View Full Version : 28 Şubatın Ardından....
gurkan
02-27-2006, 12:02 PM
‘28 ŞUBAT’ SIRLARI VE RTE’NİN ‘ADAM’LAŞTIRILMASI
http://www.haber10.com/haber/20109/news_a.jpg28 Şubat günü yapılacak MGK toplantısı öncesi Erbakan’a ulaşan bazı bilgiler ortaya konuldu ve değerlendirmem soruldu.Kendilerine kısaca değerlendirmemi yaptıktan sonra, ana hatları ile şunları söyledim;27.02.2006 20:47Çevik BİR bu olayın beyni değildir, esas beyin Ahmet ÇÖREKÇİ’dir. (...)
· Sizleri yıkmak için kullanılan malzemenin kaynakları iki çok değerli (!) milletvekilinizdir. Birincisi A.G; ikincisi A.L.Ş.
· Bu gelişmelerin birinci sebebi; ‘Laik’ düzenin korunması değildir. İstanbul Dükalığı’nın Anadolu Kaplanları karşısında zorlanmaya başlamasıdır.
· İkinci sebebi; kurmuş olduğunuz ‘havuz sistemi’, ‘rantiye’yi’ rahatsız etmiştir. Rantiye sülüklerinin yaşaması için, devletin onlara borçlanması gerekmektedir. Türkiye’nin baronu, bu borçlanmalar yolu ile İLLUMİNATİ’ye yıllık olarak 75 milyar dolar aktarmaktadır. Havuz bu işi zorlaştırmıştır.
Çok arkadaşım yoktur. Olması da normal değildir. Herkes ile arkadaş olanları siyasetimizin bitmez-tükenmez hırsı ve ihtirası ile tanınan Süleyman DEMİREL’ine benzetirim. Bir insan olarak da Süleyman DEMİREL’e benzemektense, dünyaya hiç gelmemiş olmayı tercih ederim.
Sizlere bu mektupta aktaracağım olayları bana nakleden, uzun yıllar Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapmış ve görev yaptığı her kademede, statü ve rol’ünün bütün gereklerini fazlasıyla yerine getirmiş seçkin bir Türk Subayı. Benim de, ender arkadaşlarımdan biri. İşte onun iki anısı:
“27 Şubat günüydü, çok değer verdiğim bir büyüğüm bana telefon ile ulaştı ve
“Komutanım, fakirhanemize gelebilir misiniz; hocaefendinin (Necmettin ERBAKAN) bir müşkülü var” dedi.
Saat 17:30 civarında arkadaşımın bürosundaydım. Büroda Erbakan’ın çok güvendiği milletvekillerinden biri de vardı. Selamlama, hal hatır sormadan sonra konuya girildi.
28 Şubat günü yapılacak MGK toplantısı öncesi Erbakan’a ulaşan bazı bilgiler ortaya konuldu ve değerlendirmem soruldu.
Kendilerine kısaca değerlendirmemi yaptıktan sonra, ana hatları ile şunları söyledim.
· Çevik BİR bu olayın beyni değildir, esas beyin Ahmet ÇÖREKÇİ’dir. Çevik BİR, mükemmel bir maşadır. Bedeli mukabili ‘her şeyi’ yapan bir tiynettedir.
· Sizleri yıkmak için kullanılan malzemenin kaynakları iki çok değerli (!) milletvekilinizdir. Birincisi A.G; ikincisi A.L.Ş.
· Bu gelişmelerin birinci sebebi; ‘Laik’ düzenin korunması değildir. İstanbul Dükalığı’nın Anadolu Kaplanları karşısında zorlanmaya başlamasıdır.
· İkinci sebebi; kurmuş olduğunuz ‘havuz sistemi’, ‘rantiye’yi’ rahatsız etmiştir. Rantiye sülüklerinin yaşaması için, devletin onlara borçlanması gerekmektedir. Türkiye’nin baronu, bu borçlanmalar yolu ile İLLUMİNATİ’ye yıllık olarak 75 milyar dolar aktarmaktadır. Havuz bu işi zorlaştırmıştır.
· Üçüncü sebebi; gündeme getirilen ‘kesintisiz eğitim’ aslında Türkiye’nin orta tabakası ile fakir kesiminin, yüksek öğrenim yapmasını engellemenin diğer bir yoludur. Bu oyuna gelmeyin. Bunun için, konuyu dayatan Türk Silahlı Kuvvetler üst yönetiminin malum kesiminden bir şeyler isteyin.
· Bu nedenlerle, bu geceden bir ‘Basın Toplantısı’ metni hazırlayın. Bu metinde, hükümetin T.S.K.’nın bazı unsurları tarafından ‘tehdit’ edildiğini beyan ederek, hem HÜKÜMET’ten hem de MİLLETVEKİLLİĞİ’nden İSTAFA’nızı açıklayın.
· Yarın ki MGK’da, T.S.K.’daki cuntanın dayatmaları gündeme gelirse siz de şunu teklif edin; ‘Hükümetimiz, kesintisiz eğitim için, M.E.B’ı bütçesine bütçede verilen ödenek kadar bir ek ödenek ilave edecektir, bu konuda T.S.K.’nin duyarlılığı da dikkate alınarak Savunma Sanayi Fonu’ndan % 20 kesinti yapılarak, bu kesinti M.E.B’lığı bütçesine aktarılacaktır.
· Son günlerde, T.S.K.’de ‘emir-komuta’ zinciri dışına çıkarak T.S.K.’ni çok başlıymış gibi gösteren, ‘demokrasi’ dışına çıkan, haddini aşan, yasa tanımaz bazı generaller hakkında Yüksek Askeri Şura’nın yarın toplanarak haklarında gerekli işlemi yapması sağlanmalıdır.
· Eğer bu teklifleriniz onaylanırsa yola devam edin, HAYIR denilirse, MGK toplantısına bir sonraki gün devam edilmesi kararını verip çıkın ve Basın Toplantısı yaparak, daha önceden hazırladığınız metinle hükümetin İSTİFA’sını açıklayın.
· Eğer MGK’da dümen suyuna girerseniz, sonunuz olur ve sizin yerinize onların emirlerini yapacak birileri bulunur. Direnir ve istifa ederseniz, tek başınıza iktidar olursunuz.
Bu dediklerimin aksi yapıldı, bu olaylar onların sonu oldu;Türkiye için de en büyük felaketin yolu açıldı.”
Diğer olay da, RTE ile ilgiliydi.
“RTE hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi devreye girmişti, yine aynı arkadaşım beni bürosuna davet etti. Beni, şu an AKP’nin milletvekili olan RTE’nin avukatı ile tanıştırdı.
Avukat bana, “RTE’yi nasıl kurtarabiliriz?” diye sordu. Ben de araştırmam gerektiğini söyledim. Kısa bir araştırmadan sonra RTE’nin mahkum olması için Kürt Baron’un 1 trilyon 250 milyar TL, yardımcısı ve Ermeni dönmesi bir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın da 750 milyar TL’lik bütçe oluşturduklarını öğrendim. İki gün sonra, malum avukatla aynı büroda buluştuk ve kendilerine şunu ilettim:
‘2 trilyon 100 milyara bu iş biter. Parayı bulun, dediğim kişilerle temasa geçin, RTE’ye hiçbir şey olmayacak.’
Bu sözlerim üzerine malum avukat boynuma sarıldı ve akla gelmeyecek dualarla bana dualar etti. Aradan 10 gün geçmişti ki, arkadaşım beni yine bürosuna çağırdı ve;
“Komutanım hiç ses çıkmadı, neler oluyor sizce?” dedi.
Avukat arkadaşını aramasını söyledim, o da dediğimi yaptı. Telefon konuşmasını bana dinlettirecek şekilde telefonu ayarladı. Karşısına çıkan avukat arkadaşıma şunları söyledi:
“Vazgeçtik, Allah’ın takdirine sığınıyoruz. Böylesi daha iyi”.
Arkadaşım bana şaşkın ifadelerle bakarken ben gülümsüyordum. Şaşıran arkadaşıma şunu söyledim.
‘Demek ki dış güçler, RTE’yi tek başına iktidara getirmeye karar verdi. Milletvekili olmak istiyorsan tam zamanıdır. Sıralamaya bakmadan aday ol!’
Arkadaşım, bana: “çok zalimsin. Bu nasıl bir değerlendirme” deyince, ‘Milletvekili Genel Seçimleri’nden sonra görüşürüz’, deyip oradan ayrıldım. Görüşemedik, çünkü dediğimi yapmış ve milletvekili olarak TBMM’ye girmişti…”
İşte sizlere 28 ŞUBAT gerçeğinin bir kesiti…
Kalın sağlıcakla…
Cem yaren-acikistihbarat.com
Arkadaşlar dikkatimi çekti... İlginize...
gurkan
02-27-2006, 12:30 PM
EMEKLİ YARGITAY ÜYESİ SERİM'DEN YARGI ELEŞTİRİSİ
http://www.haber10.com/haber/20107/news_a.jpg“Yargı kararlarına yönelik eleştirilere tahammül edemeyenler, aynı duyarlılığı 28 Şubat sürecinde askerlerin düzenlediği ‘irtica brifingleri’nde gösteremedi.” Bu sözler emekli Yargıtay Üyesi Dr. Ekrem Serim’e ait27.02.2006 20:27'Yargı, 28 Şubat’ta bağımsızlığını koruyamadı'
.
Bugün yargıya müdahale edildiği gerekçesiyle sert tepki veren Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin, askerin düzenlediği brifinglere topluca katıldığına dikkat çeken Erim, her iki ‘duruş’un birbiriyle çeliştiğini savunuyor. 12 Haziran 1997’de Genelkurmay’ın konferans salonunda Yargıtay üyelerine verilen brifinge katılan Serim, “Otobüsler dolusu yüksek yargı mensubunun, askerden brifing almak için Genelkurmay’a gitmesi yargı bağımsızlığı açısından hiç hoş bir durum değildi.” diyor. Serim, o günlerde ülkede darbe havası oluşturulduğunu hatırlatarak, psikolojik baskı altında brifinge katılmak zorunda kaldıklarını ifade ediyor.
Brifing sonrası, yargı mensupları olarak düştükleri pozisyon nedeniyle çok üzüldüğünü anlatan Serim, “Manevi baskı altındaydık. Darbe olursa üyelikten alınma endişesi vardı. Hâlâ o brifinge katılmanın pişmanlığını duyuyorum.” şeklinde pişmanlığını dile getiriyor. Erim, yaklaşık 250 Yargıtay üyesinden brifinge katılmayan 4-5 üyenin bu cesur tavırlarını ise takdir ediyor.
28 Şubat süreci sonrası oluşan darbe havasına rağmen Yargıtay üyelerinin çoğu brifinge gönüllü olarak katılmış. Hatta yargı mensuplarına yönelik ilk brifinge katılamayan bazı üyeler, dönemin Yargıtay Başkanı Müfit Utku’dan ricada bulunarak yeni bir brifing düzenlenmesini istemiş. Utku, gelen talep üzerine Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı’yla görüşerek, Yargıtay daire başkanları, üyeler, tetkik hakimleri ve savcılar için özel bir brifing verilmesini sağlamış. 10 Haziran 1997’de düzenlenen ilk brifinge Yargıtay Ceza Dairesi başkan ve üyelerinin katıldığını aktaran Serim, “Ben Hukuk Dairesi üyesiydim. Baktığımız davalar gereği irtica gibi konularla hiçbir ilgimiz olmamasına rağmen bazı üye arkadaşlarımızın talep etmesi üzerine 12 Haziran’da düzenlenen ikinci brifinge katılmak zorunda kaldık.” diye konuşuyor.
Serim, brifinge katılarak düştükleri pozisyonu ‘Bağımsız yargı açısından hoş bir görüntü değil.’ diye nitelendiriyor. Brifing sonrası hissettiklerini ise şöyle anlatıyor: “Çok üzülmüştüm. Daha önce iki kez kalp ameliyatı geçirdiğim için üzüntüden kalp atışlarım bozuldu, hastaneye gitmek zorunda kaldım. Öğrencilere ders anlatma şeklinde yüksek yargı mensuplarına brifingler verilmesi hoş bir durum değildi. Yüksek yargıçlar adeta emir alan kişiler durumuna sokulmuştu. Yargıçlık onurumun zedelendiğini hissettim. ‘Keşke gitmeseydim’ diyorum; ama o zaman toplu karar alınarak gidilmemesi gerekirdi. Böyle bir şey olması da o şartlarda zordu.”
Brifinglerden sona alınan bazı kararlarda tarafsızlığın yitirildiğini düşünen Serim, askerden direkt bir baskı görmediklerinin altını çiziyor ve ekliyor “Ancak yargı mensupları kendi bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını korumak için gereken dirayeti gösteremediler.” Nitekim brifinglerin etkisi daha sonra parti kapatma davaları, Recep Tayyip Erdoğan’ın 312. maddeden mahkum edilmesi gibi çeşitli dava ve kararlarda açıkça görülüyor. 12 Eylül ihtilali sırasında Ankara Adliyesi’nde hakim olarak görev yapan Serim, kıyaslama yapıldığında 28 Şubat sürecinin yargı üzerinde 12 Eylül darbesinden daha fazla tahribat yaptığını savunuyor.
Siyasî görüşler kararlara yansımamalı
“İnsanların bir siyasi görüşü olabilir; ama bunların kararlara yansımaması gerekir. İdeal olan budur. Türkiye’de maalesef yargıda bu tarafsızlık sağlanamıyor.” tespitinde bulunan Erim, bir elinde terazi, diğer elinde kılıç bulunan ‘Adalet Perisi’nin gözlerinin bağlı olduğunu hatırlatıyor. Erim, yargı mensuplarının yargılanan kişinin kimliğine, davanın niteliğine bakmadan hukuku herkese eşit şekilde uygulamasının önemine işaret ediyor. Bazı davalarda hakimlerin tarafsızlığını koruyamadığını belirten Serim, şunları söylüyor: “Yargı üzerinde dışarıdan bir baskı ya da etkileme girişimi söz konusu değildir. Yargı mensuplarının olaylara objektif yaklaşması ve tarafsız karar vermesinde sıkıntılar vardır. Yargıçların ideolojilerine, siyasi görüşlerine karşı tarafsızlıklarını korumada sorun yaşanıyor. Hakimler farklı görüşler karşısında tarafsız hakem konumunda olması gerekirken resmi ideoloji tarafında yer alıyor.”
Gazetecilerin de katıldığı toplantılar BÇG’den
28 Şubat sürecinde Genelkurmay tarafından düzenlenen ‘irtica brifingleri’ne gazeteciler de katıldı. 11 Haziran’da düzenlenen brifingde, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışan irticaya karşı mücadelede gerekirse silah kullanılacağı’ açıklandı. Brifingde darbelere zemin teşkil eden İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesine de atıfta bulunuldu: “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan TC’yi kollamak ve korumaktır. TSK için durumdan vazife çıkarmak bir görevdir.” Komutanların irticaya karşı ‘Batı Çalışma Grubu’nu kurduğu da kamuoyuna resmen yansıdı ve bu isim BÇG şeklinde kısaltılarak irtica kelimesinin geçtiği her cümlenin içine girdi. Genelkurmay’ın brifingi ertesi gün gazetelerde ve köşe yazarlarında şöyle değerlendirildi: Milliyet: Ordudan son uyarı. Hürriyet: Gerekirse silah bile kullanırız. Sabah: Muhtıra gibi brifing. Yalçın Doğan: İhtilal bildirisi. Fikret Bila: Durumdan vazife. Fatih Çekirge: Yolun sonu. Ertuğrul Özkök: Nereye kadar? İsmet Berkan: Siviller kına yaksın. Fehmi Koru: Önümüzdeki günlerden itibaren bambaşka bir kavram kendini hissettirecek: ‘Aydın Bunalımı’ Böylesine yumuşak bir yazı bile büyük bir korkuyla yazıldı; anlasanıza! Hasan Cemal: İrtica ve siyasal İslam’la mücadele konusunda tarafsız kalacak kadar da avanak değilim.
‘Cumhuriyet tehlikede’ telkini
“Asker bizi brifinge silah zoruyla götürmedi.” diyen Serim, asıl sorumluluğun yargı bağımsızlığının gerektirdiği şekilde tavır koymayan, hatta kendi istekleriyle brifinge katılma talebinde bulunan yargı mensuplarında olduğunu vurguluyor. Üyelerden biri, Genelkurmay’da brifinge gitmeden önce espriyle karışık birliğine teslim olmaya giden bir er gibi ‘teslim olmaya gidiyoruz’ demiş. Brifingde o dönemde görevde olan başbakan ve bakanlara ağır suçlamalar yöneltilirken, ‘Cumhuriyet tehlikede, baktığınız davalarda dikkatli olun, rejimi ve laikliği koruyun, kararlarınızı buna göre verin’ mesajı verilmiş. Laiklik ilkesine aykırı faaliyette bulunanlara müsamaha gösterilmemesi istenmiş. Serim, “Anlatılanlara bakılınca bizden hukuka, adalete değil, rejimi korumaya öncelik vermemiz gerektiği ima ediliyordu. Sanki ihtilal olmuş, bunun haklılığını anlatan açıklamalar yapılıyordu.” ifadelerini kullanıyor. Yüksek yargı mensupları brifing bittikten sonra konuşma yapan komutanları dakikalarca ayakta alkışlamış.
Yargıda hâlâ 28 Şubat’ın etkileri var
Anayasa Mahkemesi raportörlüğü de dahil olmak üzere yargının her kademesinde görev alan Ekrem Serim, son dönemde tartışılan davalarda, vatandaş yerine devleti koruma anlayışının ve 28 Şubat’ta verilen brifinglerin etkisinin olduğuna işaret ediyor. Türkiye’de yargı bağımsızlığı sorunundan çok yargıçların tarafsızlığı konusunda sıkıntı yaşandığının altını çiziyor. Doktorasını anayasa hukuku alanında yapan Serim, devletin, Batı’daki laiklik anlayışından farklı, Türkiye’ye özgü resmi bir laiklik yorumu benimsediğini belirterek bu resmî ideolojinin tek parti döneminden bu yana yargı bürokrasisine hakim olduğunu söylüyor. Serim, bazı dava ve kararlarda Türkiye’ye özgü laiklik yorumunun etkisinin açıkça görüldüğüne dikkat çekerek, “Avrupa’da laiklik anlayışına göre devletle din birbirine karışmıyor, devlet bütün inançlar karşısında eşit uzaklıkta duruyor. Oysa Türkiye’de dinin daima devletin kontrolü altında tutulması düşünülür. Dindar kesim potansiyel bir tehlike olarak algılanıyor. Bu anlayış mahkeme kararlarına da yansıyor. Sorun buradan kaynaklanıyor.”
gurkan
02-28-2006, 11:32 AM
Ekonomistlere göre postmodern darbe 10 yıl kaybettirdi (http://www.forum.uz/)
28 Şubat süreci, siyaset ve sosyal hayatın yanında ekonomiye de büyük zarar verdi. Hatta kimi ekonomi uzmanlarına göre 28 Şubat, diğer darbelerden daha yıkıcı oldu.
28 Şubat müdahalesine ‘eş dost kapitalizmi’ adını veren Adana İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Fazıl Özsoy, postmodern darbenin ülkeye Cumhuriyet tarihinin en kötü dönemlerinden birisini yaşattığını belirtiyor. 1997 ile 2001 yılları arasını kaybedilmiş yıllar olarak gören Özsoy, şu görüşü dile getirdi: “Bu dönemde hiçbir ciddi yapısal karar alınmadığı gibi, ekonomik göstergeler iyice kötüleşmiş, yolsuzluklar ise daha önce yaşanmadığı kadar yüksek boyutlarda gerçekleşmiştir. Banka yolsuzluklarının maliyeti 40 milyar dolar civarında, ekonomik küçülme ise 10 yıllık çabaları heba edecek niteliktedir.”
Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Altuğ da darbelerin yol açtığı zararın birçok kişinin dudaklarını uçuklatacak boyutta olduğunu söyledi. 28 Şubat süreci ve öncesindeki darbelerin Türkiye’nin ilerlemesine engel olduğunu belirten Altuğ, bu gerilemenin 13 milyon işsiz, 18 milyon da maddi imkansızlıklardan dolayı evlenemeyen genç grubu oluşturduğunu ifade etti. Türkiye’yi kara para yönettiği için öncelikle kayıt dışı ekonominin kontrol altına alınması gerektiğini belirten Prof. Dr. Osman Altuğ, ancak bu sayede darbelere giden yolların kapatılabileceğini vurguladı. Altuğ, “Devalüasyonlarda hep zenginler zengin oldu. Ülke ve insanı yoksullaştı. Darbelerin parasal tutarını hesaplamak için en az 30 yılın irdelenmesi gerekir. Hesaplansa dudaklarımız uçuklar. Çok büyük rakamlar. Kısacası Türk ekonomisine striptiz yaptırıyorlar. Büyüklerin oylarıyla küçüklerin cezalandırıldığı bir ülke. Fatura bu. Bunu iki kelimeyle özetleyecek olursak, götürene maşallah götüremeyene inşallah.” şeklinde konuştu. Ömer Oruç, İzmir
gurkan
02-28-2006, 11:35 AM
MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
28.02.2006 SALI
[Postmodern darbenin yıldönümü - 1] Cumhuriyet için büyük tehdit: 28 Şubat! (http://www.forum.uz/)
28 Şubat 1997’de toplanan Millî Güvenlik Kurulu’nda, Kurul’un asker kanadı bir “sunum” yaptı. Sunuma göre, irtica almış başını gitmiş, laik Cumhuriyet yakın ve ciddi bir tehditle karşı karşıya kalmıştı.
Kullanılan malzeme, istihbarat raporları veya çok özel bilgiler değil gazete kupürleriydi. Hükümet kanadı, sadece dinledi ve terledi; herhangi bir tartışma veya gerginlik yaşanmadı. Sunumu yapanlar sonunda, Refah-Yol hükümetinin önüne 18 maddelik bir ev ödevi koydular. Erbakan, bu “muhtıra”ya tam beş gün direndi; sonunda imzaladı. Aslında muhtıra, bir ay önce yapılan MGK’da verilecekti. Demirel, duruma vaziyet etmek için “gündemde olmadığı” gerekçesi ile konuyu sonraki toplantıya erteledi. Bu bir aylık süre müdahaleye sivil bir nitelik kazandırmaya yetti.
Demirel sürecin baş mimarı...
Demirel, başından itibaren sürecin mimarlığını üstlendi. Sürecin taşları yola, onun eliyle yerleştirildi. Muhalefet, 28 Şubat Kararları’nı imzalaması için hükümete baskı yaptı. Yargı, irtica brifingleri ile, mahkeme salonları dışında ispat-ı vücut etti. Üniversiteler, gönüllü destek birimleri halinde sürece dahil oldular. “Sivil” toplum örgütleri beşli bir merkez oluşturarak, askerî kanadın yükünü azalttı. Medya, tek mutfakta pişirilen yemeği “birlik ve beraberlik” ruhu içinde servise sundu. Sivil kanadın da, geniş bir koalisyon halinde sürece destek vermesi ile müdahale, klasik darbe standartlarının dışına çıktı ve faillerinin nitelemesi ile “postmodern” sıfatını kazandı. Sonuçta 28 Şubat 1997’de yapılan MGK toplantısı tarihimize “28 Şubat Postmodern Darbesi”, aynı gün hükümetin önüne konan ve sonraki hükümetlerce de takip edilen 18 maddelik “eylem planı”nın gerçekleştirilmesi, “28 Şubat Süreci” olarak geçti.
Bugün daha açık görülüyor: 28 Şubat’ı önceki müdahalelerden ayıran temel özellik, “Silahsız Güçler”in sürece yaptıkları katkılardır. 28 Şubat basit bir askerî darbe değil, diğer kurumsal güçlerin de mobilize edildiği, ama doğrudan demokratik kurumları ve kuralları askıya almayı veya durdurmayı hedef alan “sivil-asker” ortaklığı ile gerçekleşmiş bir müdahaledir. Türkiye’nin yaşadıklarına bakarak uzun 28 Şubat sürecini şöyle özetlemek mümkün: İki direk arasına gevşek bir ip gerilmiştir. İpin üzerinde marifetli bir cambaz, seyredenlerin yüreğini ağzına getirmektedir. Bu arada, cambazı ipe çıkartanlar, halkın arasında dolaşarak muratlarına ermektedir. İlk yaptığınız hata trajedi, ikincisi ise komedidir. Bugünlerde birileri yine iki direk çakıp, arasına ip germeye çalışıyorsa, ortaya çıkan cambaza değil, direği çakanlara ve aramızda dolaşanlara dikkat etmemiz lazım. Bunun için ise, bize yaşatılanları unutmamamız, ilave olarak yaşadıklarımızdan dersler çıkartmamız gerekir. Şemdinli’de veya son günlerin Sauna Operasyonu’nda ortaya çıkan cambazlardan bahsediyorum.
Demokrasinin kimyası yerle bir!
28 Şubat, iki temel gerekçe üzerine inşa edilmişti: Laiklik ve yoksulluk. Kaderin cilvesine bakın ki, 28 Şubatçıların iki gerekçesi, keskin bir öngörüye dönüştü. Laik Cumhuriyet, ağır bir tehdit altında idi. Din eğitimi, özellikle senede 52 bin mezun veren imam-hatip liseleri 2000’li yıllarda “millî görüş”ü 6-7 milyon oyla tek başına iktidara taşıyacaktı. Böylelikle laik düzen korumasız kalacaktı. İkinci olarak klasik bir sosyalist söylemle formüle edildiği üzere gelir adaletsizliğinin artması, çaresizlik içinde kıvranan bir yoksul kesimi ortaya çıkartacaktı... İki öngörü de gerçekleşti. Ancak bu öngörüleri gerçekleştiren temel aktör, 28 Şubat’ın kararları ve uygulamaları oldu. Daha doğrusu 28 Şubat sürecinin imza attığı usulsüz ve yolsuz kararlar oldu. 2001 bankacılık krizi ve Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu şiirden dolayı cezaevine konması. Birincisi, halkı yoksullaştırdı ve canından bezdirdi, ikincisi de “Millî görüş” geleneğini öngörüldüğü şekilde 2002’de iktidara taşıdı. O günden bugüne tam dokuz uzun yıl geride kaldı. Ortalığa bir yığın kirli çamaşır saçıldı. Memleketimizi hop oturtup hop kaldıran haberlerin, masa başında hazırlanmış “andıç”lar oldukları, şöhretli medya mensuplarının ya gönüllü olarak ya da oyuna getirilerek bu kirlenmeye alet oldukları ortaya çıktı. Dönemin abus çehreli cengaverleri; Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yargıtay Başsavcısı, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri, YÖK Başkanı bugün “emekli” sıfatı ile konuşuyorlar. Konuşurken, atlattığımız badirenin ciddiyeti konusunda varlıkları ile yeteri kadar fikir veriyorlar. Bir yığın örnek arasından ikisi: Eski Başsavcı, bugünün CHP’sini, Refah Partisi’ni kapatmaya çalışırken kendisine yeteri kadar destek vermemekle suçluyor.
18 maddelik muhtırada neler var?
Eski MGK Genel Sekreteri, Türkiye’nin ekonomik sorunlarını, banknot matbaasını çalıştırarak kökünden çözeceğini söylüyor. Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın sağda solda serdettiği görüşler, mevcut siyasî yelpazemizi sonuna kadar esnetsek bile oldukça marjinal kalıyor. Ortalığa dökülenlere bakarak teslim etmemiz gerekir: Verilmiş sadakamız varmış; gerçekten çok önemli bir badireden geçmişiz. 28 Şubat’ın temel referansı ve gerekçelerinin yer aldığı metin, aynı gün hükümettin önüne konan 18 maddelik muhtıradır. Bu muhtırada yer alan hususlardan çoğunu, o günün mimarları bile hatırlamazlar. Laiklik, kılık kıyafet ve eğitim konuları etrafında dönen maddelerin arasında, devrim kanunlarına, bunların içinden ön plana çıkan kılık kıyafet kanununa uyulması ve savcıların bunun için harekete geçmesi önemsenen bir alandı. 163. madde, Özal’ın icraatlarından biri olarak kaldırılmıştı. Muhtırayı verenler, bu maddenin yerine geçecek yeni bir ceza kanunu hükmü istiyorlardı. “Tevhid-i Tedrisat” kanununa uyulması isteniyor, temel eğitimin mutlaka sekiz yıla çıkartılması bekleniyordu. İmam-hatiplerin sayısının azaltılması, Kur’an kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanması en kritik alanlara işaret ediyordu. Bugün, sekiz yıllık temel eğitimin 28 Şubat’ın en kritik kararları arasında yer almasına, çoğu kimse anlam veremeyebilir.
Ana müdahale: 8 yıllık temel eğitim...
Çok önemliydi; çünkü din eğitiminin cazibesinin ancak bu yolla engellenebileceği öngörülmüştü. Sekiz yıllık eğitimden sonra, Kur’an kurslarının cazibesi kalmayacaktı. Zira, hafızlığa hazırlanmak için çok erken yaşta yola koyulmak gerekiyordu. Diğer taraftan imam hatip liselerinin orta kısmı, sekiz yıla çıkmış eğitimle kendiliğinden kalkacağı için, imam hatiplerin de önü kesilmiş olacaktı. 18 maddenin yekünü içinde eğitime dair olanların işgal ettiği cesamet, aslında eğitimin endoktrinasyon aracı olarak kullanılmasına da çarpıcı bir delil teşkil ediyor. Hangi ülkede eğitim alanını düzenlemek için askerin siyasete müdahalesi akla gelir.
Geri kalan hükümler, devlet dairelerindeki “dinci kadrolaşma”nın engellenmesine ayrılmıştı. Bu kapsamda 28 Şubat sürecinde on binlerce devlet memuru mağdur edildi. Yüksek Askerî Şûra kararları ile Silahlı Kuvvetler’den ihraç edilen subay ve astsubayların belediyelerde görev almalarına yasak getirildi. Binlercesi arasında tek bir örnek, yaşananlar hakkında fikir veriyor. Ordudan ihraç edilen bir tabip olan Mustafa Kahramanyol’un, bir orgeneralin eşinin hışmına uğradığı iddiaları gündeme geldi. İhraç edebilmek için, aleyhinde ifade vermek üzere bu tabibin boşandığı eşine rüşvet bile teklif edildiği kanıtlandı.
Yeşil sermaye bahanesi kime yaradı?
Kısaca, hukuk askıya alındı, keyfilik birçok insanı işinden ve onurundan etti. Bu ülkenin geleceği demek olan eğitim, sadece doktriner mülahazalarla kenarından köşesinden yontuldu. Eğitim alanının kendi mantık bütünlüğü ve objektif ihtiyaçları doğrultusunda hâlâ toparlanamamasının arkasında, 28 Şubat’ın zorlamaları önemli bir yer işgal eder. En önemlisi, Türkiye, tarihinin en büyük ve derin ekonomik krizini yaşadı. Sebeplerle sonuçlar arasında mantıklı ilişkiler kurmaya çalışanların yan yana getirmesi gereken olaylar var. Kriz, finans sektöründeki yolsuzlukların, usulsüzlüklerin sonucu olarak ortaya çıktı. 28 Şubat marifetiyle kurulan Anasol-D hükümeti, Türkbank ihalesindeki yolsuzlukta Başbakan’ın payı tartışıldığı için yıkıldı. 28 Şubat sürecinde el değiştiren bankalar, yeni kurulan bankalar, denetimsiz bankalar derken, ekonomiyi üçte bir oranında daraltan bankacılık krizi patlak verdi.
28 Şubat, hissedarları büyük ölçüde Avrupa’da bulunan çok ortaklı şirketlere, “Yeşil Sermaye” diyerek savaş açmıştı. Gelişen süreçte bugün, bu şirketlerden hiçbiri ayakta kalamadı. “Sermayenin rengi olmaz” diyerek, bu savaşı, büyük sermayenin kendi iç kavgasına “silahlı destek” arayışı olarak niteleyenler, sonuçta ortaya neyin çıktığını tartışıyorlar. Serbest rekabet düzeni yara aldı, kayırılan ayrıcalıklı şirketler de zor durumda kaldılar. Yeşil sermayeye karşı yürütülen savaştan topyekün ülke zararlı çıktı. Yargı, siyasallaşma, hatta cuntacılara alet olma ithamlarına maruz kaldı. Otobüslere doldurularak Genelkurmay’ın brifing salonlarına taşınan yüksek yargıçlar, “Laik Cumhuriyetin yakın bir tehdit altında olduğuna” ikna edildiler. Laik Cumhuriyeti koruyacak asıl gücün bağımsız yargı olduğunu, üzerine silahın gölgesi düşen ve tarafsızlığını yitiren bir yargının ise bırakın “laik cumhuriyeti”, asgari bir devlet düzenini bile sürdüremeyeceğini kimse hatırlatmadı.
DEVAM ETMEKTE...
gurkan
02-28-2006, 11:37 AM
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın okuduğu şiir yüzünden önce görevden alınması, sonra cezaevine konulması; 28 Şubat sürecinin kendisine ve yargının tarafsızlığına dair halka yerleşen kanaatin sembolü oldu. 28 Şubat’ın asker-sivil bütün kanatları, kıran kırana geçen siyasî rekabette cezaevine giren bu politikacıya rekabet üstünlüğünü kendi elleriyle verdiler. Bankacılık krizi ile işinden-aşından olan halk, kendisi gibi mağdur edildiğini düşündüğü bu adamın peşine düştü, partisini iktidara, onu da başbakanlık koltuğuna taşıdı.
28 Şubat’ın müdahale gerekçelerinden hiçbiri bugün bir anlam taşımıyor. Elimizde sadece sekiz yıla çıkartılmış bir temel eğitim var. Bugün geriye dönüp şu hükmü vermek gerekir. Cumhuriyet kurulduğundan beri, devletin halk nezdindeki itibarına, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin saygınlığına ve laik-demokratik Cumhuriyete yönelik en yıpratıcı kalkışma 28 Şubat’ın kendisidir. Yargı, itibarını brifing salonlarında beş paralık etmiş; bu yüzden devletin tarafsızlığına gölge düşürmüştür. Önüne geleni süngü ile tehdit eden bazı komutanlar yüzünden (Mehmet Altan’ın ve Meral Akşener’in tehdit edilmesi gibi) “kurmay subay” itibarı zarar görmüştür. “Laikliğin silahla korunması” iddiası, basit bir iktidar ve güç elde etme gerekçesi haline dönüşmüş ve ciddiyetini kaybetmiştir. Nitekim bugün yeni cambazları seyrederken, arkadaki fonda “laiklik” gerekçesi pek kullanılmamaktadır. 28 Şubat, geçen dokuz yıl içinde bütün gerekçeleri ve sonuçları ile iflas etmiştir.
gurkan
02-28-2006, 01:00 PM
28 Şubat'ın kılavuzu Faik Bulut mu?“Çiller ve Erbakan bedel ödemeyi göze alsa, süreç bu denli etkili olmazdı" diyen Yazıcıoğlu Faik Bulut'un bir kitabı ile MGK kararlarının örtüşen cümlelerine dikkat çekti. 28 Şubat 2006
MGK, 28 Şubat 1997 günü, işbaşındaki hükümetin sonunu getiren kararlar aldı. Dönemin RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in kurduğu koalisyon devam edemedi. BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’na göre, “Çiller ve Erbakan bedel ödemeyi göze alsa, süreç bu denli etkili olmazdı.”“O dönemde, Faik Bulut’un kitabını Demirel’e götürdüm. Kitapta altını çizdiğim cümlelerle, MGK kararlarındaki bazı cümleler aynıydı. Faik Bulut gibi bir kişinin kılavuzluk yaptığı bir sürecin, Türkiye’nin hayrına olmayacağını anlattım. Bakacağını söylemekle yetindi.”
Türk siyasi hayatına, ‘post-modern darbe’ diye geçti. Adını, 18 maddelik ‘irtica ile mücadele’ kararlarının çıktığı tarihi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısından aldı. Siyaset ve toplum hayatında derin izler bıraktı kuşkusuz; 28 Şubat Süreci, aradan dokuz yıl geçmesine rağmen hâlâ tartışılıyor. Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu da, karşısında olmakla birlikte süreci iliklerine kadar yaşayanlardan.
Yazıcıoğlu, dönemin hükümet ortakları Necmettin Erbakan ile Tansu Çiller’in tıkanıklığa çözüm aradıkları anlarda desteğini çekmeye çalıştıkları isimdi ayrıca. Sahip olduğu 8 milletvekili, o günkü Meclis aritmetiğinde çok önemliydi Yazıcıoğlu’nun, Erbakan ve Çiller’e götürdüğü öneri şuydu: “Kararları Meclis’e getirin. Muktedir olun, gereğini yapın. Ya da bırakın.” Batı Çalışma Grubu (BÇG) içinde ‘cunta oluştuğu’ söylentilerine tepki olarak “Türkiye Suriye olmayacak.” şeklindeki açıklamayı yapan da oydu. Bugün, “28 Şubat Süreci yaşanacaktı. Ancak, hükümet muktedir olup bedel ödemeyi göze alsaydı, bu denli tahrip edici olmazdı.” diyen Yazıcıoğlu, süreçte yaşadıklarını, son siyasi gelişmeleri, ‘derin devlet’i ve siyaset dışı sivil oluşumlara bakışını Aksiyon’a anlattı. 12 Eylül darbesinde girdiği cezaevinde işkencenin en şiddetlisine maruz kalan 52 yaşındaki siyaset adamı, ilginç konulara temas etti.
-28 Şubat sürecinin yıl dönümündeyiz. Demirel, neredeyse 28 Şubat çağrısı yaptı. Böyle bir ihtimal var mı?
Demokrasi dışında bir yolun senaryo olarak bile ifade edilmesi, ülkemiz için büyük ayıp. Türkiye bu süreçlere yabancı değil de, artık geride kalmalı.
-Kalmalı mı, kaldı mı?
‘Kalmalı’ diyorum.
-Ankara’daki siyasi şartlara baktığınızda ne görüyorsunuz?
Bu şartların oluşmasında şunların etkisi bulunabilir: İktidarların icraatları, davranışları ve ilişkileri; iktidar dışı muhalefetin anlayışı; bir de iktidar-muhalefet anlayışının dışında gelişmeleri bu istikamette körükleyen odaklar. Her kesim, çözümleri demokratik diyalog yoluyla bulmalı. Yalnız, gelişmelerde hükümetin de etkisi oluyor.
-Danıştay’ın başörtüsü kararında hükümetin nasıl bir etkisi var?
Hükümet, kılık kıyafetle ilgili genelgeleri çeker, milletin verdiği yetkiyi Meclis zemininde kullanır. Danıştay gibi kurumlara gerekçeler vermez. İktidar olmak muktedir olmayı gerektirir. Bunun için de bedel ödemeyi göze almak gerekir. Hiçkimse meçhul güçlere atıfta bulunarak, milletten aldığı yetkiyi kullanmaktan imtina etmemelidir. Ettikçe, bu kargaşa meydana geliyor. Tabii ki, bu hatalar 28 Şubat benzeri süreçle haklılık kazandırmaz.
Provokatif süreci görüyorum ama...
-’Vatansever güçler’, Ankara’daki ‘sauna operasyonu’... Sanki meçhul değil birtakım güçler.
İktidar varsa, bunların hepsini açacak, deşecek, gerçekleri ortaya çıkaracak. Yargıda, denetimde, sistemde sıkıntı varsa düzeltecek. Tıkanıklığı açmak için kararlılık gösterecek.
-Yine de, bir provokatif süreci görüyorsunuz?
Provokatif süreci görüyorum. Herkes, ‘Kim bunlar?’ diye sorabilir. Ama, iktidar sormaz. O zaman kim yapacak, kör dövüşü kim çözecek?
-Zaman zaman şartların siyasetçileri nereye sürüklediği biliniyor. 28 Şubat gibi pek de kontrol edilemeyen şeyler olmuyor mu?
28 Şubat Süreci’nde de bunları söyledim. O zaman iktidarda bulunanlara dedim ki, “Gerçekten iktidar gibi davranın, karşı karşıya kaldığınız sıkıntıları açıklıkla TBMM’ye taşıyın, kararlılık ortaya koyun. Yetki isteyin. Ben katkı sunarım.”
-Ne isteyeceklerdi Meclis’ten?
Önüne bir liste konmuş (tarihî 28 Şubat kararları), “Bunları yapacaksın” denmiş. Uygun görmüyorsan, Meclis’e getir ya da MGK’da görüşülürken tavrını koy.
-Çiller ve Erbakan’a istifa etmemelerini de önerdiniz mi?
Tabii. Söylediğim şu: “Eğer kararlara iştirak ettiyseniz icraata geçirin. Toplumu germeyin. İtiraz ettiğiniz halde size bir tehdit, baskı geldiyse söyleyin. Meclis’ten karar çıkartın.” TBMM’de oluşmuş milli iradenin inisiyatif koyması lazım. 8 milletvekilim var; çok önemli siyasal ağırlık teşkil ediyor. Ağırlığımı, demokrasi tarafında koyacağımı belirttim. “Meşru hukuk zemininde gereken ne varsa yapalım” dedim.
-Size “İstemeyerek imzaladık” mı dediler?
“İstemeden imzaladık” demiyorlar ama karşı karşıya bulundukları sıkıntıyı ifade ediyorlardı. Onları tam söylemiş olsalar; sorun kalmayacak.
Demirel’e Faik Bulut’un kitabı
-Peki, Erbakan ve Çiller’e MGK kararlarını neden imzaladıklarını sordunuz mu?
Sordum. Onlar bir brifing verildiğini, ondan sonra bu karar metinlerinin yazıldığını, arkasından Erol Özkasnak’ın (dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri) gelip, başbakana “Bunu bir an evvel imzala” dediğini söylediler. Bazı çekincelerini ifade ettiğini anlatan Erbakan, “Biliyorsunuz birkaç defa gelip gittiler” dedi. ‘Böyle bir gerginlikle karşı karşıyayız’ mesajı verdiler. Tedirginlikleri, vücut dillerinden anlaşılıyordu. ‘Bu gerginlik devam etmesin’ diye, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel telkinde bulunmuş.
Siz Demirel ile görüştünüz mü?
O dönemde, Faik Bulut’un kitabını ilk defa ben götürdüm Sayın Demirel’e. Dedim ki, “Bir bakın. Kitapta altını çizdiğim cümlelerle, MGK kararlarındaki bazı cümleler aynı. BÇG’den çıktığı söylenen el altı açıklamalar var. Buradaki cümleler, virgülüne kadar aynı. Kalıp olarak alınmış durumda. Faik Bulut gibi bir kişinin kılavuzluk yaptığı bir süreç, Türkiye’nin hayrına olmaz. Türkiye’ye karşı örgütlü yapılara teori üreten kişinin aynı zamanda devletin en hassas kuruluşlarına da teorisyenlik yapmasını tehlikeli görüyorum.” Kendisi, ‘bir bakayım, inceleteyim bunu’ dedi sadece.
-Demirel bir yorum yapmadı mı?
Demirel, o konularda pek fazla yorum yapmazdı. Onun arkasından Çiller ve Erbakan ile bir araya gelmiştik. Artık DYP’de yeni istifalar başlamıştı. Çiller, ‘Süreç bu şekilde yürümez’ diyordu. Sayın Erbakan da, “Bir şey olmaz, devam edelim.” havasındaydı. Önce kendi aralarında netleşmelerini istedim.
Cunta çıbanını patlattık
-Sonra 12 Haziran 1997 günü bir araya geldiniz.
Artık, hükümetin insicamı bozulmuştu. Kendi aralarında karar vermişler; Erbakan istifasını sunacak ama koalisyon yapısı bozulmayacak. Sadece, başbakanı değiştirecekler. Meclis çoğunluğunu teşkil edecek bir imza alınırsa hükümeti kurma görevinin Çiller’e verileceği kanaati vardı. Ancak, Demirel, teamülleri uygulamadı. İstifayı kabul etti, yetkiyi başkasına verdi.
-Çiller konuşurken, “Darbeye hazırlanıyorlar” dedi mi?
Doğrudan doğruya, ‘yarın darbe olur’ demedi. Diyemiyorlardı. Darbe cümlesi kullanılmadı; ama görüşmede, kendilerine bilgilerin geldiğini, ordu içerisinde yapılanmaların olduğunu, bunlardan alınmış bilgilere göre müdahale ihtimallerinin açıkça dillendirildiği ni söylendiler. Bize de, bazı örtülü toplantılar yapıldığı bilgileri geliyor. Orta yere görüşme, konuşma kasetleri deşifreleri dökülüyordu.
-Bunlar ne kasetleriydi?
‘BÇG’ diye adlandırılan, hukuka devletinde yeri olmayan, başbakanın üstünde gibi davranan bir örgütlenme vardı. İşte o zaman, o açıklamayı yaptım.
-“Türkiye Suriye olmayacak!” dediniz…
‘Türkiye, İran olmaz; Cezayir de olmaz. Ama, Suriye yapılmasına da biz müsaade etmeyeceğiz’. Çok müspet tepkiler aldım. ‘Belli yapılanmalar dolayısıyla baskı altında hissediyoruz kendimizi. Yüreğimizi ferahlattınız’ diye.
-O açıklamanız, 28 Şubat sürecinde emir komuta zinciri dışında bir askeri müdahaleyi önleyen faktörlerden biri miydi?
Fazla komplo teorisi üretmiş olmayayım ama zamanlaması itibariyle çok önemli etki meydana getirdi. O taş yerinde atıldı ve gereken yeri de vurdu kanaatindeyim. ‘Türkiye’de ideolojik, kısmen mezhebi bir dar örgütlenmenin var olduğunu, müdahale cüretini gösterecek sürece girdiğini; bunun kodlarını-genlerini tanıdığımızı, niyetleri teşhis ettiğimizi’ ifade etmiş oldum. Bu kadar net tanımlanmış olması, bu hücrelerin insicamını bozdu. Çıban patlatılmış oldu.
-Bu gruplar sonradan devlet içinden tasfiye edildi mi?
Zaten, onlar açısından 28 Şubat Süreci’nde belli ölçüde başarılı olduklarını düşünüyorum. Dar örgütlenme bir darbe yapamadı, ama bir siyasi iktidar düşürüldü.
Belli zaman içinde onlar da gittiler tabii. Daha doğrusu, kendi kendisini de tasfiye sürecine soktu. Çünkü, yaptıkları iş devlete zarar verdi. O tavır, Türkiye’ye çok şey kaybettirdi.
-Size yakın isimlerin de tasfiye edildiği söylendi.
O dönemde birçok kişi zarar gördü. Tabii, bunlar içerisinde milliyetçi-muhafazakar-mütedeyyin ve dürüst bir kısım insanlar da tasfiye edildi.
DEVAM ETMEKTE...
gurkan
02-28-2006, 01:01 PM
-‘Ülkücü subaylar’ var mı içlerinde?
Mesela, Mustafa Kahramanyol, bir vatanseverdir, milliyetçidir. Devleti, milleti için canını verebilecek idealist biridir. O süreçte ailesi içerisine bile ayak oyunları sokarak tasfiye etmişler.
-O süreçte başka ne yaptınız?
Çiller ve Erbakan ile sınırlamıyorum. Sayın Mesut Yılmaz tanklar yürürken “Anlayana davul zurna, anlamayana sivrisinek az” dedi. Rahmetli Türkeş gece yarısı Erbakan’ı ziyaret edip, “Bana gelenler oldu, siz iktidarı bırakın.” dedi. Biz, “Ordu gözbebeğimizdir. Ancak milletine namlusunu çevirmiş tankı asla selamlamayız.” dedik.
-Yakın zamanda bir ara ‘Vatansever güçler’ ya da ‘Kuvvacılar’la anıldınız.
Ben, Kıbrıs’ın Girit olmasına, Kerkük, Musul ve Erbil’de Türkmenleri yok edecek bir sürece tepki gösterdim. Kendisine ‘ulusalcı, milliyetçi’ diyen ya da kendisini başka şekilde adlandıranlarla, Kıbrıs’a duyarlılığında omuz omuza geliyorum. Dün nerede durduğuna, ideolojisine bakmadan. Ben, hükümeti oluşturan siyasal partinin ne arka bahçesiyim ne onlar gibi düşünmek mecburiyetindeyim.
-”Gerekirse İstiklal Harbi tekerrür eder” diyorsunuz.
İktidar olanlar, milletin hukukunu koruyamaz duruma geliyorlarsa, millet gerektiğinde bu sürece müdahale edecektir. Önce demokratik olarak elbette. Siyasi bir mücadeledir, başka bir mücadele değildir. Biz, milli duruş sergiliyoruz. Açık-sivil-meşru bir siyasi hareketin yapması gereken bellidir. Tabii ki, halkı örgütleyecek, devletin reflekslerini harekete geçirecek. Demokratik bir hareketin yapacağı başka bir şey yok. Yeni bir Sevr’e sürükleyen, bu heveslere zemin hazırlayan iktidar duruşuna tepkiliyim. 28 Şubat’ta başka bir yerde durmadım ki. Türkiye’nin güvenlik ihtiyacı ile milletin özgürlük ihtiyacı birbirini yok eden sarmal olamaz. Ne ötekilerle ne diğerleriyle beraberim.
-“Yeri geldiğinde savaşırız” sözünüz, sokağa dökülme anlamında değil.
Niye, ben kırıp dökeceğim? Böyle bir riskle karşı karşıya kalırsa devlet, zaten kendi organlarıyla bunu yapar. Vatandaş olarak devletin bir parçasıyız. Devletin reflekslerini, duyarlılığını bu anlamda artırırız. Siyasi hareketiz. Vatandaşla, meşruiyet içinde yapacağız elbette. Şiddetle, silahla işimiz yoktur.
-Sorun şu: Ankara’daki ‘Sauna Çetesi’ kendine ‘Türk Mukavemet Teşkilatı’ adını vermiş.
Bunların bir kısmı, durduğu yer belli olmayan sokak çetesi, kabadayı, mafya bilmem ne.
-Ama aralarında yüzbaşı ve eski polis müdürleri var.
Bunları ortaya çıkartmak, iktidarın görevidir. Israrla söylüyorum: Ortaya çıkaracaksın, hukuku işleteceksin, tepesine vuracaksın. Şimdi, iktidar koltuğunda oturacak, “Türkiye’de çeteler, derin devlet, derin devletin uzantıları var.” diyeceksin. Kim çözecek kardeşim? Ver bana çözeyim bunu.
-“Kurtlar Vadisi’ni yaşadım ” derken neyi kasdettiniz?
Yaşadım, yaşıyorum ama ben mafya-çete değilim. Gayrimeşru iş hiç yapmadım. Mafya mı, devlet görevlisi mi, uyuşturucu kaçakçısı mı, idealist mi belli olmayan hiçbir yapıyla işim yok. Hepsiyle mücadelem var.
-Derin devlet var mı sizce?
Var elbette. Ortada bir sürü dolaşıyor. Kim bunlar? Dün iktidar olanlardı, bugün iktidar olanlar derin devlet. Adam İçişleri Bakanlığı yapmış; 10 sene sonra diyor ki, “Dönemimde sorgulamalara katıldım.” Bir insana işkence yapacak kadar yetki kullanmış, şimdi derin devletten bahsediyor. Ayıptır. Sayın Ecevit, Kars’ta biriyle karşılaşmış, kontrgerillanın var olduğunu öğrenmiş. Ne zaman 1974’lerde. Başbakanken çağır, yerini göstermesini istesene. Git gece yarısı, hâkiminle, savcınla bas bakayım orayı. Devletin meşru nizamı içinde varsa, zaten sen de gidersin başbakan olarak denetlersin.
-Siyasiler samimi değiller mi bu konuda?
Hükümetler değişiyor ama iktidar hiç değişmiyor. İşbaşına gelenlerin de bir parçası. İşbaşına gelen ve giden bütün siyasal yapılar bu çarkın bir dişlisi, parçası. Ya ekonomik olarak eklemlenmiş ya siyaset olarak ya da iç ve dış birtakım odaklarla işbirliği yaparak işbaşına gelmek için. Siyasiler derin devlet konusunda samimi değiller. Siyasetçiler, yer yer bunların bir parçası olarak birlikte hareket ediyorlar. Ya korkaklar, ya acizler, ya da işlerine gelmiyor. Ortada çete, derin devlet olduğunu iddia eden ne idüğü belirsiz kişiler var. Bu kişiler örgütlü. Mafya mı, devlet görevlisi mi belli değil. İktidar olanlar çözecek. Efendim, müsaade etmiyorlar. Kim? Bilinmeyen güçler. Peki siz necisiniz? İktidarsınız. Milli istihbarat, Genelkurmay, emniyetle paylaşırsın. Tıkanıklık varsa, bunları değiştirme yetkin var...
Bir fayda sağlamadı Türkiye’ye
-Peki, var ya da yok, demokratik düzende ‘derin devlet’ meşru bir kavram mı?
Meşru bir kavram değildir. Devlet devlettir; derini, düzü, sığı olmaz. Kurumlarıyla, hukukuyla vardır. Hukukuyla varlığını gösterir, kendisini bağlar. Ama, şu var. Devletin içte ve dışta menfaatlerini koruyacak istihbarat gücü, çıkarlarını koruyacak aygıtları olacak. Türkiye’de derin devlet kavramı genellikle ‘çeteleşme, siyasi sürece müdahale, demokratik ve rutin hukuki düzeni ihlal etme’ anlamında kullanılıyor. O geçmişten gelen şeyi bugünküler de düzeltemedi. Meçhulde sorumlular aramak yerine bedel ödemesini göze alsınlar.
-Darbe olacak korkusundan mı düzeltemiyorlar?
Üç-beş tane siyasetçi de aynı anda kalkıp, “Senin namlunu selamlamak zorunda değilim. Ne oluyor?” desin. Ben, demişim. Hukuk dışı müdahalelerin haklı gerekçesi olamaz. Siyasilere tepkim, muktedir olamamaları.
-Muktedir olsaydı iktidar, 28 Şubat olmaz mıydı?
28 Şubat Süreci yaşanacaktı. Zaten, o iradeyi ortaya koymuşlar. Ama iktidar, tabanını genişletebilirdi, başka tedbirler alabilirdi. Bu şekilde yaşanmazdı en azından. Yaşandı da ne oldu? Bir fayda sağlamadı ülkeye. Milli refleksin kırılma sebeplerindendir.
(aksiyon)
vBulletin® v3.7.0, Copyright ©2000-2008, Jelsoft Enterprises Ltd.