğini sürdüren tımarlı sipahiler)ve akıncılar bu tekniğin başarılı uygulayıcılarıydı.Bu askerlerden biri tarafından göze kestirilen düşmanın hayatının geri kalanı tamamıyla Osmanlı süvarisinin insafına kalmıştı.Süvari elini biraz kuvvetli vurarak öldürebilir daha hafif vurarak felç edebilir biraz daha az kuvvet uygulayarak düşmanı bayıltıp esir edebilirdi.

Tüm bu teknikler çetin idmanlar,zor oyunları(cirit,çevgan,güreş vb.) ve kanlı savaş meydanlarında pişen savaş erleri için rahatlıkla uygulanabilcek tekniklerdi .Bütün bunlara Türk askerinin bu koşullarda geliştirdiği farklı fiziki yapısını ki bu yapının başında katı yay germek suretiyle elde edilen çelik misali pazular,ellerin kılıçla veya kılıçsız olarak hedeflere sürekli savrulmasıyla elde edilen kol uzunluğu ve müthiş kuvvetli omuz,boyun kasları da eklenirse savaş meydanlarında fırtına misali esen bu askerlerin Avrupayı nasıl korkudan titrettiği biraz daha iyi anlaşılacaktır.

Ayrıca Osmanlı tokadı olarak bilinen tokat tekniklerinin daha Türkler Orta Asyadan ayrılmadan icat edilmiş olması mümkündür.O sebeple Osmanlı tokadı yerine Türk tokadı denmesi bence daha uygun olacaktır.Hunlular veya Göktürkler zamanında Osmanlılar yoktu ama bu tokat teknikleri büyük ihtimalle Osmanlıların ataları tarafından biliniyordu ve yaygın olarak kullanılıyordu ama yer cüceleri tarih yazıcılığında ketum ve taraflı davrandığı için Çin kaynakları bize pek bilgi vermiyor.Hun boksu denen dövüş tekniği hakkında biraz daha fazla bilgimiz olduğunda bu tekniğin Türk proto-tokat tekniği olarak görülebileceği de bence ortaya çıkacaktır.

Kürşad Altuğ Eyüpoğlu

Han
12-29-2007, 03:32 AM
‘Osmanlı’yı yanlış tanımışız’ özrü...

29 Aralık 2007 Cumartesi

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/images/news/360076_2.gif

Mısırlı yazarlar ve tarihçiler, ders kitaplarındaki “Yavuz Sultan Selim ülkeyi kılıçla fethetti. Alimleri yok edip, ülkeyi karanlığa gömdü” ifadeleriyle gençlerin tamamen beyninin yıkandığını kabul etti.

> Hayrettin Turan

Arap dünyasında, başta lisede okutulan ders kitapları olmak üzere, Türkler hakkında yayınlanan tarihî kitapların, tamamen karalama kampanyalarıyla dolu olduğu anlaşıldı. Yaklaşık 850 yıl boyunca İslâm dünyasının liderliğini yürüten Türkler hakkında, Batı ve Arap dünyasındaki tarih kitaplarında yer alan yalan bilgilerin yerini gerçekler almaya başladı. Mısır, ders kitaplarındaki “Yavuz Sultan Selim ülkeyi kılıçla fethetti. Alimleri yok edip, ülkeyi karanlığa gömdü” ifadeleriyle gençlerin beyninin yıkandığını kabul etti.

“Bize doğruyu öğretmediler”
Mısır’ın önemli tarihçilerinden Dr. Abdülaziz El Şennavi, “Osmanlı Devleti, iftiraya ugramış bir devlettir” adlı eseriyle bütün karalamalara cevap verdi. Mısır’ın dünyaca ünlü gazetesi El Ahram da, “Türkleri bize yanlış öğrettiler, doğrusunu yeni biliyoruz” diyerek özür diledi. El Ahram gazetesinin başyazarı Ahmed Behced ve Libyalı tarihçi yazar Salih Abdelazizi, makalelerinde şu ifadelere yer verdi: “Tarih kitaplarına doldurulan ve bizlere gerçek olaylar olarak öğretilen çok sayıda yalan var. Belki bu yalanların en göze çarpanı; Osmanlı Devleti’ne ilişkin olanıdır. Türkleri bize yanlış öğrettiler, doğrusunu yeni öğreniyoruz. Hepimiz Osmanlı Devleti’nin tek bir ışık noktası bulunmayan salt bir şer güç olduğu düşüncesiyle yetiştik. Bu düşünce, birisi tarafından düzeltilene kadar yayılarak sürdü gitti.” Her iki yazar da gençliklerinde öğrendikleri bu yalan bilgilerle yeni nesli de olumsuz etkilediklerini, bunun vicdanlarını rahatsız ettiğini belirterek özür diledi.

Kaynaklar yalan yazıyor
Liselerde okutulan Arap tarih kitaplarında; Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethiyle ülkede bilginler ve sanayiciler açısından kıtlık yaşamaya başlandığını, Türk hükümdarlığının dünyanın en karanlık dönemi olduğu, Türklerin, fethettikleri ülkelerin Avrupa ile kaynaşmasını engelleyerek yalnızlığa itilmesi ve geri kalmasına sebep olduğu yazılıydı. Kitaplardaki karalama kampanyalarının; Batılı ve özellikle Yunan ve Yugoslav tarihçilere dayandırıldığı, böylece Arap dünyasında yetişen öğrencilerin de Osmanlı Devleti’ni yanlış tanıdığı belirtildi. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’nın güneydoğusunu fethetmesinin, bu karalama kampanyalarında büyük bir rolü olduğu belirtildi.

diyorlarmish...

Demir Kağan
12-29-2007, 03:56 AM
Nasil hesap verecekler onu cok merak ediyorum..

Temuchin
12-29-2007, 04:54 AM
Barbaros Hayrettin Paşa, Kaptanı Derya olmadan önce kardeşleri ile birlikte Kuzey Afrikaya oradaki müslümanların çağrısı üzerine gelmiş ve oradaki müslümanları ispanyol keferesinin zulmünden kurtarmıştır.

Tunus'a yerleşen Barbaros paşaya bir zaman sonra yine oranın yerlisi araplar tarafından ihanet edilmiştir.

bu ihanet ve ispanyol keferesi ile işbirliği sonucu Oruç Reis şehadet şerbetini içmiştir.

vs. vs. örnekleri çoğaltabiliriz.

Bu yüzden ben şahsen araplara güven olmaz diyorum, O birlik, ekonomik anlamda olabilir ancak daha öteye gitmesin.

Temuchin
12-29-2007, 04:58 AM
Haçlı seferlerinin önünde hep biz durduk.

arap dünyası ile avrupanın islam düşmanı barbarlarının önünde yıllarca set gibi durduk. Türk milleti, islamın dirliği için kosovada varnada haçovada bosnada belgratta viyanada kırımda can verir şehit olurken bu arap milleti buldukları ilk fırsatta İslama ve Türk'e ihanet edip ingilizlerle birlik olmuşlardır.

Bizim dedemiz Fahreddin Paşa, Peygamber Efendimizin şehrini nasıl ingiliz postallarına terkederim diyerek yıllarca aç susuz Medineyi korurken, bu bedevi şerefsizleri ingilizlerle birlikte Medine'ye saldırıyorlardı.

Unutmamak gerek...

narcoleptic
12-29-2007, 05:17 AM
Dünya Yazını için çok önemli bir adam Roland Barthes. Dudak uçuklatıcı yazıları nedeniyle okuyucuyu okurken düşündüren ve çoğu kez okura okuduğu metni elinden bırakmasına neden olan bir yazar.. Kulak verelim:

" Gaston Dominici Davası
Yıl 1952
Yer Fransa


Dominici, bu yaşlı ve bilisiz Fransız köylüsü, 1952 yılında, kendi köy evi yakınında kamp kuran Sir Jack Drummond adlı bir İngiliz turist ve eşini öldürmekle suçlanmış ve giyotine gönderilmiştir.

Barthes, yargı tutanaklarına dayanarak yaşlı ve bilisiz bir Fransız köylüsü ile Ağırceza yargıcının dillerinin (Fransızca konuşmalarına karşın) birbirini tutmadığını, "hiçbir şey sızdırmayan bir kapalılık", içinde olduklarını vurguluyor.
Evet, iki ayrı dil, ama biri "onuru, yasayı ve gücü"(iktidarı) kendi yanına almış durumda."

"SANIĞIN SUÇLULUK DERECESİ NE OLURSA OLSUN, HEPİMİZİ TEHDİT EDEN BİR YILDIRI GÖSTERİSİNE TANIK OLDUK; BİZE YÜKLEDİĞİNDEN BAŞKA BİR DİL İŞİTMEK İSTEMEYEN BİR İKTİDAR TARAFINDAN YARGILAMA YILDIRISI. HEPİMİZ GÜCÜL (POTANSİYEL) OLARAK BİRER DOMINICI'YİZ., ADAM ÖLDÜRMEDİYSEK DE DİLİNDEN YOKSUN BIRAKILMIŞ, DAHA DA KÖTÜSÜ, SUÇLAYICILARIMIZIN DİLİYLE GÜLÜNÇ KILIKLARA SOKULMUŞ, ALÇALTILMIŞ, MAHKUM EDİLMİŞ SANIKLARIZ. DİLİN KENDİSİ ADINA BİR İNSANIN DİLİNİ ÇALMAK. BÜTÜN YASAL CİNAYETLER BUNUNLA BAŞLAR."

ROLAND BARTHES / ÇAĞDAŞ SÖYLENLER / DOMINICI DAVASI


@&@

" BATI EGEMENLİĞİNİN DOĞU ÜZERİNDE YERLEŞMESİNİN ÖZÜNDE, DOĞUNUN TARİHİNİN BATI HEGEMONYASININ DİLİNDE YAZILMASI YATAR."

@&@

OSMANLI 'YI GİYOTİNE GÖTÜREN YERLİ YA DA YABANCI BÜTÜN KAYNAKLARI, ŞAHISLARI, KURUM VE KURULUŞLARI VE DÜNYA TARİHİNİ ÖZELLİKLE DOĞU TARİHİNİ KENDİ EGEMEN DİLLERİYLE YAZIP DEFORME EDEN BÜTÜN KİMLİKLERİ, BÜTÜN ULUSLARI ŞİDDETLE KINIYORUZ.

Karayılan
12-29-2007, 05:54 AM
Mısırlı yazarlar ve tarihçiler, ders kitaplarındaki “Yavuz Sultan Selim ülkeyi kılıçla fethetti. Alimleri yok edip, ülkeyi karanlığa gömdü” ifadeleriyle gençlerin tamamen beyninin yıkandığını kabul Gozlerine dizlerine durur diyecem de durdu zaten. Osmanli'dan sonra hangisinin yuzu guldu? Begenmedikleri zenciler bu araplardan cok daha vefalıdır...

Qarama
12-30-2007, 07:53 AM
Yavuz Sultan Selim zamanında, İran Şahı mücevherlerle süslü bir sandık gönderiyor. Sandığın içinden kıymetli taşlar ve kadife kumaşlar çıkıyor. Sultan Selim en son kumaşı kaldırınca odaya pis bir koku yayılıyor. Sandığın içinden insan pisliği çıkıyor. Cihan Padişahı Sultan Selim’e ve Osmanlı’ya çok büyük hakaret… Sultan Selim hemen emir veriyor; “Herkes düşünsün uygun bir cevap verilecek.” Yine uygun cevabı kendisi buluyor. Değerli taşlar ve kumaşlar içeren süslü bir sandık hazırlatıyor. Sandığa bir de sadece İstanbul’da gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu eklettiriyor. Kutunun içinede bir not yazıyor. Sandık İran şahına ulaşınca sandığı açıyorlar. Değerli taşları ve kumaşları çıkardıktan sonra oda gül kokusu yayan bir kutu lokum görünce şaşırıyor. Lokumlardan birer tane yedikten sonra İran Şahı notu görüyor. Kağıtta; “Herkes yediğinden ikram eder.”

narcoleptic
01-19-2008, 01:02 PM
Salah Birsel Boğaziçi Şıngır Mıngır isimli nadide eserinde belirtiyor:

- Osmanlı İmparatorluğu bir de feraceler ve çarşaflar yüzünden batmıştır.

17. ve 18 . yy Göksu deresi piyasassından bahsedelim. Kadınlar ve erkekler yemelerini içmelerini bitirdikten sonra Şeker Aktarması na geçmişlerdir. Şeker Aktarması bildiğimiz kurdur. Her iki cinsin de birbirine yaptığı kurlara bu ad verilir.

GÖKSU DERESİ PİYASASI İŞARETLERİ (RACONU)

İşaret Parmağını ağza götürme > Sana bir diyeceğim var.

İşaret parmağını şakağa dayalı tutma > Beni unutma.

Gözkapaklarını ağır ağır indirp kaldırma > Teşekkür ederim.

İki gözünü hafifçe kapayıp, başını aşağıya eğme > Sevildiğimi anladım.

Göz süzme > Yangın var, yangın var, ben yanıyorum.

Sağ gözü kırpma > Canı gönülden gözüme girdin.

Sol gözü bir kez kırpma > Gece saat birde bekliyorum.

Sol gözü iki kez kırpma > İkide bekliyorum.

Gözleri yere indirme > Arkamdan gelme.

Kaş çatma > Aaa vallahi olmaz.

Burundan nefes alma > Zalim beni söyletme, içimde neler var.

Boyun bükme > Ben senin kulunum.

Baş sallama > Çok hainsin.

Başı eğip kaldırma > Benden sana selam olsun.

Gülüp baş döndürme > Benim sende gönlüm var.

Dudak ısırma > Ölüyorum, bitiyorum.

Yere tükürme > Sendeki de surat mı ?

Mendil ile göz silme > Yanımdaki çaktı.

Mendil uzatma > Kabul ettin mi ?

Mendil koklama > Kabul ettim.

Mendille ayakkapları silme > Biraz bekle.

Mendiller ayakkapları çırpma > Birlikte gidelim.

Fesi birkaç kez başa kouyp çıkarma > Bu kadar naz yeter, off.

Fes düzeltme > Merhabalar sana olsun.

Fesi ele alma > Yanıp tutuşuyorum aman.

Peçe düzeltme > Selam ey sevgili.

Peçe kapayıp açma > Yatsıdan sonra gel.

Peçeyi iki kez kapayıp açma > Eskiden umursamıyordum şimdiler sevgimi çektin.

Peçenin alt yakasını açma > Gel de gerdan gör.


:P:P:P

yavuz
01-19-2008, 01:34 PM
Yavuz Sultan Selim zamanında, İran Şahı mücevherlerle süslü bir sandık gönderiyor. Sandığın içinden kıymetli taşlar ve kadife kumaşlar çıkıyor. Sultan Selim en son kumaşı kaldırınca odaya pis bir koku yayılıyor. Sandığın içinden insan pisliği çıkıyor. Cihan Padişahı Sultan Selim’e ve Osmanlı’ya çok büyük hakaret… Sultan Selim hemen emir veriyor; “Herkes düşünsün uygun bir cevap verilecek.” Yine uygun cevabı kendisi buluyor. Değerli taşlar ve kumaşlar içeren süslü bir sandık hazırlatıyor. Sandığa bir de sadece İstanbul’da gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu eklettiriyor. Kutunun içinede bir not yazıyor. Sandık İran şahına ulaşınca sandığı açıyorlar. Değerli taşları ve kumaşları çıkardıktan sonra oda gül kokusu yayan bir kutu lokum görünce şaşırıyor. Lokumlardan birer tane yedikten sonra İran Şahı notu görüyor. Kağıtta; “Herkes yediğinden ikram eder.”

Ben bunun dogru olduguna inanmiyorum. Zira bunu aktaran kaynaklar, genellikle hikaye kitaplaridir ve "kaynak" olma nitelikleri yoktur.

Hikayelerde Sah Ismail'e "Iran Sahi" diyorlar; Sah Ismail, Iran Sahi da Yavuz Sultan Selim "Turan Padisahi" mi oyleyse? Ikisi de Turk, ikisi de Turan Padisahi'dir. Bence bunu yazanlar, Sah Ismail'in ve devletinin Turklugunden bile bihaber cahil kimseler olsa gerektir...

Demir Kağan
01-19-2008, 01:37 PM
Iste Yavuz kardesim, hep bunu anlatmaya calistik. Sah Ismail'in siirleri bile Yavuz Sultan Selim'in siirlerinden daha Turkce. :) Iki Turk padisahi birbirini yedi, bizim serefsiz sunniler de Sah Ismail'i Fars yaptilar, bizi dusman ettiler.

BOZ-OK
01-21-2008, 03:39 PM
Iste Yavuz kardesim, hep bunu anlatmaya calistik. Sah Ismail'in siirleri bile Yavuz Sultan Selim'in siirlerinden daha Turkce. :) Iki Turk padisahi birbirini yedi, bizim serefsiz sunniler de Sah Ismail'i Fars yaptilar, bizi dusman ettiler.


:cool:


Bir veqt Şah İsmail ile Sultan Selim'e
Meftun olaraq eyledik İslamı dünime,
Qoyduq iki taze adı bir din-i qedîme,
Saldı bu teşeyyö, bu tesennün bizi bîme...
Qaldıqca bu haletle sezâ-yi esefiz biz!
Öz dinimizin başına engelkelefiz biz!

Nâdir bu iki xesteliyi tutdu nezerde,
İsterdi ilâç eyleye bu qorxulu derde,
Bu meqsed ile ezm ederek girdi neberde,
Meqtûlen onun neşini qoyduq quru yerde...
Bir şe'y-i ecîbiz, ne bilim, bir tuhafız biz!
Öz dinimizin başına engelkelefiz biz!

İndi yene var taze xeber, yaxşı temâşâ,
Iranlılıq, Osmanlılıq ismi olub ehyâ.
Bir qit'e yer üstünde qopub bir yeke de'va,
Meydan ki, gızışdı, olarıq mehv serâpâ...
Onsuz da ki herçend ki, yekser telefiz biz,
Öz qövmümüzün başına engelkelefiz biz!


:cool:

narcoleptic
01-26-2008, 07:43 AM
Bunlar Osmanlı hanedanının beynini rakı sofralarında meze yaptılar. En adi sokak köpeğinin sadakatinden mahrum. Yıkılan vatanın çatırtısını kadeh şakırtıları ile boğdular ve defoldular. Mezahip nazırının oğlu cebinde yabancı şirketin ihsan ettiği iki yüz altın, Cünye ile Şam arasında kapılanacak bir efendi aradı. Seksen üç yıl gübre müstahsilliği ve haysiyetli bir insanı deli divane edecek mezelletler. Nihayet sığıntı olarak Kıbrıslıların bahçıvan kulübesine iltica. Ve tesadüfen rektör olan bir akrabanın delaletiyle üniversitede lisan hocalığı.Prensin ianesiyle geçen yıllar. Bu adam için dünya topuklarında başlar, göbeğinde biter.

Mustafa Kemal yüz elli sırtlan kovdu memleketten. Tek kusuru ameliyatı yarıda bırakması. Süleyman Nazif kara günü sömürgeci devletlerin suratına tükürürken bu beyefendiler İngiliz zabitlerine sefahat sofraları hazırlıyorlardı. Yurdu kuzurattan kurtaran adam Mustafa Kemal. Ama mikrobu öldüremedi.

29.11.1963
Cemil Meriç


Hangi Osmanlı???

Mikrobun salgını şimdi iktidarda işte. buyursunlar indirsinler indirebiliyorlarsa.

narcoleptic
01-28-2008, 07:12 AM
YouTube - Osmanli

ulugbekTR
01-29-2008, 06:02 AM
Osmanlı gibi devlet zor gelir.
Ama inşallah Osmanlı gbi imparatorluk kuramasak, yonetimlerimiz farklı olsada, ekonomik askeri bir birlik kurarız.

Temuchin
02-04-2008, 10:07 AM
Yavuz Sultan Selim iyiki darmadağın etmiş şah ismailin çapulcu ordularını.

kolaymı ya sen Anadoluyu şiilik akımlarıyla karıştır karıştır, Sultan Selim alsın ordularını binlerce km yolu sırf senin gibi bir fitnebaşını ezmek için geldi koca Hükümdar, ezdide...

Bu tarihteki ilk Türkler arası savaş değildir, sonuncusu da olmayacaktır.

Ancak kimi şerefsiz Türkler, Yavuz Sultan Selim'i Türk düşmanı gibi gösterirlerki onlar gereken hareketi her zaman almışlardır, alacaklardır.

kurshad
02-04-2008, 10:14 AM
Yavuz Sultan Selim iyiki darmadağın etmiş şah ismailin çapulcu ordularını.

kolaymı ya sen Anadoluyu şiilik akımlarıyla karıştır karıştır, Sultan Selim alsın ordularını binlerce km yolu sırf senin gibi bir fitnebaşını ezmek için geldi koca Hükümdar, ezdide...

Bu tarihteki ilk Türkler arası savaş değildir, sonuncusu da olmayacaktır.

Ancak kimi şerefsiz Türkler, Yavuz Sultan Selim'i Türk düşmanı gibi gösterirlerki onlar gereken hareketi her zaman almışlardır, alacaklardır.

Kasitli mixerlik kokan bir ileti... :mrgreen:

Qarshi
02-04-2008, 10:16 AM
Kasitli mixerlik kokan bir ileti... :mrgreen:

Usta sende her iletide art niyet arıyorsun :mrgreen:

Temuchin
02-04-2008, 10:18 AM
Kasitli mixerlik kokan bir ileti... :mrgreen:

hea :D bir arka sayfadakinin restine rest ;)

kurshad
02-04-2008, 10:23 AM
Usta sende her iletide art niyet arıyorsun :mrgreen:


Benden farkli dusunuyorsan soyle :cool:

Ne yani , bir sans eseri mi gundeme geldi tukyu, candar vs..?

Temuchin'i de birine benzettim ama hayirlisi :mrgreen: Sen biliyon onu..

Qarshi
02-04-2008, 10:24 AM
Benden farkli dusunuyorsan soyle :cool:

Ne yani , bir sans eseri mi gundeme geldi tukyu, candar vs..?

Temuchin'i de birine benzettim ama hayirlisi :mrgreen: Sen biliyon onu..

Bu aralarda forumun tozlu sayfaları yeniden yazılmaya başladı :mrgreen:

Temuchin
02-04-2008, 10:25 AM
kurshad

hiç şeyimde degil ne dusunurse dusun ancak birine benzetmene gerek yok bu foruma girdigim tarihten once bir varligim olmamistir.

ikinci bir uyeligim de yoktur

sen kafani yormayasin diye soyluyorum ben ;)

kurshad
02-04-2008, 10:26 AM
Bu aralarda forumun tozlu sayfaları yeniden yazılmaya başladı :mrgreen:


Ustad, bosver iyi oluyo.. Nese gelsin foruma :lol:

kurshad
02-04-2008, 10:29 AM
kurshad

hiç şeyimde degil ne dusunurse dusun ancak birine benzetmene gerek yok bu foruma girdigim tarihten once bir varligim olmamistir.

ikinci bir uyeligim de yoktur

sen kafani yormayasin diye soyluyorum ben ;)


Allah hakkimizda hayirlisini versin kardes, problem degil :mrgreen:

Han
03-21-2008, 06:18 AM
Sultanın intizarı!


"Fatih İstanbul'u alıp Ayasofya'ya yönelmiştir. Bir izbeden iniltiler işitir. Adamlarını ol cihete gönderir. Perişan bir keşiş bulup getirirler.
Sorar "Niçin hapsedildin?"
- Kuşatma esnasında İmparator Konstantin'e "boşuna uğraşma, şehir Türklerin eline geçecek" dedim, ki gördüğünüz gibi haklı idim.
- Peki İstanbul bizim elimizden çıkar mı?
- Elinizden harp ve darp ile çıkacağını sanmam, lakin emlak ve arazilerinizi Rumlara satarsanız sizde de durmaz.
Fatih ellerini açıp beddua eder: "İstanbul'daki mülklerini ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasınlar!"

Qarshi
03-21-2008, 06:21 AM
Sultanın intizarı!


"Fatih İstanbul'u alıp Ayasofya'ya yönelmiştir. Bir izbeden iniltiler işitir. Adamlarını ol cihete gönderir. Perişan bir keşiş bulup getirirler.
Sorar "Niçin hapsedildin?"
- Kuşatma esnasında İmparator Konstantin'e "boşuna uğraşma, şehir Türklerin eline geçecek" dedim, ki gördüğünüz gibi haklı idim.
- Peki İstanbul bizim elimizden çıkar mı?
- Elinizden harp ve darp ile çıkacağını sanmam, lakin emlak ve arazilerinizi Rumlara satarsanız sizde de durmaz.
Fatih ellerini açıp beddua eder: "İstanbul'daki mülklerini ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasınlar!"

Rivayetin birindede İstanbul'un kuşatması sırasında sur kapılarından birini bir rahibin acarak Osmanlı askerini içeri aldığından bahseder :mrgreen:

Han
03-21-2008, 06:25 AM
Rivayetin birindede İstanbul'un kuşatması sırasında sur kapılarından birini bir rahibin acarak Osmanlı askerini içeri aldığından bahseder :mrgreen:

:) o zamanin Kostantinopolunde bile kirmizi yakali cuppe giyenler vardi mi diyorsun?

Qarshi
03-21-2008, 06:31 AM
:) o zamanin Kostantinopolunde bile kirmizi yakali cuppe giyenler vardi mi diyorsun?


Kırmızı yaka konusunda hemfikirizde Cübbe sonrasında moda olmuş :mrgreen:

Redd-i İlhak
03-21-2008, 06:46 AM
Sultanın intizarı!


"Fatih İstanbul'u alıp Ayasofya'ya yönelmiştir. Bir izbeden iniltiler işitir. Adamlarını ol cihete gönderir. Perişan bir keşiş bulup getirirler.
Sorar "Niçin hapsedildin?"
- Kuşatma esnasında İmparator Konstantin'e "boşuna uğraşma, şehir Türklerin eline geçecek" dedim, ki gördüğünüz gibi haklı idim.
- Peki İstanbul bizim elimizden çıkar mı?
- Elinizden harp ve darp ile çıkacağını sanmam, lakin emlak ve arazilerinizi Rumlara satarsanız sizde de durmaz.
Fatih ellerini açıp beddua eder: "İstanbul'daki mülklerini ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasınlar!"

Hahahahaa koptum ya bu keşişte az değilmiş :)

Han
07-03-2008, 06:09 AM
Irlandalilarin Osmanlilara Tesekkuru*

Lozan'da bizimle alâkali muzakereler yapilirken Yahya Kemal de orada imis. Avrupali butun delege ve temsilciler bizim aleyhimize oy verirken, sadece
Irlanda temsilcisi her oylamada bizim lehimize parmak kaldiriyormus. Bu
durum sairimizin dikkatini cekmis ve bir firsatini bulup kendisine; 'Herkes
bizim aleyhimizdeyken, siz her seferinde lehimize oy kullaniyorsunuz; bunu
nicin yapiyorsunuz?' diye sormus. Irlandali Yahya Kemal'in yuzune soyle bir
bakmis ve; 'Boyle yapmaya mecburum. Benim gibi her Irlandali da buna
mecburdur. Biz bir yandan aclik ve kitliktan kirilip, bir yandan salgin
hastalikla bogusurken (1845-1849) diger Avrupalilardan hicbir yardim ve
destek gormedik. Ama sizin Osmanli dedeleriniz, yardim olarak hem para hem
de gemiler dolusu erzak gonderdiler. O zor gunlerde bize insanca, dostca
uzanan eli asla unutamayiz. Siz her zaman desteklenmeye lâyik bir
milletsiniz; bunu cok iyi hak ediyorsunuz!' diye cevap vermis.

Bu menfî durumlardan sonra bir milyona yakin Irlandali Amerika'ya goc etmistir. Hattâ bunlardan bazilari Amerika'da Cumhurbaskani bile secilmistir.

Kokleri Irlanda'ya dayanan Amerikan Baskanlari:

1- Andrew Jackson, 7. Baskan (1829-1837)
2- James Knox Polk, 11. Baskan (1845-1849)
3- James Buchanan, 15. Baskan (1857-1861)
4- Ulysses S Grant, 18. Baskan (1869-1877)
5- Chester Alan Arthur, 21. Baskan (1881-1885)
6- Grover Cleveland, 22. ve 24. Baskan (1885-89, 1893-97)
7- William McKinley, 25. Baskan (1897-1901)
8- Woodrow Wilson, 28. Baskan (1913-1921)
9- John Fitzgerald Kenndy, 35. Baskan (1961-1963)
10- Lyndon Baines Johnson, 36. Baskan (1963-1969)
11- Richard Milhous Nixon, 37. Baskan (1969-1974)
12- James Earl Carter, 39. Baskan (1977-1981)
13- Ronald Wilson Reagan, 40. Baskan (1981-1989)
14- George Herbert Walker Busch, 41. Baskan (1989-1993)
15- William Jefferson Clinton, 42. Baskan (1993-2001)
16- George W Busch, 43. Baskan (2001-....)

Irlanda'yi kasip kavuran kitlik doneminde, Osmanli Devleti'nin yaptigi nakdî ve aynî yardimin hatirasina gectigimiz mayis ayinda Dublin'e yetmis mil uzakliktaki Drogheda sehrinde toren yapilarak, o doneme ait tarihî bir binaya sukran plâketi asildi.

Tarihî bilgi ve belgelere gore iki milyon Irlandalinin goc etmesine ve olumune sebep olan aclik ve kitlik felâketi sirasinda Sultan Abdulmecid, Irlanda halkina on bin sterlin yardimda bulunmak istedigini bildirir. Fakat kendi topraklarina dâhil bulunan bu bolgeye sadece iki bin sterlin vermeyi kararlastiran Ingiltere Kralicesi Victoria, Istanbul'daki buyukelcisi vasitasiyla, Sultan'in teklifine karsi cikar ve neticede Osmanli bagisi bin sterline iner. Sultan Abdulmecid bunun uzerine Irlanda'ya tahil yuklu bes gemi gonderir. Fakat Ingilizlerin Dublin Limani'na sokmadiklari erzak dolu yardim gemileri, yuklerini Drogheda Limani'na bosaltir (1847). Bu donemde Ingiltere ve kita Avrupasi sanayi devriminin getirdigi refah ve zenginlik icinde olduklari hâlde Irlanda'ya yardim etmezken, Osmanli'nin hem maddî sikinti icerisinde, hem de cok uzak bir cografyada olmasina ragmen insanî yardimda bulunmasi burada dikkat edilmesi gereken onemli hususlardan biridir.

Iste, bu hâdisenin hatirasina Drogheda Belediyesi'nce yaptirilan sukran plâketi, 150 yil once Turk gemicilerin misafir edildigi eski belediye sarayinin duvarina (simdiki Westcourt Oteli) cakildi. Duzenlenen torende konusan Irlanda Buyukelcimiz Taner Baytok, hâdiseyi The Threshold dergisinde, Thomas P. O'Neill imzasiyla 1957 yilinda yayimlanmis yazidan ogrendigini soyledi.

Baytok, Irlanda asilzâdelerinin padisaha gonderdikleri ve hâlen Topkapi Sarayi Muzesi arsivinde muhafaza edilen tesekkur mektubunun da bu Osmanli yardimini dogruladigini belirtti. Mektupta soyle deniyordu: "Asagida imzalari bulunan biz Irlanda asilzâdeleri, beyefendileri ve sâkinleri, Majesteleri tarafindan, aci ceken, kederli Irlanda halkina gosterilen comert hayirseverlik ve alâkaya en derin minnetlerimizi saygiyla takdim eder ve onlar adina Majesteleri tarafindan Irlanda halkinin ihtiyaclarini karsilamak ve acisini dindirmek uzere comertce yapilan bin sterlinlik bagis icin tesekkurlerimizi arz ederiz."

Kralice Victoria'nin, kendi topraklarina dâhil bir bolgeden yukselen cok âcil yardim cagrisina karsi yapilmak istenen nakdî yardimi engellemesi ve bunu onda bire dusurmesi ibret verici bir vakaydi. (Maalesef dunyanin baska
yerlerinde gunumuzde de benzer hâdiselere rastlamaktayiz.) Buna karsilik
Osmanli Sultani'nin, siyasî surtusmeleri ve nakliye gucluklerini de goze alarak, dort bin kilometre uzaga tahil yuklu gemiler gondermesi, buyuk bir âlicenaplik ornegiydi. Buyukelcimiz Baytok, Avrupa'da demokratiklesme ve insan haklari konusunda haksiz tenkitlere mârûz kaldigimiz bir sirada gerceklesen bu sukran plâketi torenini, Turklerin insan sevgisinin, muhtaclara ve aci cekenlere nasil yardima kostugunun delili olarak degerlendiriyordu. Irlanda halkinin kadirsinas jesti Turk kamuoyunda bir moral tesir saglayacakti.

Drogheda'nin Belediye baskani Alderman Frank Goddfrey de, sehir ambleminin
Osmanli hilâl ve yildizi oldugunu hatirlatarak "Sukran plâketimiz, iki ulke insanlarinin dostluk sembolu olacaktir, umidindeyim. Dostumuz Turkiye'yi en kisa surede Avrupa Birligi icinde gormek istiyoruz." dedi. Kitlik ve Aclik Muzesi muduru de, Turk halkina ve Osmanli Devleti'ne minnettar olduklarini vurguladi.

Arsivlerimize bas vurunca, hem Irlanda asilzâdelerinin tesekkur mektubuna,
hem de Ingiliz Buyukelciligi'nin o zaman gonderdikleri tesekkur belgesine ulasildi. Bizler icin ve gecmisimiz acisindan iftihar vesilesi bu belgelerin dunyaya duyurulmasi da, bilhassa ulkemiz aleyhine bazi olumsuzluklarin yasandigi su gunlerde cok muhim olsa gerek...

"Geceyarisi Ekspresi" ve "Musa Dagi" gibi asilsiz filmlerle ulkemize
iftirada bulunanlara karsi verilecek en guzel cevap, bu hâdisenin belgesel
bir film hâline getirilip dostlugun nasil olmasi gerektigini dunya kamuoyuna
duyurmaktir. Boyle bir film, tarihî bir hakikati aciklamaktan baska,
gelecekte kurulacak dostluk ve munasebetlerin hangi temeller uzerinde
sekilleneceginin de bir gostergesi olacaktir.

hsr_1979
07-03-2008, 06:27 AM
http://www.king-of-pins.com/catalog/images/Drogheda%20United.jpg
Amblemide ben koyayım bari.

keykubad
07-26-2008, 04:36 AM
Hayır...
Osmanlının gerçek manada bir yardımı olamamıştır.
İşin aslı şöyledir:
Koca bir yalan ve cahillik

İşte size gerçek!!!
Kaşgar' da dalgalanan Osmanlı bayrağı
Yıllardan 1873, aylardan Haziran'dır. Doğu Türkistan'ı Çin isti*lasından kurtarmak için destansı bir mücadeleye girişen Seyyid Yakup Han, yeğeni Hoca Töre'yi İstanbul'a elçi olarak gönderir. Hoca Töre, elinde Farsça bir mektupla huzura alınır. Mektupta, Yakup Han'ın ve halkının, yeryüzündeki Müslümanların koru*yucusu olan padişahın engin kanatları altına sığınmak istedikle*rini belirten sözleri, Abdülaziz'in duygulu dünyasında yankı*lanmakta gecikmemiştir. Nitekim Elçi'nin, mektubu okuduktan sonra, sözlü olarak, ülkesinin içinde bulunduğu vahim durumu anlatması ve askeri yardım talebinde bulunması üzerine Abdü*laziz'in direktifiyle derhal yardım hazırlıklarına başlanmıştır.
Dünyada nerede mazlum bir halk varsa, Osmanlı'nın gönlü ve eli oradadır. Hele ki bu halk, Müslümansa. Ta Kaşgar'dan kalkıp gelmiş bu mazlum heyetin mi yardım talebini karşılıksız
bırakacaktır Osmanlı?
Derhal harekete geçilir ve Tophane Müşiri Ali Said Paşa ile Umum Fabrikalar Nazırı Seyyid Paşa,,yardım işini organize et*mekle görevlendirilir. İmkanlar mimkanlar önemli değildir. Herşey, bir Müslüman'ın bir nefes daha fazla alabilmesi içindir.
Sonunda 'yardım paketi' açıklanır: Bütün alet edevatıyla bir*likte 6 adet Krupp topu, bin adedi kullanılmış, bin adedi ise yeni olmak üzere toplam 2 bin tüfek ile kapsül ve barut imaline mahsus tezgah ve sair aletler ...
İyi de bu aletleri kimler ve nasıl kullanacaktır? Bu da düşünül*müştür elbette. Mermi imal etmeyi bilmeyen ve hayatlarında ilk defa bu topları kullanacak olan Doğu Türkistanlılara yardımcı ol*mak ve onları, nizamı bir savaşa hazırlamak için 4 muvazzaf, 4 d(\ emekli subay, Enderunlu Murad Efendi'nin başkanlığında ta Kaş*gar' a gönderilecektir. Adları tarihimize altın harflerle yazılması gereken bu subaylarımızdan 4'ünün isimlerini biliyoruz: İstihkam Subayı Ali Kazım, Piyade Subayı Mehmed Yusuf, Süvari Subay Çerkes Yusuf ve Topçu Subayı İsmail Hakkı beyler.
Kaşgar elçisi Hoca Töre'yle birlikte yola düşen bu Osmanlı savaş timini taşıyan gemi, Süveyş Kanalı'ndan geçerek Hint Ok*yanusu'na açılmış ve Hindistan'ın Bombay şehrine varmış, he*yet, getirdiği yardım malzemeleriyle karaya çıkmıştır. İngilizle*rin önlerine çıkarttığı binbir müşkilat ve eziyeti güç bela atlattık tan sonra nihayet Kaşgar' a varmışlar ve Müslümanların sevgi gösterileri ve gözyaşları arasında şehre girmişlerdir.
Seyyid Yakup Han'ın 100 pare top atışıyla selamladığı Os manlı yardım heyeti, bu gelişiyle Orta Asya İslam alemine .ade ta yeni bir hayat aşılamıştır. Doğu Türkistan'a gönderilen ay-yıl dızlı Türk bayrağı, Kaşgar semalarında dalgalanmakta, hutbl' Osmanlı padişahı adına okutulmakta ve basılan paralarda Os manlı hakimiyeti açıkça belirtilmektedir.
Çin' de Nizam-ı Cedid askeri
Osmanlı subaylarının Kaşgarlı gönüllülerden oluşturdukları askeri birliklerin eğitimi ise ayrı bir fasıldır. Yüzbaşı Ali Kazım Efendi'nin askerlikle ilişkisi olmayan kimselerden bir topçu taburu teşkil ettiğini, bu taburun kısa sürede "İstanbul askeri" gibi eğitimli hale getirildiğini, ayrıca 3 bin ne I.ısh vardır ki, sadece üzerinde Türk bayrağı dalgalanan Pekin'deki Hamidiye Üniversitesi'nin Çinli Müslümanların gözyaşlarıyla açıl*ması hadisesi bile başlı başına bir rüyanın gerçekleşmesi demektir.
Nitekim İhsan Süreyya Sırma'nın Fransa Dışişleri Bakanlığı Ar*şivlerinin "Çin Dosyası"ndan tespit ettiği belgelerden öğreniyoruz
Çinli Müslümanlar eğitim düzeylerinin ve eğitim yatırımlarının gayet düşük bir düzeyde olduğundan şikayetle, Sultan Abdülha*ınid' den yardım isterler. Üniversite ayarında bir okul yapsanız; biz burada gençlerimizi okutsak, kaliteli, dünya bilgileriyle mücehhez insanlar yetişse diye talepte bulunurlar. Abdülhamid de bu talebi olumlu karşılar, çalışmalara başlanır. Ve 1908 yılı başlarında Pekin' de Hamidiye Üniversitesi açılarak eğitim zilini çalar.
O yıllara ait bir Osmanlı'nın kaleminden çıkmış aşağıdaki Fransızca metin, açılış törenindeki hissiyatı şu veciz cümlelerle aktarıyordu:
Çin' de yaşayan bütün Müslümanlar, yalnız Padişahımızdan bahsetmekte ve ona karşı övgülerde bulunmaktadırlar. Ca*milerde, onun adının zikredildiği her seferde, müminlerin yüzünü nurlandıran ruhani bir saadet ve sevinç aksi farke*dilir. Diğer Çinlilere nazaran Çin müslümanları daha çalış*kan ve daha çok gelişme ve fazilet taraftarıdırlar ...
Sadece Pekin' de 38 tane cami vardır. Binlerce Müslüman, günde beş defa ibadetlerini yapmak ve Halife'ye dua etmek için bu camilere gelirler. Cuma günleri, Arapça okunan hut*beler, Pekin Müftisi ve diğer din adamları tarafından Çin di*line tercüme edilir ...
Her caminin büyük bir medresesi vardır. İslamı eğitimle gerçekleştirilen gelişmeyi kanıtlamak için, bu müesseseler birer delilolarak gösterilebilir. Bir müddet önce de, bu tesis*lerin dışında, yeniden büyük bir müessese kuruldu ki, ona Padişahımızın ismini vererek, "Pekin Hamidiye Üniversite*si" diye adlandırdılar. Bu tesisin temelinin ahldığı gün binlerce Çinli mümin Sultan Hazretleri için Hak Ta'ala'ya dua ve niyazda bulundular. Çin-!ilerin, bu yeni müesseseyi bizim şanlı Padişahımızın adıyla adlandırma arzuları, her türlü övgüye şayandır. İnşaat tamam*landığı için, geçtiğimiz,&ünlerde de açılış merasimi yapıldı. O gün Pekin Müftüsu, çok sayıda ulema ve binlerce mümin bu bayrama iştirak ettiler.
Merasimin sonunda, Arapça bir konuşma yapıldı, ve Padişahı*mız için dua okundu. Konuşma ve dua, Müftü tarafından Çin*ceye tercüme edilerek Müslümanlara tebliğ edildi. Müslüman*ların çoğu sevinçlerinden ağlıyordu. Müslüman ÇinliIer, diğer Çinlilere benzemiyorlar; onlar, büyük bir dini bağla birbirleri*ne bağlı olup, şerefli ve iyi kimselerdir. Bizim dini !isammız olan Arapça'mn belagat ve tatlılığı, müessesenin kapısına çe*kilmiş olan Osmanlı Bayrağının şam, bu ince kalpli insanları heyecanlandırmaya ve göz yaşlarım tahrik etmeye yetiyor.3
Velhasıl Çin'de kurulan üniversite dahi Sultan Abdülha*mid'in İslam Birliği siyasetini ve iradesini yansıtmaktadır.
Yine bir başka belgeden öğrendiğimize göre, Sultan Abdülha*mid, Çin Müslümanlarına dinı ilimIeri olduğu kadar diğer konu*ları da öğretmek üzere Şeyhülislamlık makamına yazarak Fatih dersiamlarından Ahmed Ramiz ve Hafız Tayyib efendiler ile il*köğretim müfettişIerinden Hafız Ali Rıza Efendi ve Bursalı Hafız Hasan Efendi'nin gönderilmelerini talep etmiş ama konu hükü*metçe savsaklanmıştı. Bunun üzerine Başbakanlık Arşivi İrade Hususi, 86 (24 S 1325) numaralı belgede, meselenin neden savsak*landığı sorgulanmakta ve "alınacak müsbet kararın" (olumsuz bir karar çıkması düşünülmemiştir bile!) saraya arzı istenmektedir.
Sultan Abdülhamid Çin Müslümanlarının varlığını önemsi*yordu. Ya biz?
Başımızı öne eğdirmeyenlerin önünde eğilsin başlarımız.

kurshad
07-26-2008, 04:57 AM
Irlandalilarin Osmanlilara Tesekkuru*


8- Woodrow Wilson, 28. Baskan (1913-1921)

16- George W Busch, 43. Baskan (2001-....)



Sevres sonrasi Turkiye'nin isgalinde ve Turklerin Anadolu'dan temizligi gayretinde "Wilson prensipleri" diye anilan Baskan Wilson'un getirdigi sartlarin muhim bir yeri vardi.

Bush doneminde ise Amerikan ordusu Turk askerinin basina cuval gecirip rencide ederek bir psikolojik harekat gerceklestirmislerdi.

Anlasilan bu Irlandali baskanlarin tesekkuru degisik bir sekilde tezahur etmis ;)

Han
08-15-2008, 08:16 AM
BOR FIRSATÇILARINA TARİHİ DERS

2.Abdulhamit'in müthiş stratejisi

Gün geçmiyor ki 2.Abdulhamit hakkında ne kadar yanıldığımızı ortaya çıkaran bir bilgi ortaya çıkmasın. İşte o bilgilerden birisi daha...

Abdülhamid’in bor’u kaptırmama mücadelesi
Bor madeniyle ilgili yığınla spekülasyon yapıldığını biliyorsunuz. Türkiye’nin, hatta dünyanın geleceği bor madenine bağlıdır diyenler dahi çıkıyor. Bordan uçak gövdesi yapımından füze yakıtına kadar pek çok ileri teknoloji ürününde yararlanıldığı biliniyor.

Hatta hatırlarsınız bor yüzünden 2007 yılında ABD’nin Türkiye ile savaşa gireceği üzerine romanlar bile kaleme alınmıştı. Ancak II. Abdülhamid’in bor madenini yabancılara kaptırmamak için verdiği mücadele pek bilinmez. Bu yazıda arşiv belgelerine dayanarak 10 yıl kadar devam eden bu mücadeleden bazı kesitler sunacağım.

Ancak bilmemiz gereken bir şey varsa bor madeninin Türkiye’de oldukça erken keşfedildiği ve ilk maden çıkarma izninin, daha 1865 yılında, yani Abdülaziz devrinde Desmazures (Dömazür) isimli bir Fransız’a 20 yıllığına verildiğidir. İşte bor madeninin dünyada en bol bulunduğu yerlerden biri olan Balıkesir’in Susurluk ilçesinin Sultançayırı bölgesindeki bu madenin işletme imtiyazı, Hanson adlı bir İngiliz ile Giove (Cove) adlı bir İtalyan uyruklu girişimcinin iştahını kabartır ve onun civarında başka bir madenin imtiyazını almak için harekete geçerler. Fakat Fransız işin peşini bırakmaz ve Mart 1880’de Fransız Elçiliğini harekete geçirerek bunu protesto eder.

Tabii ucu Babıali’ye uzanan işlerden Abdülhamid’in haberdar olmaması düşünülemez. Rekabetin kızışması üzerine madenden başlangıçta yüzde 5 rüsum (vergi) alınırken, bu oran 4 kat artırılmış ve tam yüzde 20’ye çıkarılmıştır. Böylece yabancı şirketlerin işi zorlaştırılmakta, adeta imtiyazını aldıkları bu madenleri kendiliklerinden terk etmeleri arzulanmaktadır. Belgelerden 1884 yılına doğru bor çıkarmak isteyen şirketler arasındaki rekabetin adeta kapışmaya dönüştüğü görülmektedir. Çözüm olarak maden sahasındaki işletmelere “Paydos!” denilmişse de, bu da ortalığın yatışmasına yetmemiştir. Çünkü yasaklamaya rağmen bor, bu defa kaçak yollardan, arpa vs. eşya arasına konularak yurt dışına kaçırılmakta, ocakta bekletilen madenler de ayrı bir gelir kaybına sebep olmaktadır.

Hanson-Cove şirketi ise işin peşini bırakmak niyetinde değildir. Şirket 1887 yılına geldiğimizde Osmanlı maliyesinin de zor durumda olmasından istifadeyle cazip ödeme teklifleri sunarak yeni bor imtiyazları koparmak için uğraşmaktadır. Nitekim bu cazip teklifler Danıştay (Şûra-yı Devlet) tarafından kabul edilmiş olup Bakanlar Kurulu’nca da onaylanmıştır. Şimdi sıra bir kişiyi ikna etmeye gelmiştir. Kim olduğunu tahmin ettiniz sanırım: Sultan Abdülhamid. Ondan da bir “irade” koparıldı mı, iş tamamdır.

Başbakanlıktan Yıldız Sarayı’na yazılan ve iki harita eklenerek gönderilen tezkerede bu hususta Padişah hazretleri her ne emir ve ferman buyururlarsa onun hükümlerine göre hareket edileceği belirtilmekteydi. Takvimler, 9 Şubat 1887’yi gösteriyordu. Bu tarihten 3 ay sonra, 20 Nisan 1887 tarihli bir başka belgeden öğreniyoruz ki, saraydan bu konuda herhangi bir emir çıkmamıştır. Bu yabancı şirketlere bor imtiyazını kaptırmamaya kararlıdır ve bu yüzden Babıali’nin kararını imzalamayıp savsaklamakta, tabir caizse buza yatırmaktadır.

Su uyur düşman uyumaz, derler. Şimdi İngiltere Büyükelçisi devrededir ve türlü övgüler düzerek Abdülhamid’den yardım istemektedir. Ancak Osmanlı çıkarlarına aykırı olduğuna inandığı bu irade bir türlü çıkmaz. Çünkü Abdülhamid, bor madeni üzerinde oynanan oyunların farkında olacak kadar uyanık bir yöneticidir.

Nihayet Yıldız Sarayı’ndan beklenen karar, 1889 yılında yine aynı yerde başka bir bor madeninin imtiyazı için çıkar. Bilin bakalım kime? İngiliz veya İtalyan girişimcilere değil elbette. Aşağıda orijinalini verdiğimiz belgeye bakılırsa Abdülhamid, artık bor madeni imtiyazlarını yerli üreticilere, özellikle de kendisine yakın olan paşalara vermeye başlamıştır. Bunun amacı da elbette bu değerli madenin kendisinin kontrol edebileceği insanların elinde durmasıdır. Zaten kapitülasyonlarla başı yeterince dertte olan devleti yeni bir sorun yumağına daha gömmemektir.

İşte Başbakanlık Arşivi’nde bulunan (Yıldız Prk. Bşk. Dos.16/ Göm. 53) o belgenin sadeleştirilmiş hali:

“Hüdavendigâr vilayetinde, Karesi sancağında, Fart nahiyesinde, İldiz ve Aziziye köyleri civarında, doğusunda Ilıca yolundaki Kapalıdere içinde Sulucek mezarlığı ve kuzeyinde Sulucek ince yolu boyunca Arnavud Ağılı ve Germe Kaya ve batısında Küplü deresindeki köprüye ve oradan da Sultançayırı’ndan gelen caddede biri İldiz’a ve diğeri Hanson-Cove şirketine giden yoldan kesildikleri noktaya kadar ve güneyinde söz konusu noktadan adı geçen şirketin sınırı boyunca Kapalıdere’de sonlanan sınır dahilinde yaklaşık olarak 1500 dönüm arazide çıkacağı düşünülen borasit madeni imtiyazının usul ve nizamı dairesinde padişah hazretlerinin değerli yaverlerinden ve büyük mareşallerinden Fuad Paşa hazretlerine verilmesi onun verdiği dilekçe üzerine çıkan padişahın irade-i seniyyesi gereğidir. 23 Ağustos 1889.”

119 yıl bile geçmiş olsa Abdülhamid’den çıkıp uçak gövdesindeki bora dokunabilirsiniz.

(Son belge hariç, diğer bilgiler Hayri Mutluçağ’ın “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi”nin Ekim 1967 tarihli ilk sayısındaki yazısından yararlanılmıştır.)

Han
10-06-2008, 05:44 AM
Vakti olan meraklısına...


OSMANLI DEVLETİ LAİK MİYDİ?

prof.Dr. Ekrem Buğra Ekinci



Bu soruyu kime sorsanız iki uç cevap alırsınız. İlk cevap şöyledir: “Devlet din adamlarının kontrolünde idi. Dolayısıyla laik değil; teokratikti. Zaten devlet bu yüzden yıkıldı”. İkincisi ise: “Elbette laik idi. Bütün dinler serbestti. Ama padişahlar dilediği zaman dine aykırı kanunlar yapabilirdi. Laiklik zaten Türk milletinin karakteridir”. Ancak bu cevapların ikisi de ilmî bir değer taşımıyor. Peki cevap nedir? Bunun için önce laikliğin nasıl anlaşıldığına bakmak gerekir.

Ruhban ve Laikler

Hıristiyanlıkta dinî işleri yürüten, aralarında hiyerarşi ve nizam bulunan bir ruhban sınıfı vardır. Ortaçağ Avrupa’sında halk ruhban ve laikler ikiye ayrılıyordu. Laikos, din dışı, yani ruhban sınıfından olmayan demektir. Şu halde şimdi dile getirilmeye çalışılanın aksine, insanlar laik olabilir; ama devletlerin laik olması zordur. Çünki devlet halk içindir ve halkın dinini yaşamasına yardımcı olmak zorundadır. Mesela, hırsızlık bütün dinlerde büyük bir günahtır. Hırsızlığı suç sayan bir devlet, laik sayılabilir mi?

Ortaçağ’da ruhban sınıfının halk ve idareciler üzerinde büyük nüfuzu vardı. İşte laisizm cereyanı buna karşı gelişti. Devletler üzerindeki bu nüfuz zamanla zayıfladı. Ancak büsbütün yok olmadı. Çünki halk hâlâ Hıristiyan idi. Laiklik, hukukî değil; kökleri Avrupa tarihinde bulunan, felsefî, sosyal ve politik bir mefhumdur. Somut verilerle ortaya konamaz. Başı ve sonu belli değildir. Günümüzde yaşanan adaptasyon problemlerinin sebebi de budur.

Bir kere, Osmanlı Devletinde din adamları diye bir sınıf yoktur. İlmiye sınıfını, kadılar (hâkimler), müftüler (hukuk müşavirleri) ve müderrisler (akademisyenler) teşkil eder. Padişah, dünyevî iktidar sahibidir. Ruhanî lider değil, devlet başkanıdır. Bu bakımdan Osmanlı Devleti, Papalık, Tibet, İran gibi bir teokrasi değildir. Ülkede İslâm dinine dayanan bir hukuk sistemi geçerlidir. Ancak Müslüman olmayanlar, isterse, kendi dinlerine ait hukuk kurallarına tâbidir. Kendi mahkemeleri ve hâkimleri vardır.

Bütün dinlere hürriyet

Osmanlı hukukunun, Müslüman olsun olmasın fertlere tanıdığı çok geniş hak ve hürriyetler vardır. Üstelik şer’î hukuk, Müslümanlara, gayrımüslimlerin hâkim olduğu sistemlerde de sulh ve emniyet içinde, diğer din ve millet mensuplarıyla beraberce yaşama imkânı öngörür. Tarihte bunun çok örneklerine rastlanır. Osmanlı Devleti’nde işlerin iyi gitmediği olmuştur ama; din ve vicdan hürriyetine müdahale, hele gayrımüslimlere baskı vâki değildir. Üstelik ne imamlar devletten maaş alır; ne verilecek fetvâ ve hutbeleri devlet belirler; ne de mabetlere ait vakıf gelirlerine devlet el koyabilir. Şeyhülislâmlık icraî değil, istişarî bir makamdır. Şeyhülislâm itibarlıdır ama, Divan-ı Hümâyun âzâsı bile değildir. Son yıllarda şeyhülislâmlığa icraî sıfat yüklenmesi bile, merkezî idarenin ulema üzerindeki otoritesini arttırmak içindir. Şu halde, Osmanlı Devleti laik değildir ama, din ve dindarlara karşı bugüne nazaran çok daha ölçülü ve mesafelidir.

Din ve vicdan hürriyeti, padişah tarafından lütfedilmiş değildir. Ecnebilerin baskısıyla da kabul edilmiş değildir. Hukukun bizzat kendisi tarafından teminat altına alınmıştır. Yani bir iç hukuk düzenlemesidir. Kimse dinini yaşama, öğrenme, öğretme ve ibadet etme hürriyetinden mahrum kılınamaz. Bunu padişah bile yapamaz. Bu sebepledir ki, nüfusunun neredeyse yarısını gayrımüslimlerin teşkil ettiği Osmanlı Devleti’nde, her dine mensup insan asırlarca sulh ve sükun içinde yaşamıştır. Hatta çok sayıda gayrımüslim mezhebi, bugün varlığını Osmanlı sistemine borçludur. Ancak bu geniş din hürriyeti, Osmanlı Devleti’ni laik hâle getirmez.

Padişah şer’î hukuk ile bağlı

Padişah şer’î hukuk kurallarıyla bağlıdır. Bunları keyfine göre değiştiremez. Ancak kendisine kanun yapmak üzere geniş bir saha bırakılmıştır. Şer’î hukuka aykırı olmamak kaydıyla istediği kanunu yapar. Hükümet icraatları da şer’î hukuka uygun olmalıdır. Bunda ilmiye sınıfı denilen ağırlığı hukukçu ilim adamları müşavirlik vazifesi yapar. Bunlar devlet protokolünün önünde yer alır. Her devlet işi yapılırken şeyhülislâma fetvâ sorulur. Fetvânın bunların müeyyide gücü yoktur. Ancak peygamber vekili olarak görülen padişah, halkın gözüne baka baka mevcut hukuk kurallarına aykırı davranmayı göze alamaz. Aksi takdirde meşruluğunu kaybedebilir. Bu bir mahalle değil, cemiyet baskısıdır!

Hazret-i Ebû Bekr’in halîfeliğinden, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, her meselede, İslâm hukuku referansları araştırılmış ve mesele fetvâya bağlanmadıkça icraata geçilmemiştir. Yahûdî asıllı Alman müsteşrik Joseph Schacht, devletin fiilî tatbikatını şer’î hukukun hükümlerine uygun tutma gayretinin en dikkate değer ve başarılı örneğinin Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya konduğunu söyler. Tatbikattaki sapmaların, bir başka deyişle istisnaların kâideyi bozmayacağı tabiîdir. Siyasî pragmatizm başka şeydir, laiklik başka şeydir. Osmanlıların hiçbir zaman böyle bir düşünce ve iddiaları olmamıştır. Kanunnâmelere şer’î prensiplere aykırı hususların girmesine göz yumulmuş olabilir; hatta şer’î hukuk hükümlerinin tatbikinde ihmal gösterilmiş olabilir. Ancak İslâm inancına göre, “Ameller, imandan bir cüz değildir”. Yani günah işlemek, insanı dinden çıkarmaz.

Günlük hayatı tanzim

İslâm dinine dayalı olmak iddiasındaki Osmanlı Devleti’nin laik olması zaten beklenmez. Laiklik, ilahî iradenin yerine, beşerî iradeyi koymak demektir. Kanunlarının dinî hükümlerden kaynaklanmadığı, devletin bütün dinlere eşit uzaklıkta durarak kimsenin dinine karışmadığı bir siyasî sistemdir. Halbuki İslâm Hukuku’nda hükûmetler ve hukuk sistemi, meşruluğunu dinî esaslardan alır. Çünki İslâm dini, insanların inanç ve ibâdetlerinden başka, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bir başka deyişle hukuk kâideleri ile Müslümanın günlük ibâdetlerine ait dinî hükümler aynı seviyede mütâlaa edilir. Dolayısıyla bir Müslüman için namaz kılmak, oruç tutmak ile; evlenmek, alış-veriş yapmak, miras bırakmak arasında fark yoktur. Bu gibi işleri dinî kurallara göre yapmak, aynı zamanda dinî bir vecibe sayılır. Buna imkân tanımamak, dinî vecibelerin ifasına engel teşkil eder. Musevî dininde de benzer bir durum söz konusudur. Ama Hıristiyanlık için aynı şey söylenemez. Çünki orijinal metinlerin çoğunun elde bulunmaması ve kuruluşunda bir devlet dini olamaması gibi sebeplerle, bu dinde hukuk kuralları fevkalade azdır. Ancak laikliğin beşiği sayılan Fransa’da bugün bile kanonik denilen bu hukuk kurallarının tatbiki meşrudur.

Laiklik, demokrasinin şartı mıdır?

Bununla beraber laiklik, ne demokrasinin, ne de insan haklarının bir ön şartıdır. Nitekim günümüzde de laik olmadığı halde, demokrasi ve insan haklarının mükemmel işlediği devletler vardır. Buna karşılık, laikliği benimsemiş, ama otoriter ve insan haklarını tanımayan devletler de çoktur. Hatta Müslüman olmadığı halde, hukuk sistemi şer’î hukuktan esinlenen devletler de vardır. İngiltere, Danimarka, İsveç gibi demokrasi ve insan hakları bakımından çok ileri devletler, laik değildir. İngiltere kraliçesi, bugün Anglikan kilisesinin başıdır. Burada 26 piskopos, meclis ve temyiz mahkemesi üyesi olup, protokolde en önde gelir. Afrika ve Asya’da insan hakları ihlâl şampiyonu çok sayıda amansız diktatörlükler, laikliğe sıkı sıkıya bağlıdır. Bugün, kilisenin önemli bir nüfuza sahip olduğu; devlet desteğindeki Katolik okullarında binlerce talebenin okuduğu; Hıristiyanların kilisede evlenip boşanabildiği Fransa’nın, kendi ülkesindeki laikliği sorgulaması ve daha da esnetmeye çalışması boşuna değildir. Laikliğin kabul edildiği 1905 Fransa’sı ile bugünün Fransa’sının aynı olmadığı düşünülmektedir.

Bir ülkede dinî hukuk kuralları, halkın ekseriyetinin arzusuyla kabul edildiğinde, bu ülkede laiklikten söz edilemez ama, demokrasi vardır. Bilakis, halkın arzusu hilafına, bir diktatörün emriyle din dışı kurallar kabul edildiğinde, o ülkede laiklik vardır ama, demokrasi yoktur. Yani beşerî irade ile ilahî irade örtüştüğü zaman ne olacaktır? Bu durumda laiklik var mıdır, yok mudur? Görülüyor ki, modern devlet ve toplum anlayışında demokrasi ve insan haklarına saygı evrensel ve olmazsa olmaz bir prensip olarak kabul edilmektedir; laiklik değil. Laikliği, demokrasinin ön şartı olarak görmek yaygın bir yanlış kanaattir. Din ve vicdan hürriyeti laiklikten ayrı değerlendirilmelidir. Evet, dinsiz bir kimse dine inanmaya veya bir din mensubu, başka bir dinin emir ve yasaklarının tatbik etmeye mecbur edilirse, işte bu laikliğe aykırıdır. Ama öncelikle bir insan hakları ve demokrasi meselesidir. Çünki demokraside azınlık hakları da korunmuştur. Buna laikliğe çok uzak devletler bile dikkat etmiştir. Roma, Bizans ve Osmanlı Devleti örnekleri ortadadır.

devami var...

Han
10-06-2008, 05:45 AM
devami ...

OSMANLI DEVLETİ LAİK MİYDİ?

Sözün kısası

Devlet fonksiyonlarının, mecburî olarak din kurallarına göre düzenlenmesi laikliğe aykırıdır. Ama ihtiyarî olursa, bunun laikliğe aykırı olduğu söylenemez. Mesela taksitle satışta taksit mikdarları ve ödeme tarihlerinin belli olması, akdin sıhhati için şarttır. Tek bir taksit zamanında ödenmezse, diğerleri de peşin hale dönüşür. Bu bir İslâm hukuku kuralıdır. Ama hemen bütün modern borçlar kanunlarında benimsenmiştir. Şer’î hukukta, usul ve füru ile, kardeşlerle, üvey anne ve kızla evlenmek yasaktır. Hemen bütün medenî kanunlarda da böyledir. Hatta 1926 tarihli Türk Medenî Kanunu’nun boşanma ile ilgili hükümleri, tamamen Hıristiyan şeriatından (Katolik Kanonik hukukundan) iktibas olunmuştur. İsrail, şeriata dayalı Mecelle’yi kısmen uygulamaktadır. Hatta Bulgar ve Sırp medenî kanunlarının çok hükmü Mecelle’den alınmadır. Hatta meşhur Fransız medenî kanunu Code Civile’de İslâm hukukundan alınma hayli hüküm bulunmaktadır. Şimdi bütün bunlar laikliğin ihlâli midir? Elbette ki hayır. Çünki bu hükümlerin kabulü mecburî değil, ihtiyarîdir.

O halde: 1-Devlet tasarruflarının mutlaka din kurallarına uygun olması kabul edilmişse; 2-Halk, dinî prensiplere uymaya zorlanıyorsa; 3-Devlet, herhangi bir dini kontrol altında tutup düzenlemekteyse laikliğin ihlâlinden söz edebilir. Aktüel bir örnek olarak, kadınların başını örtmesi mecbur kılınırsa, bu laikliğe aykırıdır. Ancak kadınlar başını açmaya mecbur kılınırsa, bu da laikliğe aykırıdır. Dinler, aile hukuku gibi şahsa sıkı sıkıya bağlı hususlarda düzenleme getirmiştir. Bunu yok saymak, din ve vicdan hürriyetine aykırı olduğu gibi, laikliğin de ihlâli manasına gelir. Osmanlı Devleti laik değildi ama, din ve vicdan hürriyeti bakımından laiklik iddiasında olan çoğu devletten ileriydi. Osmanlı Devleti dini kontrol altında tutmasının izahı kolaydır. Çünki bir din devleti idi. Vazifeleri arasında dini yaymak, dini ve inananları yıkıcı cereyanlardan korumak bulunuyordu. Laik bir devlet dini niçin kontrol altında tutar? Niçin din adamlarını devlet memuru sayar; dinî âyinlerin icrasını, vaaz ve hutbeleri, din tedrisatını kendince düzenler? Anlamak, daha doğrusu kabullenmek zordur. Laiklik perdesi altında din düşmanlığı yapmak; bu yolda insan hak ve hürriyetlerini ihlâl etmek, bu asırda anlaşılacak bir şey değildir. Dinin dünya hayatındaki rolünün fevkalade azaldığı bir zamanda, hâlâ teokratik düzene dönme endişesi, paranoyadan başka bir şey değildir. Şurası bir gerçektir ki, Türkiye şer’î hukuktan vazgeçme hususunda önemli bir tercih yapmıştır. Bu tercihten geri dönüş herkes istese bile mümkün değildir. Çünki İslâmiyet, ciddî altyapı isteyen bir hukuk sistemine sahiptir. Bu altyapı bugün dünyanın hiçbir yerinde mevcut değildir.

Sekülerizm mi?

İslâm amme hukukunda devletin dinî ve seküler olmak üzere iki yönü vardır. Seküler (dindışı) yön, devleti yönetenlerin din adamı olmasının gerekmediğini ve icraatlarının elbette beşerî vasıfta olacağı mânâsına gelir. Dinî vasıf, kanunların ve yönetenlerin icraatlarının İslâm hukukuna aykırı olmamasını ifade eder. Bir başka deyişle devlet dinî esaslara dayanmakla beraber, devleti temsil edenlerin icraatı sekülerdir. Bu bakımdan Fransa’da gelişmiş olan laiklik değil ama, Anglo-Sakson dünyasında gelişmiş olan sekülerizm, konuyu izah etmeye daha elverişlidir. Bir başka deyişle İslâm devletinde, seküler iradenin devlet yönetiminde ve hukuk mevzuatında önemli bir yeri vardır. Bu, devletin şer’î karakterine halel getirmez. Ne Osmanlı devleti, ne de Osmanlı hukuku bütünü itibariyle laiktir. Ancak hem hükümet tasarrufları, hem de hukukun örfî denilen bir kısmı seküler karakterdedir. Sanılanın aksine, Osmanlı ceza hukuku da böyledir. Çünki İslâm dini belli birkaç tane suç ve ceza düzenlemiştir. Bunların da tatbiki, aranan şartlar sebebiyle, fevkalade zordur. Bunun dışında suç ve ceza koyma yetkisi devlete bırakılmıştır. Yani beşerîdir.

Hakimiyet kime ait?

Amme hukuku literatüründe sık geçen “el-Mülkü Lillah” (Hâkimiyet Allahındır) sözü de iki mânâya gelir. Birincisi kaderci bir anlayışı yansıtır. “Bu hükümdarın başımıza gelmesi, Allah’ın takdiri iledir. Allah dilese, bunu hükümdarlığına müsaade etmezdi. Nitekim Allah, mülkü dilediğine ihsan eder (Âli İmrân: 26)”. Cenazelerde başsağlığı olarak aynı ifadenin kullanılması da, bu mânâyı destekler. Bunun neticesi, halkın devlete itaate mecbur oluşudur. Çünki bu itaat, haddizatında Allah’a itaattir. Maamafih bu anlayış, hukuka aykırı davranan bir hükümeti meşru hâle getirmez. Kargaşanın önüne geçmek için sadece hükümetin meşru emirlerine itaati öngörür ve her ne sebeple olursa olsun isyanı yasaklar. İşte “Hâkimiyet Allah’ındır” sözünün ikinci mânâsı da budur. Yani hukuku tatbik eden hükümetin meşru oluşudur. Neticede bu hâkimiyetini kullanacak olan millettir, ferddir. Hükümdar, milletin bir ferdidir. Osmanlı padişahlarının unvanlarından birisi de “Zıllullahi fi’l-arz” (Yeryüzünde Allah’ın gölgesi) idi. Bu unvan, Hazret-i Peygamber’in, “Sultan, yeryüzünde Allah’ın gölgesidir. Mazlumlar onun gölgesine sığınır” mealindeki bir sözüne dayanır. Sultanın yeryüzünde adaleti tecelli ettirmekle vazifeli olduğunu gösterir.

Avrupa’ya tesir etti

Diğer dinlere eşit mesafede duran Osmanlı sistemi, Osmanlı Devleti’nden ayrılan Balkan ülkelerinde tesirini devam ettirdi. Bu ülkelerde Müslüman halk, Osmanlı geleneğine uygun olarak kendi hukuklarına tâbiydi. Adalet işlerini müftüler çözerdi. Devlet karışmazdı. Bu sistem, komünist istilasına kadar devam etti. Bugün bile Yunanistan’da Hıristiyanlar kilisede, Müslümanlar müftü huzurunda, bir dine mensup olmayanlar ise belediyede evlenebilir. İngiltere, Kanada, Hindistan, Tayland gibi ülkelerde Müslümanlar kendi hukuklarının tatbikini isteyebilmektedir. Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak gibi eski Osmanlı vilâyetlerinde kurulan ülkelerde Osmanlı geleneğine uygun olarak, Müslümanlar da, gayrımüslimler de kendi dinlerine ait hukuk kurallarını uygulayabilmektedir.

Kayzer-i Rum
10-07-2008, 08:24 AM
Yazıların hepsini okumadım ancak şunu belirtmek isterim.

Osmanlı milletleri topluluğu ya da başka bir adla kurulacak ekonomik bir birlik olabilir. Ancak askeri bir birlik imkansızdır. Bu ekonomik birlik içine en kapsamlı şekilde şu ülker girecektir.

Türkiye, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt, Mısır, Libya, Cezayir, Tunus, Fas, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Kosova, Sırbistan, Bosna Hersek, Hırvatistan, Romanya, Macaristan, Arnavutluk, Gürcistan, Ukrayna, Ermenistan, Azerbaycan, Yemen

Rusya, İran topraklarının bir bölümümnde hüküm sürmüştür bu iki devlet irermi bilinmez ancak girmesi pekte muhtemel değil.

Arap ülkeleri ile bu platforda yapılacak anlaşmalar faydalı olabilir ama

Ermenistan, Yunanistan, Sırbistan, Hırvatistan, Macaristan, Bulgaristan, Romanya bu birliğe ne kadar sıcak bakacak bunu düşünmek lazımdır bence.

Ayrıca ciddi bir kriz içinde olduğumuz Irak ile de bu platforda yapılan görüşmeler sonrası PKK terörü çözülebilir mi(pek sanmıyorum)diye de düşünüyorum.