mustafa06
04-25-2006, 11:15 AM
ARAL GÖLÜ YOK OLUYOR
Deniz idi, göl oldu. herkes kurtarmak ichin chalıshıyor ama göl yok oluyor.
aral denizi 1985te böyle idi
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/a/a0/Aral_sea_1985_from_STS.jpg
aral gölü 2005 böyle oldu
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/5/5b/AralSea.A2003283.0705.500m.jpg/450px-AralSea.A2003283.0705.500m.jpg (http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/5/5b/AralSea.A2003283.0705.500m.jpg)
20. yüzyılın en büyük çevre felaketlerinden biri:Aral gölünün yok edilmesi
Gözünüzün önüne ufuk hattına kadar uzanan bir çöl manzarası getirin. Beyaz kum, tuz karışımı çöl görüntüsünün sağına, soluna, daha doğrusu görüntünün uzandığı her yere Orta Asya’da çorak ve kumlu topraklarda yetişen çalı ile ağaç arası bitki olan saksavul’u ekleyin. Bitkinin yanı sıra onun dallarını yiyen başıboş develeri resme ilave edip biraz durun. Şimdi görüntünün en ilginç yanı geliyor. Yörenin geçmişini bilmeyenlerin oraya nasıl geldiğine bir türlü akıl erdiremeyeceği, boyaları dökülmüş, pas yığını haline gelmiş irili ufaklı gemi hurdalarını çölün ortasına koyunca manzara tamamlanıyor.İşte size Aral’ın kuzeyinde bir zamanlar sahil kasabası olan Jambul’un bugünkü görünümü. Yukarıda bir kaç cümle içinde tarif etmeğe çalıştığım, insanoğlunun yarattığı en büyük çevre felaketinin hem absürd, hem iç parçalayıcı portresi.
Manzaranın tekrarını bir zamanlar Aral’ı çevreleyen her yerleşim köşesinde görmek mümkün. Suyun çekildiği her yere sefalet ve fakirlik gelmiş, fakirliğin arkasından tüberküloz ve benzeri hastalıklar; kuraklığın neden olduğu iklim değişikliği ise solunum yolu hastalıkları, gırtlak kanseri ve artan oranlarda çocuk ölümlerini getirmiş.
Felaketin başka bir yüzünü ise kimyasal atıklar oluşturuyor. Dünya sağlık örgütlerinin yıllar önce yasakladığı son derece zehirli tarım ilaçları (DDT gibi) geniş alanlarda kullanılırken faciaya başka boyutlar da katıldı. Amerika’nın Vietnam savaşı sırasında ormanlarda saklanan Vietkong birliklerine karşı uyguladığı savaş teknikleri arasında ağaçların yapraklarını döken Orange Agent gibi son derece toksik defoliant malzemenin bir benzeri de pamuğun toplanacağı günlere yakın dönemlerde tarlalara uçaklarla atıldı. Yukarıda sözü edilen ve diğer kimyasal atıklar, kuruyan denizin tabanındaki tuz ve kum tozlarına karışarak (yılda 43 milyon ton olarak tahmin ediliyor) bugün bölgeyi saran kum fırtınalarının, dolayısıyla toz bulutlarının ölümcül maddesini oluşturuyor.
Aral bölgesinden çevreye yayılan pisliğe Himalayaların karlı tepelerinden Arktik bölgelerine kadar değişik yörelerde rastlandığı, Birleşmiş Milletler örgütlerince doğrulanırken ekim alanlarına verilen su Aral’a yaklaştıkça kimyasal atıklardan ötürü topraktaki tuzlanmayı hızlandırıyor ve randıman düşüyor, verimi arttırmak için büyük dozda kimyasal gübre toprağa veriliyor. Kimyasal atıklar, sonunda su yolları ile Aral’a varıyor ve içme suları zehirleniyor.
Sonuçta, sadece kuruyan deniz tabanından havaya savrulan toz bulutları tarımı öldürmekle kalmıyor, kimyasal atıklar Özbekistan’ın batısındaki Karakalpak bölgesinin tüm yeraltı sularına sızdığından insanları da öldürüyor. Normal şartlarda hiç bir sağlık örgütünün kullanılmasına izin vermeyeceği ama yöre halkının uzun süredir çaresizlik ve fakirlikten içmek zorunda kaldığı suların hemen tümü zehirlenmiştir. Yöredeki pazarlarda çok sık rastlanan görüntülerden biri de çocuk ve kadınların elinde pet şişelerde satılan memba sularıdır. Ülkenin diğer bir ucundan getirilen 1,5 litrelik şişedeki su, kaba bir hesapla yarım dolara satılır. Bölgede çalışan orta halli bir kişinin aldığı aylık ücret ise 60-80 dolar arasında değişir. Suyun fiyatı ile gelir düzeyinin arasındaki uçurum, olayın çarpıcı yanını tek başına anlatıyor aslında.
Sovyetler Birliği döneminde içme suyundan kaynaklanan sağlık sorunlarının boyutları o denli artmıştı ki, bölgeye içme suyu 300 km. ötede inşa edilen Tiyumuyun barajı ve iki yakasında kurulan arıtma tesislerinden getirilmeğe başlandı. Ancak hastalıkların önü kesilmedi. 1989 yılında dispanser verilerinden yola çıkılarak elde edilen istatistiklere göre sudaki tuz oranı litrede 2-4 gram, bakteri oranı ise sağlık normlarının 5-10 kat üstündeydi. Ayrıca sulardaki kimyasal atıklar bölgede yetişen sebze ve meyveleri de zehirliyordu. Mesela bugün bölgede yetişen kavun ve karpuzlar çok lezzetli olmalarına karşın % 20 oranında fosfat ve nitrat içerir.
Bir zamanlar dünyanın dördüncü büyük gölü veya iç denizi olan Aral’ın acı yazgısı 25 yıl kadar gerilere gider. 70’li yılların başlarında Sovyet hükümeti ülkede gün geçtikçe artan pamuk ihtiyacını karşılamak için bir dizi plan yapmağa başlamıştı. Kızılordu’nun üniformaları, halkın gittikçe artan pamuklu giysi talebi, tarihte insanoğlunun yarattığı en büyük çevre felaketinin nedeni ve başlangıcı oldu. Pamuk ve pirinç için dünyanın 4. büyük iç gölünün gözden çıkarılması kararlaştırıldı. 1960’lı yılların ortalarında doğal haliyle su yüzeyi 66,000 km2 olup ortalama derinliği 53.4 m, toplam su hacmi yaklaşık 1090 km3 ve tuz oranı litrede 10 gr olarak ölçülen ve Marmara denizinden 4,5-5 kat büyük olan, içinde 25 tür balığın yaşadığı Aral’ın kuruyan zemininde son derece verimli pamuk tarlaları hayal edildi. Politbüro’ya hiç yoktan yaratılacak yeni bir çöl ve neden olacağı çevre felaketi yerine pembe tablolar çizildi. Planlamacıların hayali daha da büyük boyutlara uzanıyordu. Onlar Sibirya’dan kuzeye akan Ob ve İrtiş nehirlerinin sularını 2500 km’lik bir kanalla Kazakistan’a da yönlendirmek istiyorlardı. Hatta bunun için 70’lerin başında Brejnev’in iznini almışlar ve işin başlaması için gereken emir bile verilmişti. Daha sonraları yeniden gözden geçirilen maliyetin boyutları başta Brejnev olmak üzere Politbüro’nun gözünü korkutmuş ve proje iptal edilmişti. Ancak Sibirya’dan aktarılacak nehir sularıyla beslenemeyen Aral’da durum, işin başında çizilen pembe tablolara pek benzemiyordu. 1980 yılında azalan sular nedeniyle Aral adeta ikiye bölünmüş, kuzeyde Sir Derya’nın Aral’a döküldüğü yerin kuzeyinde Küçük Aral meydana gelmiş, 1990 yılında su derinliği 38 m’ye düşmüş, tuz oranı ise litrede 30 grama yükselmişti.
Aslında Aral’ın sularını kullanarak çevresini (ve Kızılkum çölünü) tarım alanına çevirmek yeni bir düş değildi. Çarlık döneminden bu yana düşünülen ancak bir türlü gerçekleştirilemeyen projelerden biriydi.
Aral üstüne yapılan planların sakatlığı, işin başından beri sırıtıyordu ama hem günün, hem rejimin şartları plana karşı gelenlerin yüksek sesle konuşmasına imkân vermediği gibi plana karşı çıkmak büyük yürek işiydi. Buna rağmen sesini yükselten bir kaç kişi çıktı. Stalin, 1932’de Sovyetler’in kendine yeterli pamuk ürettiğini söylemesine karşılık Amu Derya sularını kullanarak pamuk ekim alanlarını yaygınlaştırmak istedi. 1938’de Özbekistan başbakanı Hocayev, gittikçe kısılan diğer tarım ürünlerini göz önüne alarak, “İnsanlar pamuk yiyemez” diye sesini yükseltme cüretini gösterdi. Arkasından Parti sekreteri İkramov, yerel halk için alternatif tarım planları yapmağa başlayınca her iki üst düzey yönetici, burjuva milliyetçiliği suçlaması ile ortadan kaldırıldı.
Aral’da yaratılan felaket, sonunda Sovyet yöneticilerini gerçeği görmeğe zorladı. 1987 Nisan’ında Sovyet Devlet Hidrometeoroloji Komitesi Başkanı Yu A. İzrael’in başını çektiği Aral Denizi Komisyonu kuruldu. Komisyonda konuyla ilgili çeşitli bilim adamlarının yanı sıra Orta Asya Cumhuriyetlerine ait Bilimler Akademilerinin başkanları da bulunuyordu. Aldıkları radikal değişim kararları Sovyetler Birliği Bakanlar Kurulunu ve Politbüroyu etkiyecek kadar önemliydi. O kadar ki, 1988 Ocak’ında Devlet Başkanı Andrei Gromyko, Parti organı Kommunist gazetesinde ülkedeki çevre sorunlarıyla yeterince ilgilenilmediği yolunda hem suçlayıcı, hem de yol gösterici bir yazı yazdı. Ancak o yıllarda Sovyet ekonomisi iyiden iyiye kötüleşmeye başlamıştı. Bütçede Aral’ı kurtaracak para için öncelik yoktu. Böylece Aral, üstünde konuşulan ancak uygulaması olmayan bir çevre problemi olarak kalmaya devam etti. Yıllarca gizliden gizliye yürütülen Aral projesi ve problemi Gorbaçev döneminde glasnost politikasının sonucunda gerçek yüzünü göstermeğe başladı. Uydulardan çekilen fotoğrafları inceleyen bir avuç insanın dışında çok az kişinin bildiği devasa çevre felaketinin boyutları tüm çıplaklığı ile dünyaya yayılmaya başladı
Deniz idi, göl oldu. herkes kurtarmak ichin chalıshıyor ama göl yok oluyor.
aral denizi 1985te böyle idi
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/a/a0/Aral_sea_1985_from_STS.jpg
aral gölü 2005 böyle oldu
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/5/5b/AralSea.A2003283.0705.500m.jpg/450px-AralSea.A2003283.0705.500m.jpg (http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/5/5b/AralSea.A2003283.0705.500m.jpg)
20. yüzyılın en büyük çevre felaketlerinden biri:Aral gölünün yok edilmesi
Gözünüzün önüne ufuk hattına kadar uzanan bir çöl manzarası getirin. Beyaz kum, tuz karışımı çöl görüntüsünün sağına, soluna, daha doğrusu görüntünün uzandığı her yere Orta Asya’da çorak ve kumlu topraklarda yetişen çalı ile ağaç arası bitki olan saksavul’u ekleyin. Bitkinin yanı sıra onun dallarını yiyen başıboş develeri resme ilave edip biraz durun. Şimdi görüntünün en ilginç yanı geliyor. Yörenin geçmişini bilmeyenlerin oraya nasıl geldiğine bir türlü akıl erdiremeyeceği, boyaları dökülmüş, pas yığını haline gelmiş irili ufaklı gemi hurdalarını çölün ortasına koyunca manzara tamamlanıyor.İşte size Aral’ın kuzeyinde bir zamanlar sahil kasabası olan Jambul’un bugünkü görünümü. Yukarıda bir kaç cümle içinde tarif etmeğe çalıştığım, insanoğlunun yarattığı en büyük çevre felaketinin hem absürd, hem iç parçalayıcı portresi.
Manzaranın tekrarını bir zamanlar Aral’ı çevreleyen her yerleşim köşesinde görmek mümkün. Suyun çekildiği her yere sefalet ve fakirlik gelmiş, fakirliğin arkasından tüberküloz ve benzeri hastalıklar; kuraklığın neden olduğu iklim değişikliği ise solunum yolu hastalıkları, gırtlak kanseri ve artan oranlarda çocuk ölümlerini getirmiş.
Felaketin başka bir yüzünü ise kimyasal atıklar oluşturuyor. Dünya sağlık örgütlerinin yıllar önce yasakladığı son derece zehirli tarım ilaçları (DDT gibi) geniş alanlarda kullanılırken faciaya başka boyutlar da katıldı. Amerika’nın Vietnam savaşı sırasında ormanlarda saklanan Vietkong birliklerine karşı uyguladığı savaş teknikleri arasında ağaçların yapraklarını döken Orange Agent gibi son derece toksik defoliant malzemenin bir benzeri de pamuğun toplanacağı günlere yakın dönemlerde tarlalara uçaklarla atıldı. Yukarıda sözü edilen ve diğer kimyasal atıklar, kuruyan denizin tabanındaki tuz ve kum tozlarına karışarak (yılda 43 milyon ton olarak tahmin ediliyor) bugün bölgeyi saran kum fırtınalarının, dolayısıyla toz bulutlarının ölümcül maddesini oluşturuyor.
Aral bölgesinden çevreye yayılan pisliğe Himalayaların karlı tepelerinden Arktik bölgelerine kadar değişik yörelerde rastlandığı, Birleşmiş Milletler örgütlerince doğrulanırken ekim alanlarına verilen su Aral’a yaklaştıkça kimyasal atıklardan ötürü topraktaki tuzlanmayı hızlandırıyor ve randıman düşüyor, verimi arttırmak için büyük dozda kimyasal gübre toprağa veriliyor. Kimyasal atıklar, sonunda su yolları ile Aral’a varıyor ve içme suları zehirleniyor.
Sonuçta, sadece kuruyan deniz tabanından havaya savrulan toz bulutları tarımı öldürmekle kalmıyor, kimyasal atıklar Özbekistan’ın batısındaki Karakalpak bölgesinin tüm yeraltı sularına sızdığından insanları da öldürüyor. Normal şartlarda hiç bir sağlık örgütünün kullanılmasına izin vermeyeceği ama yöre halkının uzun süredir çaresizlik ve fakirlikten içmek zorunda kaldığı suların hemen tümü zehirlenmiştir. Yöredeki pazarlarda çok sık rastlanan görüntülerden biri de çocuk ve kadınların elinde pet şişelerde satılan memba sularıdır. Ülkenin diğer bir ucundan getirilen 1,5 litrelik şişedeki su, kaba bir hesapla yarım dolara satılır. Bölgede çalışan orta halli bir kişinin aldığı aylık ücret ise 60-80 dolar arasında değişir. Suyun fiyatı ile gelir düzeyinin arasındaki uçurum, olayın çarpıcı yanını tek başına anlatıyor aslında.
Sovyetler Birliği döneminde içme suyundan kaynaklanan sağlık sorunlarının boyutları o denli artmıştı ki, bölgeye içme suyu 300 km. ötede inşa edilen Tiyumuyun barajı ve iki yakasında kurulan arıtma tesislerinden getirilmeğe başlandı. Ancak hastalıkların önü kesilmedi. 1989 yılında dispanser verilerinden yola çıkılarak elde edilen istatistiklere göre sudaki tuz oranı litrede 2-4 gram, bakteri oranı ise sağlık normlarının 5-10 kat üstündeydi. Ayrıca sulardaki kimyasal atıklar bölgede yetişen sebze ve meyveleri de zehirliyordu. Mesela bugün bölgede yetişen kavun ve karpuzlar çok lezzetli olmalarına karşın % 20 oranında fosfat ve nitrat içerir.
Bir zamanlar dünyanın dördüncü büyük gölü veya iç denizi olan Aral’ın acı yazgısı 25 yıl kadar gerilere gider. 70’li yılların başlarında Sovyet hükümeti ülkede gün geçtikçe artan pamuk ihtiyacını karşılamak için bir dizi plan yapmağa başlamıştı. Kızılordu’nun üniformaları, halkın gittikçe artan pamuklu giysi talebi, tarihte insanoğlunun yarattığı en büyük çevre felaketinin nedeni ve başlangıcı oldu. Pamuk ve pirinç için dünyanın 4. büyük iç gölünün gözden çıkarılması kararlaştırıldı. 1960’lı yılların ortalarında doğal haliyle su yüzeyi 66,000 km2 olup ortalama derinliği 53.4 m, toplam su hacmi yaklaşık 1090 km3 ve tuz oranı litrede 10 gr olarak ölçülen ve Marmara denizinden 4,5-5 kat büyük olan, içinde 25 tür balığın yaşadığı Aral’ın kuruyan zemininde son derece verimli pamuk tarlaları hayal edildi. Politbüro’ya hiç yoktan yaratılacak yeni bir çöl ve neden olacağı çevre felaketi yerine pembe tablolar çizildi. Planlamacıların hayali daha da büyük boyutlara uzanıyordu. Onlar Sibirya’dan kuzeye akan Ob ve İrtiş nehirlerinin sularını 2500 km’lik bir kanalla Kazakistan’a da yönlendirmek istiyorlardı. Hatta bunun için 70’lerin başında Brejnev’in iznini almışlar ve işin başlaması için gereken emir bile verilmişti. Daha sonraları yeniden gözden geçirilen maliyetin boyutları başta Brejnev olmak üzere Politbüro’nun gözünü korkutmuş ve proje iptal edilmişti. Ancak Sibirya’dan aktarılacak nehir sularıyla beslenemeyen Aral’da durum, işin başında çizilen pembe tablolara pek benzemiyordu. 1980 yılında azalan sular nedeniyle Aral adeta ikiye bölünmüş, kuzeyde Sir Derya’nın Aral’a döküldüğü yerin kuzeyinde Küçük Aral meydana gelmiş, 1990 yılında su derinliği 38 m’ye düşmüş, tuz oranı ise litrede 30 grama yükselmişti.
Aslında Aral’ın sularını kullanarak çevresini (ve Kızılkum çölünü) tarım alanına çevirmek yeni bir düş değildi. Çarlık döneminden bu yana düşünülen ancak bir türlü gerçekleştirilemeyen projelerden biriydi.
Aral üstüne yapılan planların sakatlığı, işin başından beri sırıtıyordu ama hem günün, hem rejimin şartları plana karşı gelenlerin yüksek sesle konuşmasına imkân vermediği gibi plana karşı çıkmak büyük yürek işiydi. Buna rağmen sesini yükselten bir kaç kişi çıktı. Stalin, 1932’de Sovyetler’in kendine yeterli pamuk ürettiğini söylemesine karşılık Amu Derya sularını kullanarak pamuk ekim alanlarını yaygınlaştırmak istedi. 1938’de Özbekistan başbakanı Hocayev, gittikçe kısılan diğer tarım ürünlerini göz önüne alarak, “İnsanlar pamuk yiyemez” diye sesini yükseltme cüretini gösterdi. Arkasından Parti sekreteri İkramov, yerel halk için alternatif tarım planları yapmağa başlayınca her iki üst düzey yönetici, burjuva milliyetçiliği suçlaması ile ortadan kaldırıldı.
Aral’da yaratılan felaket, sonunda Sovyet yöneticilerini gerçeği görmeğe zorladı. 1987 Nisan’ında Sovyet Devlet Hidrometeoroloji Komitesi Başkanı Yu A. İzrael’in başını çektiği Aral Denizi Komisyonu kuruldu. Komisyonda konuyla ilgili çeşitli bilim adamlarının yanı sıra Orta Asya Cumhuriyetlerine ait Bilimler Akademilerinin başkanları da bulunuyordu. Aldıkları radikal değişim kararları Sovyetler Birliği Bakanlar Kurulunu ve Politbüroyu etkiyecek kadar önemliydi. O kadar ki, 1988 Ocak’ında Devlet Başkanı Andrei Gromyko, Parti organı Kommunist gazetesinde ülkedeki çevre sorunlarıyla yeterince ilgilenilmediği yolunda hem suçlayıcı, hem de yol gösterici bir yazı yazdı. Ancak o yıllarda Sovyet ekonomisi iyiden iyiye kötüleşmeye başlamıştı. Bütçede Aral’ı kurtaracak para için öncelik yoktu. Böylece Aral, üstünde konuşulan ancak uygulaması olmayan bir çevre problemi olarak kalmaya devam etti. Yıllarca gizliden gizliye yürütülen Aral projesi ve problemi Gorbaçev döneminde glasnost politikasının sonucunda gerçek yüzünü göstermeğe başladı. Uydulardan çekilen fotoğrafları inceleyen bir avuç insanın dışında çok az kişinin bildiği devasa çevre felaketinin boyutları tüm çıplaklığı ile dünyaya yayılmaya başladı