gurkan
05-02-2006, 03:32 AM
Bu kıssalar düşündürmek içindir... kalbin tebesümle düşünmesi içindir...
İnanç değildir...
Buyrun Gönül Muhabbetimiz artsın....
Çobanın AŞK ı
Aşıktı delikanlı.
Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali
olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim,
diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu
sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen
bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya,
dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar,
değil mi efendim...
İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin
üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına
karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan
diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan
konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
- Kolay
evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya
başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu
kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın
bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi.
Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti
ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim
olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip,
gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç
çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın
padişahın gönlüne sultan olduğunu.
Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten
sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o
saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih,
kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir
miyim?
- Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah
diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın
yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına
sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme
bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden
diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına
bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah,
Allah, Allah...
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih
taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti
çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah
diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında
kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu
konuşuyordu:
- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah´a
adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah..."
Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden
genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin
gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı
herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya
devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada
gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir
yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün
yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı
vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor,
yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el
işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri
doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık
dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini
kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü,
dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu,
tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki
dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında
konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir
yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket
getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna
etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. Ne yapması
gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği
bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle
diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi.
Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya,
sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
- Hünkârım, gönül erleri mala-mülke,
makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde
diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı
tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
- Neden kerimenizin nikâhını teklif
etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha
gelmişti.
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler
mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç
aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde,
arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve
en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın
arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık
kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler
içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar
şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi,
ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
- Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün
vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı
bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban,
mağara, tespih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş,
kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme
telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu.
Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu
dervişin.
- Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var
efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza
alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen
olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin
arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı
verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak
istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir
süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi.
Kendinden emin bir ifadeyle:
- Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi.
Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine
bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı
gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına
geldi, kulağına eğilip:
- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye
çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi
arayarak:
- A dostum, dedi, ben kırk gün
padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma
getirdi. Ya bir de Allah için Allah
deseydim...
İnanç değildir...
Buyrun Gönül Muhabbetimiz artsın....
Çobanın AŞK ı
Aşıktı delikanlı.
Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali
olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim,
diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu
sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen
bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya,
dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar,
değil mi efendim...
İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin
üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına
karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan
diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan
konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
- Kolay
evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya
başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu
kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın
bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi.
Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti
ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim
olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip,
gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç
çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın
padişahın gönlüne sultan olduğunu.
Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten
sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o
saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih,
kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir
miyim?
- Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah
diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın
yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına
sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme
bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden
diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına
bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah,
Allah, Allah...
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih
taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti
çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah
diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında
kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu
konuşuyordu:
- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah´a
adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah..."
Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden
genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin
gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı
herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya
devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada
gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir
yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün
yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı
vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor,
yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el
işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri
doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık
dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini
kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü,
dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu,
tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki
dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında
konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir
yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket
getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna
etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. Ne yapması
gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği
bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle
diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi.
Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya,
sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
- Hünkârım, gönül erleri mala-mülke,
makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde
diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı
tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
- Neden kerimenizin nikâhını teklif
etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha
gelmişti.
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler
mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç
aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde,
arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve
en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın
arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık
kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler
içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar
şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi,
ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
- Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün
vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı
bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban,
mağara, tespih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş,
kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme
telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu.
Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu
dervişin.
- Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var
efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza
alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen
olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin
arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı
verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak
istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir
süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi.
Kendinden emin bir ifadeyle:
- Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi.
Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine
bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı
gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına
geldi, kulağına eğilip:
- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye
çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi
arayarak:
- A dostum, dedi, ben kırk gün
padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma
getirdi. Ya bir de Allah için Allah
deseydim...