gurkan
02-26-2006, 09:35 AM
ERGİN YILDIZOĞLU
Madalyonun Öbür Yüzü
Bir süredir, ABD - Avrupa ittifakındaki canlanmaya dikkat çekmeye çalışıyorum. Ancak bu madalyonun öbür yüzünde, ABD ile sorunu olan ülkeler arasındaki ilişkilerdeki canlanma, hatta bir ABD karşıtı blok oluşturma çabaları var.
'İyilik ekseni'
Bush, 11 Eylül'den sonra Irak, İran, Kuzey Kore gibi ülkeleri ''şer ekseni'' ilan etmişti. ABD Ortadoğu'da meşgulken, Latin Amerika ülkelerinde sol eğilimli siyasi akımlar iktidara gelmiş, Venezüella Devlet Başkanı Chavez 'in inisiyatifiyle yeni bir ABD karşıtı direniş cephesi oluşturma çabaları başlamıştı. Bu cephe, en son Bolivya'da Evo Morales 'in devlet başkanlığıyla yeni bir ivme kazandı. Venezüella-Küba-Bolivya hükümetleri arasında kendini ''iyilik ekseni'' olarak niteleyen ( The Times, 19/02/06) bir şekillenme ortaya çıktı.
Gelişmeler ABD dış politika çevrelerinde büyük endişe yaratır, tarihçi Niall Ferguson' un bir yorumunda vurguladığı gibi, ''Latin Amerika'yı kim kaybetti'' sorusu gündeme gelirken ( Daily Telegraph , 12/02/06), bu ''iyilik ekseninin'' , Latin Amerika sınırlarının dışına taşmaya başladığı görülüyor. Chavez'in, Bush yönetimini çok rahatsız ederken, ABD halkı arasında büyük ilgi çeken, ''ABD'deki yoksullara ucuz petrol'' kampanyası bir yana, Venezüella, Küba ve Bolivya, şu sırada ABD'nin baş belası durumunda olan İran'la yakınlaşma çabalarını yoğunlaştırıyor ( Christian Science Monitor, 15/02/06). Örneğin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı 'nın İran'ı BM Güvenlik Konseyi'ne göndermeyi tartıştığı oturumunda, Küba ve Venezüella, hayır oyu verdiler. Castro ''İran'ın büyük güçlere direnme kapasitesine hayran kaldığını'' söylerken, Ahmedinejad ''yeni bir devrim dalgasından, Küba'yla ilişkilerin gelişmesinden umutlu olduğunu'' açıklıyordu. İran, Küba'dan, ülkesine yönelik yabancı elektronik yayınları bozacak gereçler satın almış. Geçen yıl Venezüella ile İran arasında, ticaret ve enerji konularında anlaşmalar imzalanmış. CSM, Morales'in de İran-Venezüella-Bolivya arasında bir üçlü enerji anlaşması önerdiğini bildiriyor.
Rusya yeniden Ortadoğu'da
1990'lar boyunca Rusya ABD'nin dümen suyunda gitti. Putin yönetimi de başlangıçta, bu çizgiye sadık kaldı. Bu işbirliği Rusya açısından beklenen avantajları yaratmadı ama Putin'e Rusya'da devlet otoritesinin restorasyonu, ordunun yenileştirilmesi için gereken süreyi kazandırdı. Yüksek petrol fiyatları da Rusya'nın ekonomik gücünü, uluslararası etkisini arttırdı. Bu zeminde, stratejik analiz sitesi Stratfor 'un direktörü Friedman 'ın geçen hafta işaret ettiği gibi, Rusya, etkin bir biçimde Ortadoğu'ya, ABD'den bağımsız, kendi çıkarları doğrultusunda ''geri dönmeye'' başladı.
Rusya'nın İran'la, giderek yoğunlaşan, multimilyar dolarlık ticari, askeri ilişkileri (geçen ay satışı imzalanan 1 milyar dolarlık Tor-M1 hava savunma sistemi - Newsweek , 20-27/02/06) uranyum zenginleştirme krizinde üstlenmeye başladığı arabulucu rolü, nihayet Putin'in Hamas'ı, ABD ve İsrail'in tüm uyarılarına karşın Moskova'ya davet etmesi, bu yeni yönelime ilişkin tartışmaları yoğunlaştırdı (örn. Salhani, UPI , 15/02; Hawley, Spiegel , 16/02; Buckley, Financial Times , 16/02). Hawley'e göre ''Putin Ortadoğu'da, çeşitli gruplara, ABD'nin güçlü hegemonyasına karşı, başka bir seçeneğin olduğunu mu söylemeye çalışıyordu?''
Ve diğer gelişmeler
Bölge içinde de ittifak arayışlarında yeni bir canlılık var. Ahmedinejad'ın Suriye ziyareti, İran ve Suriye'nin ABD'ye karşı bir blok oluşturma çabalarının ürünü. Mukteda el Sadr, İran ve Suriye gezilerinde, bir ABD saldırısı karşısında savaşa katılacaklarını vurgulayarak bu bloka katılmaya niyetli olduğunu gösterdi. Hizbullah ve Hamas gibi grupların da bu blokun içinde değerlendirilmesi gerekiyor. İran, doları dışlayacak bir petrol borsası açmaya hazırlanırken, geçen hafta Suriye'nin dış ticaretinde artık dolar kullanmayacağını açıklaması da bir başka ilginç gelişme.
Yerimiz kalmadı ama, Çin'e değinmeden bu resmi tamamlamak olanaklı değil. Çin'in Latin Amerika'dan Afrika'ya kadar birçok bölgede enerji, hammadde alanlarında ekonomik işbirliği anlaşmaları, yatırımlar yaptığını aktarmıştım. Washington Post da, Çin'in, İran'ın enerji rezervlerini işletmek amacıyla 100 milyar dolarlık bir anlaşmayı tamamlama çabalarını hızlandırmasının, Bush yönetiminin sorunlarını daha da karmaşıklaştırdığını yazıyor.
Resmi iyice karmaşıklaştırmaya aday bir gelişme daha var: Newstatesman 'dan Isabel Hilton 'un aktardığına göre, Çin Komünist Partisi, ''Marksizmi canlandırmak ve Çin'i küresel çapta bir Marksizm araştırmaları merkezi haline getirmek için'' ... ''sınırsız fon ayırdığını'' açıklamış. Bu gelişme Çin'in yükselen bir güç olarak, ABD-Avrupa ekseninden farklı bir hegemonya söylemi arayışında ilginç bir noktaya geldiğini, uluslararası ilişkilerinde, ABD karşıtı rejimlerle, ideolojik boyutta ilişki kurmasını kolaylaştırmakta Marksizmi (tabii ki bir kez daha revize ederek) kullanmaya hazırlandığını düşündürüyor.
Madalyonun Öbür Yüzü
Bir süredir, ABD - Avrupa ittifakındaki canlanmaya dikkat çekmeye çalışıyorum. Ancak bu madalyonun öbür yüzünde, ABD ile sorunu olan ülkeler arasındaki ilişkilerdeki canlanma, hatta bir ABD karşıtı blok oluşturma çabaları var.
'İyilik ekseni'
Bush, 11 Eylül'den sonra Irak, İran, Kuzey Kore gibi ülkeleri ''şer ekseni'' ilan etmişti. ABD Ortadoğu'da meşgulken, Latin Amerika ülkelerinde sol eğilimli siyasi akımlar iktidara gelmiş, Venezüella Devlet Başkanı Chavez 'in inisiyatifiyle yeni bir ABD karşıtı direniş cephesi oluşturma çabaları başlamıştı. Bu cephe, en son Bolivya'da Evo Morales 'in devlet başkanlığıyla yeni bir ivme kazandı. Venezüella-Küba-Bolivya hükümetleri arasında kendini ''iyilik ekseni'' olarak niteleyen ( The Times, 19/02/06) bir şekillenme ortaya çıktı.
Gelişmeler ABD dış politika çevrelerinde büyük endişe yaratır, tarihçi Niall Ferguson' un bir yorumunda vurguladığı gibi, ''Latin Amerika'yı kim kaybetti'' sorusu gündeme gelirken ( Daily Telegraph , 12/02/06), bu ''iyilik ekseninin'' , Latin Amerika sınırlarının dışına taşmaya başladığı görülüyor. Chavez'in, Bush yönetimini çok rahatsız ederken, ABD halkı arasında büyük ilgi çeken, ''ABD'deki yoksullara ucuz petrol'' kampanyası bir yana, Venezüella, Küba ve Bolivya, şu sırada ABD'nin baş belası durumunda olan İran'la yakınlaşma çabalarını yoğunlaştırıyor ( Christian Science Monitor, 15/02/06). Örneğin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı 'nın İran'ı BM Güvenlik Konseyi'ne göndermeyi tartıştığı oturumunda, Küba ve Venezüella, hayır oyu verdiler. Castro ''İran'ın büyük güçlere direnme kapasitesine hayran kaldığını'' söylerken, Ahmedinejad ''yeni bir devrim dalgasından, Küba'yla ilişkilerin gelişmesinden umutlu olduğunu'' açıklıyordu. İran, Küba'dan, ülkesine yönelik yabancı elektronik yayınları bozacak gereçler satın almış. Geçen yıl Venezüella ile İran arasında, ticaret ve enerji konularında anlaşmalar imzalanmış. CSM, Morales'in de İran-Venezüella-Bolivya arasında bir üçlü enerji anlaşması önerdiğini bildiriyor.
Rusya yeniden Ortadoğu'da
1990'lar boyunca Rusya ABD'nin dümen suyunda gitti. Putin yönetimi de başlangıçta, bu çizgiye sadık kaldı. Bu işbirliği Rusya açısından beklenen avantajları yaratmadı ama Putin'e Rusya'da devlet otoritesinin restorasyonu, ordunun yenileştirilmesi için gereken süreyi kazandırdı. Yüksek petrol fiyatları da Rusya'nın ekonomik gücünü, uluslararası etkisini arttırdı. Bu zeminde, stratejik analiz sitesi Stratfor 'un direktörü Friedman 'ın geçen hafta işaret ettiği gibi, Rusya, etkin bir biçimde Ortadoğu'ya, ABD'den bağımsız, kendi çıkarları doğrultusunda ''geri dönmeye'' başladı.
Rusya'nın İran'la, giderek yoğunlaşan, multimilyar dolarlık ticari, askeri ilişkileri (geçen ay satışı imzalanan 1 milyar dolarlık Tor-M1 hava savunma sistemi - Newsweek , 20-27/02/06) uranyum zenginleştirme krizinde üstlenmeye başladığı arabulucu rolü, nihayet Putin'in Hamas'ı, ABD ve İsrail'in tüm uyarılarına karşın Moskova'ya davet etmesi, bu yeni yönelime ilişkin tartışmaları yoğunlaştırdı (örn. Salhani, UPI , 15/02; Hawley, Spiegel , 16/02; Buckley, Financial Times , 16/02). Hawley'e göre ''Putin Ortadoğu'da, çeşitli gruplara, ABD'nin güçlü hegemonyasına karşı, başka bir seçeneğin olduğunu mu söylemeye çalışıyordu?''
Ve diğer gelişmeler
Bölge içinde de ittifak arayışlarında yeni bir canlılık var. Ahmedinejad'ın Suriye ziyareti, İran ve Suriye'nin ABD'ye karşı bir blok oluşturma çabalarının ürünü. Mukteda el Sadr, İran ve Suriye gezilerinde, bir ABD saldırısı karşısında savaşa katılacaklarını vurgulayarak bu bloka katılmaya niyetli olduğunu gösterdi. Hizbullah ve Hamas gibi grupların da bu blokun içinde değerlendirilmesi gerekiyor. İran, doları dışlayacak bir petrol borsası açmaya hazırlanırken, geçen hafta Suriye'nin dış ticaretinde artık dolar kullanmayacağını açıklaması da bir başka ilginç gelişme.
Yerimiz kalmadı ama, Çin'e değinmeden bu resmi tamamlamak olanaklı değil. Çin'in Latin Amerika'dan Afrika'ya kadar birçok bölgede enerji, hammadde alanlarında ekonomik işbirliği anlaşmaları, yatırımlar yaptığını aktarmıştım. Washington Post da, Çin'in, İran'ın enerji rezervlerini işletmek amacıyla 100 milyar dolarlık bir anlaşmayı tamamlama çabalarını hızlandırmasının, Bush yönetiminin sorunlarını daha da karmaşıklaştırdığını yazıyor.
Resmi iyice karmaşıklaştırmaya aday bir gelişme daha var: Newstatesman 'dan Isabel Hilton 'un aktardığına göre, Çin Komünist Partisi, ''Marksizmi canlandırmak ve Çin'i küresel çapta bir Marksizm araştırmaları merkezi haline getirmek için'' ... ''sınırsız fon ayırdığını'' açıklamış. Bu gelişme Çin'in yükselen bir güç olarak, ABD-Avrupa ekseninden farklı bir hegemonya söylemi arayışında ilginç bir noktaya geldiğini, uluslararası ilişkilerinde, ABD karşıtı rejimlerle, ideolojik boyutta ilişki kurmasını kolaylaştırmakta Marksizmi (tabii ki bir kez daha revize ederek) kullanmaya hazırlandığını düşündürüyor.