PDA

View Full Version : Gürkan'dan Tebessüm ettiren Düşündüren Kıssalar


gurkan
05-02-2006, 03:32 AM
Bu kıssalar düşündürmek içindir... kalbin tebesümle düşünmesi içindir...

İnanç değildir...

Buyrun Gönül Muhabbetimiz artsın....


Çobanın AŞK ı


Aşıktı delikanlı.
Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali
olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
    - Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim,
diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu
sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen
bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya,
dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar,
değil mi efendim...
    İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin
üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına
karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan
diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan
konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
    - Kolay
evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya
başladı.
    İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu
kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın
bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi.
Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti
ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim
olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip,
gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç
çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın
padişahın gönlüne sultan olduğunu.
    Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten
sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o
saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
   
- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih,
kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir
miyim?
    - Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah
diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
    İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın
yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına
sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme
bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden
diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına
bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah,
Allah, Allah...
    Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih
taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti
çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah
diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında
kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu
konuşuyordu:
    - Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah´a
adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah..."
    Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden
genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin
gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı
herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya
devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada
gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir
yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün
yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı
vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor,
yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el
işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri
doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık
dikkatini çekmişti genç çobanın.
    Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini
kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü,
dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu,
tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
    Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki
dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında
konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir
yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket
getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna
etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. Ne yapması
gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği
bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle
diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi.
Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya,
sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
    - Hünkârım, gönül erleri mala-mülke,
makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
    Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde
diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı
tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
    - Neden kerimenizin nikâhını teklif
etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha
gelmişti.
   
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler
mi?
    Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç
aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde,
arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve
en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın
arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık
kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler
içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar
şaşırmazlardı.
    Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi,
ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
   
- Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
    Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün
vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı
bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban,
mağara, tespih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş,
kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme
telaşındaydı.
    Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu.
Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu
dervişin.
    - Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var
efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza
alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...
    Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen
olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin
arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı
verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak
istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
    Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir
süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi.
Kendinden emin bir ifadeyle:
   
- Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
    Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi.
Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine
bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı
gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına
geldi, kulağına eğilip:
    - Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye
çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
    Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi
arayarak:
    - A dostum, dedi, ben kırk gün
padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma
getirdi. Ya bir de Allah için Allah
deseydim...

mustafa06
06-14-2006, 02:25 PM
GerÇek TevekkÜl
Vaktiyle zeki, çalışkan bir medrese (üniversite) talebesi, rüyasında çok sevdiği, feyz aldığı, bağlandığı hocasının cehennemlik olduğunu gördü Rüyayı ilk gördüğünde sıradan bir rüya diye aldırmadı Ama aynı rüyayı birkaç defa üst üste görünce gerçekçi bir rüya olarak yorumladı ve bundan dolayı üzüntüye kapıldı Üzüntüsü dışardan da farkedilecek haldeydi Herkes gibi hocası da bunu gördü ve sordu:

- Oğlum senin neyin var, son günlerde yüzün hiç gülmüyor?

Delikanlı başlangıçta söylemek istemeyip geçiştirmeye çalıştıysa da ısrar karşısında açıklamak zorunda kaldı:

- Hocam, ben kaç defadır rüyamda sizin cehennemlik olduğunuzu görüyorum ve buna çok üzülüyorum

Hoca öğrencisine ve onun şahsında herkese ibret olacak şu açıklamada bulundu:

- Oğlum, ben senin gördüğün rüyayı (kendimin cehennemlik olduğunu) kırk yıldır görüyorum Ama yine de ümitsiz ve isyankâr değilim Doğru bildiğim yolda yürüyor, Allah'a kulluğumu eksiksiz yerine getirmeye çalışıyorum Bana düşen de budur Gerisi Allah'ın bileceği iştir

mustafa06
06-14-2006, 02:28 PM
Doğruluğun makbul olanı (kıssadan hisse)
Aralarında Allah yolunda ilerlemeye karar veren iki kardeşten biri, bu amacına ancak kırlık bir yerde, bir dağ başında ulaşabileceğini düşündü ve bunun için bir dağ başına çekilip çobanlık yapmaya başladı Diğeri zorluklarına rağmen insanların kalabalık olarak yaşadığı bir yerde bu niyetini gerçekleştirmenin daha doğru ve sevaplı olacağını düşündü ve şehre yerleşip ayakkabı tamircisi oldu Sonra aradan yıllar geçti İki kardeş de sözlerini tuttular İşlerinde dürüstlükten ibadetlerinde ihlastan (samimiyetten) ayrılmayarak, haramlardan dikkatle kaçınarak Allah yolunda küçümsenmeyecek mesafe aldılar Artık herkes biliyor ve inanıyordu ki bu iki kardeş Allah'ın veli kulları arasındadır Durum bu aşamada iken birgün çoban olan kardeş şehirdekini ziyaret etmek istedi Bez bir torbaya birkaç litre süt koyup şehrin yolunu tuttu Kardeşinin dükkanını bulup içeri girdi ve selam verdikten sonra elindeki içi süt dolu torbayı bir çengele astı İki kardeş hasretle kucaklaştıktan sonra derinden derine sohbete daldılar Bu sırada dükkana bir kadın geldi Ayakkabısının sallanan topuğuna çivi çaktırmak istiyordu Kadın ayakkabısını çıkartırken, giyerken ona bakmakta olan çoban kardeşin kalbi bozuldu O âna kadar bir keramet işareti olarak torbada duran süt şıp şıp diye akmaya başladı Kadın işi bitip ayrıldıktan sonra ayakkabıcı olan tam fırsattır diye çoban olana önemli bir gerçeği açıkladı:

- Ey kardeşim, gerek din, gerek dünya bakımından insanlardan uzak yaşamak kolaydır Böyle, insanlardan soyutlanmış bir yaşayışta günaha girme tehlikesi yoktur Allah yolunda daha rahat ilerlenir Fakat önemli olan insanlarla sıkı ilişkiler sürdürürken dürüst kalabilmek, ortamın elverişli olmasına rağmen günaha düşmemektir Allah katında dürüstlüğün makbul olanı budur

mustafa06
06-14-2006, 02:32 PM
Ayyaşın sonu
Herkesin birbirini tanıdığı küçük bir kasabada, bir ayyaş yaşıyordu Bütün gününü, gecelerinin çoğunu kasabanın meyhanesinde geçiriyordu Evini, işini, çoluk-çocuğunu çoktan unutmuştu Bu yüzden herkes kendisine antipati duyuyordu Kimse kendisiyle ne doğru dürüst konuşuyor, ne de selam alıp veriyordu Bu haldeyken günün birinde vakti saati doldu ve öldü Kendisine yaşarken duyulan hoşnutsuzluk ölümünden sonra bile sürdürüldü O kadar ki, namazını kılacak kimse çıkmadı Cenazesi ortada kaldı Adamın karısı kocasının ölüsünü bir küfeye koyup sırtına yüklendi ve gömmesi için o çevrede yaşayan ve iyilik severliği ile tanınan bir çobana götürdü Çoban bir çukur açıp adamı gömdü Ardından herkes "Cehennemi boylamıştır" diye dünüşünüyordu Aradan bir müddet geçti Beldenin ileri gelenlerin

den biri rüyasında ayyaş adamı cennette gördü "Adam canım rüyadır, rüyada herşey görülür" diye geçiştirdi Ama her gece aynı rüya tekrarlanıyordu Hemen imama gidip durumu açtı İmam da aynı rüyayı epeydir kendisinin de görmekte olduğunu söyledi Bunun üzerine akıllarına bu adamı gömen çobana gidip nasıl gömdüğünü, arka sından ne söylediğini sormak geldi Birlikte çobana gittiler Selam sabahtan sonra hemen konuya girdiler:

- Bir süre önce defnetmen için karısı tarafından sana bir cenaze getirildi Sen onu nasıl gömdün? Gömerken ne dedin?

- Valla merakınızı anlamıyorum Biliyorsunuz ben cahil biriyim Bir çukur açtım, adamı koyup üstünü kapatıverdim

- Peki bu sırada hiç birşey söylemedin mi? Bir dua falan?

- Ben pek dua mua bilmem Yalnız şunu söyledim:

"Rabbim, şimdiye kadar sen bana birçok misafir gönderdin Allah misafiriyiz diye bana gele ni senin rızan için ağırlamaya memnun etmeye çalıştım Kırk yılda bir, bir misafir de ben sana gönderiyorum Sen de onu şanına uygun bir şekilde ağırla"

mustafa06
06-14-2006, 02:34 PM
Elhamdülillah müslümanız
Kafkas kartalı diye anılan İmam Şamil, çarlık Rusya'sının düzenli ordularına karşı Kafkasya'nın bağımsızlığı için bir avuç fedakar ve sadık adamıyla uzun yıllar mücadele vermiş bir lider ve kahramandı Çarlık Rusya'sının her imkana sahip orduları karşısında, insan da dahil eksilen hiç bir-şeyi yerine koyamadığı için sonunda mağlup olmuş ve esir düşmüştü Fakat Rus çarı onu, cesaret ve kahramanlığına hayranlığından dolayı bir esir gibi değil bir misafir gibi karşılamıştı Üstelik sarayında Şeyh Şamil için bir de ziyafet düzenledi Yemek devam ederken, Çar kaba bir tarzda imam Şamil'in iştahlılığını iğnelemeye kalkıştı ve "Yahu bu adam beni de yiyecek" dedi Şeyh Şamil bu,sözün altında kalmadı Misafirini, iğnelemekten çekinmeyen bu kaba Rus'a tereddütsüz şu sözü söyledi: "Elhamdülillah biz Müslümanız, domuz eti yemeyiz"

nurhak
06-15-2006, 12:21 PM
Devrin birinde bir müezzin varmış.Bu müezzin her boş kaldığında kendini evine atar Kuran-ı Kerim'den okuyabildiği kadar okur ve bundan büyük haz alır,rab'ine karşı vazifelerini yapmanın huzuru ile yaşarmış.Birgün yine mukaddesi okurken farkında olmadan sesini biraz artırmış.Evin öünden geçen ve bu güzel sesi duyan insanlar toplanıp,dinlemeye başlamış.Dışarıdan gelen seslere dikkatini veren müezzin,dışarıdaki insanların övgülerini duyunca,pencereyi aralayıp daha bir yanık ve gür okumaya başlamış.Aradan yıllar geçmiş vefat etmiş.Melekler karşılayıp onu cennet'in bir bölümüne yerleştirmek istemişler,müezzin bu bölüme karşı çıkmış ve demiş ki ben vazifelerimi layıkıyla ve fazlasıyla yaptım,benim mertebem daha yukarı olmalı demiş.Melekler görevli meleği çağırarak müezzinin edindiği sevapları sormuşlar,görevli melek anlatırken,müezzin; ben falanca günde şu kadar Kuran okumuştum,dediğinde görevli melek;Sen o gün ALLAH (c.c)için değil,kendin için okudun demiş.

gurkan
11-07-2006, 10:33 AM
Mutluluğun Sırrı Nedir ?

Bir tüccar Mutluluğun Sırrı’nı öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir saraya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.

Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.

Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Sırrı’nı açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.

’Ama sizden bir ricada bulunacağım,’ diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. ’Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.’ Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.

’Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü?

Bahçıvan Başı’nın yapmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü?

Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?

Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.

’Öyleyse git, evrenimim harikalarını tanı,’ demiş ona bilge. ’Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.’ İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat eserlerine dikkat ediyormuş.

Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat eserlerinin zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.

’Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?’ diye sormuş bilge.

Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.

’Peki,’ demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, ’sana verebileceğim tek bir öğüt var:

- Mutluluğun Sırrı dünyanın bütün harikalarını görmektir, Yanlız kaşıktaki iki damla yağı unutmadan...

gurkan
11-07-2006, 01:02 PM
Adama Göre Adam
İncili Çavuş, Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralına gönderildiğinde, elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış.
Kral, bunları görünce dayanamayıp:
- Bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı? diye sorunca, İncili Çavuş:
- Osmanlılar, adama göre adam gönderirler, cevabını vermiş. Beni de sana göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek.

mucize
11-18-2006, 05:25 PM
Anne
Süper markette alışveriş yapmakta olan genç adam, kendisini takip etmekte olan yaşlıca bir hanımı fark eder. Kadını görmezlikten gelse de, Kadın dik dik bakmaya devam eder. Nihayet kasa önünde kuyruğa gelirler. Kadın Adamın bir kaç sıra önüne düşmüştür.

"Özür dilerim" der Kadın". Böyle dik dik bakmam sizi rahatsız etmiş olmalı. Üzgünüm. Ama geçenlerde ölen oğluma o kadar benziyorsunuz ki..."

"Bunu duyduğuma çok üzüldüm," diye cevap verir genç adam "Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?" "Evet," der Kadın, Şimdi ben dışarı çıkarken "Güle güle, anne!" diye seslenebilir misiniz bana? Bu bana iyi gelecek."

"Tabii ki," diye cevap verir genç adam. Yaşlı Kadın çıkarken genç adam ona el sallar ve 'Güle güle , anne!." diye bağırır.

Birisini mutlu etmenin derin hazzı içinde kendi kendine gülümser. Kendini çok iyi hisseder. Ödeme sırası kendine gelince kasanın 127 dolar yazdığını görür. "Bu nasıl olur?" diye sorar kasiyere "alt tarafı üç parça bir şey aldım!

" Kasiyer gayet sakin "Anneniz, onun hesabını da sizin ödeyeceğinizi söyledi.."

Alparslan
11-19-2006, 02:11 AM
Osmanli zamani Istanbul'u...Zamanin Padisahi birgun vezirini cagirtir yanina ve hemen tebdil-i kiyafet edip yaninda gelmesini emreder. Vezir bir anlam veremesede duruma emir emirdir,uyar padisahin sozune ve girer molla kiligina. 2 molla olarak duserler yola. Padisah Zeyrek'in ustunden segirtip Vefa'dan iceri yurur acele ile. Sonra kalabaligin toplandigi bir mahallede dururlar. Padisah sorar:-Ne oldu burada? Kalabaliktan biri cevaplar: Mahallemizde bir ayyas vardi, oldu suracikta...Vezir devam etmek icin hazirlanirken padisah tutar kolundan,dur der,bekle. Padisah bakar meftaya, bir ayyasa benzemektedir gercektende...Yasli bir adam dayanamaz ve molla kiligindaki padisaha donup: Bu adam ile ugrasmayin molla efendi kendisini ne cemaatde nede Cuma da gormuslugumuz var,nerede mimli kadin onun evinden cikar, elinden de sarap sisesi dusmezdi zaten...
Vezir dayanamaz padisaha sorar sessizce: Efendim bu ayyasin olusu icin mi buraya geldik? Padisah sabir der,sabir...Toplanan halk bir muddet daha soylenir ve gider,kimse elini surmez meftaya,oyle ya ayyasin biridir nasilsa. Herkes dagilip gidince padisah vezire sorar: Kim kaldiracak bu garibin cenazesini? Vezir isteksizce:Bize ne efendim,komsulari bile sahiplenmemis,bize ne gerek? Deyince padisah olmaz der...Bu cenazeyi kaldirmak bize duser. Vezir inanmak istemez duyduklarina ama itiraz da edemez, ayyasin biri....diyecek olur,susar. Padisah sen olsen nereden cenazeni kaldirsalar isterdin der vezirine. Vezir Suleymaniye,Fatih yada Sultanahmed der dusunmeden. Sultan, Fatih ve Sultanahmed'de devlet erkani coktur,biz Suleymaniyeye gidelim der. Alirlar meftayi giderler Suleymaniyeye sultan sivar kollari bir guzel yikar oluyu...Adam adeta degismis yuzune nur inmistir yikaninca. Vezirin aklina gelir, dayanamaz neden yaptik bunca isi,neden aldik bu adami der. Padisah 3 gundur bir ruya gordugunu ve bu adami almalari gerektigini soyler sadece gerisini anlatmaz. Vezir : peki padisahim , bu adami aldikda yanimiza rahmetlinin belki ailesi vardir, haber vermek lazim. Haklisin der padisah, sen git bir bak bakalim kimi kimsesi var mi? Vezir doner ayni mahalleye sorar sorusturur ve yaslica bir kadini bulur, hanimi idi derler. Destur alip yanina gider kadinin ve yavas yavas anlatir esinin oldugunu...Kadin sanki bu haberi beklermiscesine ellerini basinin arasina alir, oturur oldugu yere, baslar anlatmaya...Bundan bir kac gun evvel dediydi rahmetli, ben artik cok durmam buralarda diye. Garip adamdi bizimkisi...Sabahtan aksama nalin diker kazandigi para ile nerde sarap gorse alir dokerdi, Ummet-i Muhammed icmesin yeter ki diye, nerede bir mimli kadin var alir eve getirir yanima oturtur bende onlara kissalar anlatirdim,kadin itiraz edicek olsa,ben senin vaktini kiralamadim mi? der susturur cikardi evden. Birde uzak yerlerde methini duydugu hocalarin arkasinda namaz kilabilmek icin giderdi uzaklara...Mahalleli yanlis anlar derdim dinlemezdi. Birgun :sen simdi olsen kimse bir mezar bile kazmaz sana dediydim de iste surdaki mezari kazdiydi kendi eliyle...Sonra ustelemistim :Mezarla bitmez ki yikamasi, kefenlemesi, defni var birde bu isin...Gulumseyip cevap vermisti: Haklisin ama.....PADISAHIN ISI NE???