View Full Version : Okumayamayanlar/kaciranlar icin MUHTESEM kose yazilari
Alparslan
10-08-2006, 03:14 PM
Arkadaslar uzun zamandir vakit bulup size cok hosuma giden kose yazilarini derlemek istedim. Kismet simdiymis...Son okudugum yazidan baslayalim, bir hasmetli adam HASMET BABAOGLU... Lutfen begendiginiz yazilarla katkida bulununuz...SImdiden tesekkurler.NOT: Eger elinizde Orta asya gazetelerinden alinan yazilar da varsa lutfen onlari da ekleyiniz, boylece yakinligimiz ve bilgimiz artar kardeslerimizle...
İki dünya: Secdeye varanlar ve varamayanlar!
Geçmiş zaman...
Yabancı bir ülkede, bir otel odasında televizyondan yayınlanan paskalya törenlerini izliyorum.
Neredeyse her kanalda başka bir kiliseden canlı yayın var.
Bakıyorum. İnsanlar gösterişsiz fakat şık giysileriyle gelmiş. Huşu içindeler.
Töreni yöneten Ortodoks papazlar ise göz alacak kadar ihtişamlı cüppeler giyinmiş. Mumlar yakılıyor, dualar okunuyor, şarkılar söyleniyor bir ağızdan.
Bir nokta özellikle dikkatimi çekmeye başlıyor, hatta giderek kafam takılıyor.
Herkesin davranışlarında inançlı insanlara özgü yoğun bir saygı var.
Ama... Ama sanki teslimiyet yok!
Neden böyle algılıyorum.
Çünkü sadece başlarını eğiyorlar; İsa tasvirleri önünde bellerini büker gibi yapıyorlar. Evet, sadece büker gibi...
Zorlanıyorlar sanki!
Dışarıdan bakınca çok garip geliyor insana!
İlahi olan karşısında saygılılar, bu açıkça görünüyor.
Fakat bir yandan da konser veya tiyatro gösterisinde gibiler.
O sırada çoktandır zihnimde donup kalmış eski bir anı canlanıyor.
Şöyle...
Doğu kültürlerine, inançlarına meraklı bir Katolik tanıdığımız secde hareketini denemek istemişti.
Dizini kırıyor, diz üstü çöküyor ama olmuyor! Başını ve burnunu yere bastırıncaya kadar eğilmek sanki dünyanın en zor, en yorucu hareketiymiş gibi geliyor ona. Birkaç denemeden sonra mırıldanır gibi “bedenim değil sanki ruhum zorlandı” diyor da, bu saptama karşısında hepimiz çarpılıp kalıveriyoruz.
Ey okur, şimdi yazacaklarımı sıradan bir din veya dinler yazısı olarak algılamaya kalkışma ne olur!
Anlatmak, dikkat çekip düşündürmek istediğim şey en derin biçimde İNSANa özgü bir hal ve onun belli bir kültürdeki yansımalarıdır.
Geçenlerde ölen ünlü gazeteci yazar Oriana Fallaci’nin “günde beş vakit k.çlarını havaya diken toplumlar” sözü geldi aklıma.
Fallaci ayrıksı bir örnek değil. Birçok Batılı veya fena halde Batılılaşmışlar namaz kılan çok sayıda Müslümanı gösteren bir fotoğrafa baktığında k.çlarını havaya kaldırmış insanlar görür.
O resime bakıp da yüzünü yere yapıştırmış, koskoca evrenin içinde iyiden iyiye büzülmüş, kendini gönülden “küçültmüş” insanları görmekte nedense çok zorlanırlar.
***
Modern insan (aslında az veya çok hepimiz) kibir kültürünün meyvesi...
Bedeni de öyle! Dışı çılgınca hoplayıp zıplarken bile içi kibirle kaskatı ve dimdik...
Her türlü eğilmenin zayıflık; her türlü diz çöküşün yenilmek, alnını yere koymanın ise bir daha asla ayağa kalkamayacak biçimde düşmek olmasından korkan bir zihnin bedeni bu...
Sadece haz için eğiliyor, bükülüyor. Sadece hazza veya işkenceye “teslim oluyor” bu beden...
Geçen gün internette “Tibet Budizminde secde” başlığı altında Budist ritüelleri Batılılara anlatan bir yazı çıktı karşıma.
Orada Budist rahibin ettiği şu söz durumu yeterince ve acıklı biçimde açıklıyordu: “Her şeyden önce, secdenin Tibet anlayışında asla bir zayıflık işareti olmadığını belirtmeliyim.”
***
Kimse anlattıklarımın Batı’yla Doğu; Hristiyanlıkla İslam ve diğer doğu dinleri arasında sıradan bir ibadet farkı olduğunu iddiaya kalkışmasın!
Hayır, o kadar basit değil.
Dahası, insanın ibadetinde, Tanrı düşüncesi karşısındaki ürperişinde geçmişte bir fark yoktu.
Hristiyanlığın kendisinin kabul ettiği vahye, mesela orada Hz. İsa’nın nasıl dua ettiğine bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. “Biraz ileri gidip yüzüstü yere kapandı ve ey Baba mümkünse bu kâse benden geçsin, benim istediğim gibi değil, senin istediğin gibi olsun diye dua etti.” (Matta 26/39)
Peki sonra ne oldu da bu fark oluştu? Hayati önemdeki nokta bu!
Yaşam biçiminin değişmesi neden ve nasıl inançlı insanların bile (ilahi varlık huzurunda) yere yüz sürmesini güçleştirdi?
Onun tam secdeye varacakken elini ayağını tutan, ruhuna üşengeçlik kilitleri vuran şey ne?
Ön sıradakilerin ayak kokusu mu?
Kültürel dönüşümlerin ibadetleri etkileyen muazzam gücü mü?
Yoksa modern insanın o sözünü ettiğim derinlere kök salmış kibirle beslenen egosu mu?
(Vatan)
Alparslan
10-09-2006, 10:09 AM
Simdi sirada Kurtlar Vadisine de katkisi gecen muthis bir stratejist ve ince bir dusunce adami: Omer Lutfi Mete...
Davacılar keskin sirke olursa...
09.10.2006
ÖMER LÜTFİ METE
Türkiye'de milli beka, insan hakları, demokrasi, hukuk devleti ve laiklik gibi, çeşitli odak ve kesimlerin 'dava' edindiği konular asıl darbeyi, samimiyetsizce ve yalan-yanlış malzeme ile sözde mücadele yürütenlerden yemekte, keskin sirkeler küplerine zarar vermektedirler.
Bu 'siyah-beyazcı' mücadelenin sayısız örneği var.
Hakikatin izinden ayrılmak istemeyenler için ne yakıcı bir iklim...
İslamcının eylem ve söylemlerine bakıyorsun; karşıtlarının yanında yer alasın geliyor... Laiklik savaşçısının eylem ve söylemlerini izleyince bu sefer de en sivri köktendincileri bile tercih edesin geliyor. Vatan kurtaran aslanlığı kimseye bırakmayan ulusçunun altını eşeliyorsun, karşına çıkan ucube 'dava adamı' yüzünden neredeyse bölücüye hak veresin geliyor...
Haklı davalar savunucularının 'hanelerindeki teseyyüp' yüzünden eziliyor.
Bu vadide fikri çapsızlık ve ahlaki çarpıklık en belirgin zaaf kalemi... Ayrıca dava edinilen fikriyatın çerçevesi belirsiz. Dost hangi çizgiden berideki, düşman hangi çizgiden ötedeki, meçhul...
Kıbrıs örneğine bakalım:
Aslında sadece Türkiye için değil, bütün İslam alemi için önemli bir dava... Kılıktan kılığa girilerek sürdürülen ve sürdürülmekte olan Haçlı Seferleri'nin önemli bir cephesi de Kıbrıs'tır. Nitekim bu İslam aleminde de böyle anlaşıldığı için 1974 Barış Harekatı sırasında Arap Radyoları 'Karlofça'dan bu yana Müslümanlar ilk defa Hıristiyanlar'dan toprak geri alıyorlar' diyerek zaferi paylaşıyorlardı. Batı da böyle anladığı için ikide bir başbakanlarımıza ve bakanlarımıza şöyle dayatır:
Avrupa için Kıbrıs meselesi çok önemlidir. Anlıyorsunuz ya, aslında çok haksız değilsiniz ama bunu Avrupa kamuoyuna anlatmak zordur...
Demek istedikleri açıktır:
Haçlı ruhu ile yetişen ve yaşayan Avrupalılar Kıbrıs meselesini Hıristiyanlık ile Müslümanlık arasında kendi aleyhlerine seyreden bir rövanş sayıyorlar. Türkiye Avrupalılar'ın gönlünü almak istiyorsa Kıbrıs'ı gözden çıkarmalıdır.
AB'nin tavrı da budur.
Türkiye için bu kadar önemli bir davayı Denktaş'ın şahsına indirgedik. Sağ olsun kendisi de bundan hoşlandı... AKP ile giriştiği kavgada sivri ve keskin çevrelerin desteğini önemseyerek kendi kendisini geniş kitlelerden soyutladı. Düne kadar İslam ve Milliyetçilik karşısında en amansız düşman gibi duran ulusçu-solcu cephe ile özdeşleşmeyi göze alan Denktaş, muhafazakar Anadolu insanının gözünde 'mutlaka sahiplenilmesi gereken kahraman' olmaktan çıktı. Böylece, AB'nin iyi anlaştığı, muhtemelen iktidara gelmeden önce de kapalı kapılar ardında uzlaştığı bir başka seçenek kolayca öne çıkıverdi.
*
Benzerİ bir örnek de Milli Eğitim Bakanı'yla ilgili... Üst kadrolarda köken ayırımcılığı yapmakla suçlanan Çelik birim amirlerinin şeceresini çıkarıp müsteşar, müsteşar yardımcıları, genel müdürler ve bağımsız daire başkanlarının memleketlerini tek tek tespit ettirdi: Buna göre bakanlığın zirvesindeki 47 bürokratın 6'sı Güneydoğu, 6'sı da Doğu illerine, 35'i ise diğer bölgelere kayıtlı.
Bitti... İddia fos çıktı ve bakan bedavadan zafer kazandı...
Peki bu hayati bakanlıkta her şey doğru mu gidiyor?
Fiziki altyapı bakımından gerçekleşen ciddi hamlelere karşılık, sözgelimi eğitimin ruhuna inen darbelerin ne kadar farkındayız? Medyanın şamatasına kapılarak öğretmen ve okul idarecilerini şamar oğlanı olarak ukala ve şımarık velilerin pençelerine teslim eden, öğrencilerin disiplinsizliğini yücelten söylem ve uygulamaların muhasebesi yapılıyor mu?
Davalarımız savunucularından çektiklerini hiçbir şeyden çekmiyorlar.
Alparslan
10-17-2006, 05:06 AM
Güler Kömürcü
Dağdan ovaya ovadan da federasyona mı?
Çok değil birkaç hafta önce, Washington'ın talimatıyla PKK terör örgütü ile 'mücadele' adı altında malum koordinatörlük makamı tesis edildiğinde, bu yeni pozisyonun başlattığı tartışmaların bölücü terör örgütü PKK'yı siyasallaştırma-Meclis'e sokma operasyonun bir parçası olacağı kuşkuları beynimizin kurduna dönüşmüştü. Ve şimdi... Hiç tahmin etmediğimiz bir isimden, DYP Lideri AĞAR'dan 'beynimizdeki şüphe kurduna' gönderme geldi, Ağar, PKK 'dağda silahla gezeceğine ovada siyaset yapsın' diyerek.... Noktaları siz doldurun. Ne?!
Peki farklı platformlarda yaratılan bu 'D DAY' halleri (2. Dünya Savaşı'nın sonunu belirleyen olayların başlangıcıdır D günü...) 'terör örgütü PKK'nın siyasallaşması' tartışmalarıyla eşanlı başka hangi tehlikeli süreci de tetikleyebilir? Siyasallaşma zemini başka neleri barındırıyor dersiniz? Cevabı son zamanlarda müthiş karşı duruş performansı gösteren CHP lideri Baykal'ın yorumundan alalım, diyor ki Baykal; 'PKK'ya af çıkaracağız! Peki, karşı taraf, sen af çıkarırsan ben de silahı bırakacağım, diyor mu? Hayır. Ya ne diyor? Ateşkes ilan ettim, gelin benimle pazarlık masasına oturun, diyor. Yani, silah bırakmayacak. Gerektiğinde yeniden kullanmak üzere elinin altında bulundurmaya devam edecek. -Ülkeyi bölmekten, ayrı bir devlet kurmaktan vazgeçeceğim... Üniter devleti kabul edeceğim- diyor mu? Hayır, bunları da demiyor. Sen af çıkarırsan arkasından ne gelecek? Türkçe'nin yanında Kürtçe'nin de resmi dil olması talebi gelecek. (Bu son cümleyi bir daha okuyunuz lütfen.G.K) Kürtçe eğitim, eğitim kurumları istekleri gelecek. Ve bu vesileyle, üniter yapı, ülkeyi bölme, federatif yapı isteklerini dillendirmeleri için de fırsat yaratılmış olacak.'
Şimdi tam bu noktada soralım; (bazı gazetelerde kısa bir süre önce yer almıştı) Avrupa Birliği'nin önerisiyle şu anda AKP Hükümeti'nce rafta bekletilen, bir çeşit eyalet sistemini öngören 'Bölgesel Kalkınma Ajansları' projesi için de düğmeye basılırsa, 'Türkiye'nin eyaletlere bölünmesi', Türkiye'yi parçalara ayıracak federalizmin altyapısını oluşması gündeme gelirse, söyler misiniz ne yapacaksınız ey milli okur? (Kalkınma Ajanslarının Kurulması hakkında Kanun Tasarısı TBMM Başkanlığı'na 19 Ocak 2005'te verildi ve tasarı 28 Ocak 2005'te Komisyonlara sevk edildi)
Bölgesel Kalkınma Projesi ile Türkiye genelinde 12 bölgede kalkınma ajansı kurulması planlanıyor, görünürdeki amaç; bölgelerin 'merkezden' bağımsız olarak yabancı sermaye girişini artırıcı faaliyette bulunmaları, mesela, yabancı işbirliğiyle GAP'ın öncelikli olarak bir bölge yararına efektif değer yaratmasını sağlamak gibi... Bu sayede Ankara'nın başkentliği kağıt üzerinde durur iken, oluşturulan yeni 12 bölgelerin liderleri, Avrupa Birliği başta istediği yabancı ülkeyle direkt temasa geçebilecekler. Bu tasarı hayata geçtiğinde, oluşturulması düşünülen 12 parçadan biri, Güneydoğu Anadolu Bölgesi (Adıyaman, Gaziantep, Kilis, Diyarbakır, Şanlıurfa, Batman, Mardin, Şırnak, Siirt bu bölgede kalacak) başkanı olan Bay B, -donatıldığı süper yetki- ile neleri yapmaya muktedir olacak?! Artık düş gücünüzü kullanın efendim.
Kısacası kaygan zeminde tehlikeli oynaşmalar yaşıyoruz, risk ettiğimiz ne, ortada... Şu sorunun cevabını (tekrar, tekrar aynı yere damlayıp) soralım; 'PKK'nın dağdan ovaya inme, siyasallaşma aşamasında, üniter yapı da konuşulmaya başladığında, federatif yapı istekleri de tartışmaya açılırsa ne yapacağız? Hayır, cevabı, tartışma başladığında değil, şu andan bilmek zorundayız, ön almak mecburiyetindeyiz ki aslında olan biten, mevcut malum diyaloglar, yaklaşan tehlikenin çok uzakta olmadığını gösteriyor.
Son bir not; son CIA 2020 başlıklı rapora göre, 2020'lerde Ortadoğu'da yeni devletler de doğacak: BÜYÜK Kürdistan gibi...
Biz cambaza bakıp oyalanır iken... Atı alan Üsküdar'dan pardon Ankara'dan Diyarbakır'a çoktaan varmış durumda ey gören okur.
Alparslan
10-23-2006, 04:07 PM
Harika bir yazi, hararetle tavsive ederim...
Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı...
Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde..
Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda,hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün"...
Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım...
Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum...
Ama " kendi ölümümüzü ve cenazemizi " düşünmemiz tavsiye*ediliyordu...
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an...
Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim...
Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız...
Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın...
O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün...
Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini*hissedin...
Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların*
yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç
çaresizliğini*yaşayın...
Bırakın canınız yansın,
bırakın alevler içinde kavrulsun tüm*ruhunuz...
Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi...
Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini...
Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi*kapatıp aynen düşünmeye başladım...
Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tümçevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine...
Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine*hepsini...
Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı...
Görüyordum işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu...
Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya çalışıyordu per perişan...
Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar*okuyordu,
o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla...
Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı*koparılmış gibi
hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını...
Kardeşlerim, akrabalarım
"çok erken gitti, doyamadı*oğluna.." diyordu*acıyan ses tonlarıyla...
Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı...
Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.."**diyordu...
Bunları seyredip onlara "hayır ölmedim, burdayım.."
demek istedim hayal olduğunu unutup...
Akıllarından ve yüreklerinden geçen
cümleleri hayal edin...
Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamınıokumadan *kitabın...
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide...
Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar...
Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim...
Almam gereken dersi ve mesajı almıştım...
Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum...
Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum...
Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik...
Biraz kendime geldikten sonra devam ettim
hayatımın en zor hayaline...
Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde
neler söyleyecekleri vardı..
***Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında...
Onlarda bıraktığım izleri,
yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek
ben konuşturacaktım hayalimde...
İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak...
Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm*acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi,*deşifre etmem gereken metin...
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu...
Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti..
Ağlayacaktı aklına geldikçe...
Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye*kadar
sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları...
Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede*oğlumu...
"hayal - meyal hatırlıyorum be baba seni...
Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle...
Bak mezuniyet törenimde de babasızdım...
Diyecek canı yanarak bir köşede...
Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum...
Nasıl dayanır bensizliğe?...
O ki, benim için her şeyini feda edip koşmuştu bana...
Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı...
Bir daha " Seni seviyorum " diyemeyecekti...
Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı...
Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne...
Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün...
Tek cümlesi takıldı o an içime;
" Oyunbozanlık*yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?..."
Babam-annem,o bugüne kadar evlat olarak
mutlu*edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla
kahrolduğum güzel*insanlar...
Helaldi şüphesiz hakları...
Bilerek hiç kırmamıştım onları...
Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım....
Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak...
Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir
anlardan olsa gerek...
Diğerlerine geçmiyorum...
Bu yazıyı şu an yazıp sizlerle paylaştığıma göre
"diğerlerine" artık sizler de*dahilsiniz...
Düşünün, bir gün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza "ölmüş“ diye...
Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız...
Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi...
Oysa ki yazarın amacı "Yaşamanın ve hala nefes**alıyor almanın kıymetini" göstermekti...
Benim de öyle...
Lafı çok uzattım farkındayım...
Ama**dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek
kadar girintili çıkıntılı...
Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen
YENİDEN DOĞDUM...
***Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"...
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefesalıyor olduğum için şükrettim...
Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş,oyun perde demişti...
Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir**daha açılmamak üzere kapansaydı...
İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı...
Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamınıgetirirseniz buna değer bence...
LÜTFEN ARADA BİR,*
BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN,
DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN...
Ölümün kime ve ne zaman geleceğini
Yüce Allah' tan başka bilen*yok...
İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve
nefes alıyorken*yapabileceklerinizi yapın,
ertelemeyin...
Bilerek - bilmeyerek
kırdığınız kalpleri tamir edin...
**Ve en önemlisi;
VERDİĞİ-VERMEDİĞİ,
ALDIĞI-ALMADIĞI HERŞEY İÇİN,
TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN'A
Can DUNDAR
Alparslan
10-26-2006, 05:11 AM
Yillardir edebi dilde yazilarini okudugum bir usta, Ergun GOZE, Agustos 2006 dan bir yazisi, sehitlerimizin haberleri ardi ardina gelirken kaleme alinmis...
Rahmet
09.08.2006
ERGUN GÖZE
--------------------------------------------------------------------------------
KAÇ gündür İstanbul kavrulmakta. Sıcaktan kavrulmakta, nemden haşlanmakta. Bu sıcakta meydana gelen olaylar ise daha sıkıcı bunaltıcı olmakta. Bedenler pörsümekte gönüller de daralmakta. Günler sonra nihayet salı sabahı yağmura benzer bir şeyler oldu ve hava serinledi.
Milletimiz, büyük ve engin kültür hazinesiyle yağmura "Rahmet" demiştir. Bu sabah çisentisi, içimde bir Rahmet özlemi uyandırdı. Hem nasıl? Çocukluğumdaki Kırk İkindi yağmurları gibi. Olanca şiddetiyle yağdıktan sonra ışık dolu bir güne açılan yaz yağmurları gibi.
Edebiyat öğretmenimiz Prof. Gündüz Akıncı'nın okuduğu ve galiba Cahit Külebi'ye ait olan şiirden mısralar hatırlıyorum.
"Yağ hay mübarek! Yağ!
Yağ mübarek yağ!
Dağlara taşlara
Şarıl şarıl yıka tarlaları. "
Bizim de gönlümüz insanlığın geçirdiği şu buhran günlerinde güneşte yanmış, yarık yarık çatlamış kurak tarlalara döndü. Sivas'ta çocukluğumda yağmur böyle yağardı. Dağlara taşlara döşenirdi âdeta.
Evet milletimiz yağmura rahmet, ekmeğe nân-ı aziz, suya mâ-i leziz demiş, göçebelikten şehirliliğe öyle geçmiştir. Vatanının suyunu, ekmeğini ve onları borçlu olduğu yağmurunu böyle taziz etmiştir.
Bu milletin evladı olarak şu günlerde gönlümüz sadece meteorolojik sıcaklıktan mı şerha şerha olmuştur? Ne münasebet?
Şaşırtılan bir millet!
Sahipsiz kalmış mefhumlar!
Dümensiz kalmış bir dünya!
Alt üst olmuş kıymetler!
Etrafımızı çevirmiş ve yılan dillerini yurdumuza çevirmiş yangınlar.
Mantık haline getirilmiş mantıksızlık.
Modern ahlâk diye yutturulmaya çalışılan kadim ahlâksızlık.
Ve bunlar ve bunlara benzer şeylerle dolmaya başlayan bir dünya.
Ve her gün gelen şehit haberleri.
Kahpe tuzaklar.
Hain pusular.
Ve bunlarla kavrulan "bağır"lar, bağırlarımız.
Bu büyük milleti feraha çıkaracak bir rahmet bekliyoruz.
Susuzluktan beter bir bekleyişten çatlamaya yüz tutan ümitleri canlandıracak, yeşertecek, dallandırıp budaklandıracak bir rahmet.
"Yağ hay mübarek yağ"
Dağlara taşlara! Şarıl şarıl yıka tarlaları"
Ve rahmete susamış gönülleri...
Alparslan
11-05-2006, 08:53 AM
Atsiz Hoca'dan. Irkcilik ve Turkculuk tanimini boylesine yapabilen bir baskasi varmi, bilmiyorum. Irkcilik nedir?Gercek anlamda Turkculuk nedir? Bazi kisimlarina-kendi fikriyatimdan oturu- katilmasamda doyurucu bir fikri yazi.Atsiz Hoca 40 sene sonrasinin meclisini gormus..Helal olsun. Su Seyh Said torunlari ile ilgili kisma dikkat buyurunuz...
BİZ NE İSTEDİĞİMİZİ BİLİYORUZ
Hüseyin Nihal ATSIZ
Ne istediğini bilmeyen yani programsız, plânsız olan insan gibi ne istediğini bilmeyen milletin de güçlükler, başarısızlıklar ve bozgunlarla karşılaşacağı muhakkaktır. Hele günümüzde milletlerin dörder veya beşer yıllık plânlarla kalkınma ve güçlenme savaşı yaptıkları bir sırada ne istediğini bilmenin, şuurunu kaybetmekle eşit bir felâket olduğu meydandadır.
Tabiî, plân ve program derken, kalkınma derken, bunun yalnız maddî yönünü kastetmiyoruz. Ülküsüz maddecilik insanları hayvanlığa götüreceği için, kalkınmanın manevî tarafını da birlikte ele alıyoruz.
Ne istediğini bilmeyen yani programsız, plânsız olan insan gibi ne istediğini bilmeyen milletin de güçlükler, başarısızlıklar ve bozgunlarla karşılaşacağı muhakkaktır. Hele günümüzde milletlerin dörder veya beşer yıllık plânlarla kalkınma ve güçlenme savaşı yaptıkları bir sırada ne istediğini bilmenin, şuurunu kaybetmekle eşit bir felâket olduğu meydandadır.
Tabiî, plân ve program derken, kalkınma derken, bunun yalnız maddî yönünü kastetmiyoruz. Ülküsüz maddecilik insanları hayvanlığa götüreceği için, kalkınmanın manevî tarafını da birlikte ele alıyoruz.
Milletimiz tarih boyunca plânlı, istekli ve ülkülü yaşamış, ülkü olarak büyük devlet, yasa düzeni ve cihan hâkimiyeti fikirlerini benimsemiştir. Yalnız Orta Asya’da yaşadığımız çağlarda Mançurya ile Hazar Denizi arasındaki bölgeyi tek yasa altında birleştirip düzen kurmak Türk’lerin değişmez amaçlarıydı. Bu sınırlarda ileri gitme ve geri kalma olsa da cihana hâkim olmak düşüncesinde hiçbir değişiklik olmazdı.
Selçuklular’la birlikte Önasya’nın alınmasından sonra ise hedefler değişmiş, eski cihan hâkimiyeti ve büyük devlet düşüncesi Kızılelma adını almıştı. Osmanlı fütûhatının nasıl büyük bir devlet plânına dayandığı gittikçe daha çok gün ışığına çıkmaktadır.
Bundan ne kazandık diye sorulabilir.
Tarihin diri ve yiğit milleti olduk. Azlık olmamıza rağmen çokluklara hükmederek büyük devlet kurduk. Büyük devletin tabiî sonucu olarak büyük kültür ve medeniyetler yarattık. Yüzyıllarca, dünyanın geniş bir bölgesinde düzen kurup yasanın hâkimiyetini sağladık. Savunmaya geçtiğimiz bu geniş toprakları bir hattan bir hatta koruyarak yok olup tarihten silinmeyi önlemiş olduk. Dahası ne?
Ne kazandık diye sorunca her nesneye bir kulp takmak mümkündür. O zaman da sorulabilir: Eski Yunan medeniyeti oldu da ne oldu? Bugünkü teknik ilerlemeye Yunan felsefesinin ve sanatının ne etkisi olmuştur? İnsanlar nasıl olsa bu seviyeye olaşacaklardı.
Fakat bu düşünce temelinden sakattır. Bir milletin bin yılda on yıl yüksek yaşaması bir kazanç ve övünçtür.
Günümüzde ise Türk milleti plânsızlığın, ülküsüzlüğün dağınıklığı içindedir. Uygulanmakta olan beş yıllık plânlar işin yalnız maddî tarafına aittir. Kalkınma düşüncesi millî bir ülküyle mânâlandırılmadıkça kısır kalmaya mahkûmdur.
Beşer yıllık üç plânın da yüzde yüz başarı ile sonuçlandırıldığını kabul etsek bile; bu kalkınmış, İsveç seviyesine çıkmış memleketin, eğer bir millî ülküsü yoksa, geleceğine güvenle bakılabilir mi?
Zengin kültürlü ve sağlam yapılı olduğu halde, hayatta isteği kalmamış olduğu için intihar eden insanlar gibi, gayesiz milletlerde ölüme mahkûm değil midir?
Türk milletinin ülküden yoksun olduğu sık sık söylenmekte ve bunun açlığı, millî başarısızlığa uğradığımız zamanlarda daha çok duyulmaktadır. Kıbrıs konusunda, Birleşmiş Milletlerdeki son başarısızlık sırasında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in gazetelere geçen bir sözü çok ilgi çekicidir. O zaman Gürsel: “Yunanlılar Kıbrıs’ı, Bulgarlar Trakya’yı, Ruslar Kars’ı istiyorlar. Biz ne istediğimizi bilmiyoruz” demişti.
Buradaki “biz” zamiri şüphesiz Türkiye’nin resmî çevreleri, resmî sorumluları anlamında kullanılmıştır ve bu sorumlular cidden ne istediklerini bilmemektedir. Çünkü millî program yoktur. Siyaset bilgisi onlara göre “idare-i maslahat” tır. En büyük zekâ, köylü kurnazlığı ile karşısındakini kısa bir süre için aldatabilmektir. Bir tehlikeyi iki yıl üç yıl geriye atmak bir zaferdir.
Oysa ki Türkiye’de ne istediğini bilen bir zümre vardır. Bu zümre Türkçülerdir ve bütün Türklerin tek devlet halinde birleşmesini istedikleri için, yerine ve zamanına göre maceracılık, emperyalistlik, faşistlik ve kafatasçılıkla suçlanmaktadırlar.
Küçük ve zayıf Yunanistan kurulduğu günden beri Megalo İdea yani Bizans İmparatorluğunun diriltilmesi düşüncesinin ardında koşarken, dağınık ve geri Arap İran Körfezinden Atlas Denizine kadar Arap Birliği isteğinin arkasında iken, Afrika’nın yeni çelimsiz devletleri kendilerine göre birer dış hedef gözetirken, geçmişin nice büyüklerinin mirasçısı olan Türk milleti millî bir ülkü gütmekten alıkonuyor ve bunu dış düşmanlar değil, Türk aydını olarak bilinen bir güruh yapıyor.
Bu uyuşuk güruh siyasî bir paratoner olan “yurtta barış, cihanda barış” formülünü bir hayat prensibi diye benimsemek istiyor.
Peki ama senin dışarıda gözün yok diye başkalarının sende gözü olmayacak mı sanıyorsun budala? İşte örnekleri ortada: Sen uyuşuk uyuşuk oturduğun için, milletine dış hedef göstermediğin için başkaları seni dış hedef gösteriyor ve Kıbrıs’tan sonra sıranın İmroz’a, İstanbul’a ve Ege’ye geleceğini açıkça söylemekten çekinmiyor.
Türkçüler, millî ülkünün temsilcisi olan kimselerdir. Bu türlü temsilcilikler demokratik seçimle değil, düşünceyi ileri sürmekle, onu savunmakla, uğrunda fedakârlığa, hatta belâya katlanmakla elde edilir. Bu temsilcilerin vergi kaçıran tüccarla, yalan söyleyen politikacı ile, satılık kalem sahipleriyle bir tutulmaya tahammülleri yoktur.
Türkçülere: “ Milliyetçilik sizin tekelinizde mi ” diye sık sık sorulmuştur. Elbette öyledir. Herkes milliyetçi olsaydı, Türkiye bugünkü güç şartlar içinde bocalamazdı. Parti kavgaları, sınıf düşmanlıkları, kazanç ve kâr davaları tabiidir ki milliyetçilik olamaz. Bunlar bir milleti ancak batmaya götürür. Hele kelime kavramlarının alabildiğine kötüye kullanıldığı çağımızda, Türkçülük düşmanlarının “biz Türkçüler” diye yazı yazdığı, Moskova uşaklarının milliyetçilikten dem vurduğu günümüzde Türkçülük elbette küçük bir zümrenin tekelinde olacak ve Türkçülük olunca da en normal sonuç olarak ister istemez ırkçılığa gidecektir. Bu ırkçılık bir takım şarlatan maskaraların ileri sürdüğü gibi kafa ölçmek, kan tahlil etmek, yedi ata saymakla ilgili değildir. Irkçılık kan ve ırka dayanmakla beraber Türklük şuurunda olmak, yabancı bir ırkın şuuruna sahip çıkmamak davasıdır.Türkçülerin iç davası olan ırkçılık, Türkiye’nin kaderine Türklerin hâkim olması, kilit noktalarında Türklerin bulunması ilkesidir. Birinci Cihan Savaşında Osmanlı ordusundaki Arap ırkından subayların nasıl ihanet ettiğini okumak, o savaşlarda bulunanlardan dinlemek aklı başında olanlar için ebediyen unutulmayacak bir derstir. Balkan Savaşında Arnavutların, Cihan Savaşında Arapların topyekûn ihanetini gördükten sonra ve Arapların Türkiye’den bir Hatay isteği varken Türkiye’nin yerli Fellâhlarını Harp Okuluna alarak subay yetiştirmek, Mülkiyeden çıkararak vali yapmak, parti listelerinden mebus seçerek Bakanlığa getirmek doğru mudur, değil midir?
Alparslan
11-05-2006, 08:54 AM
Devami....:
Bugün Türkiye’de bir Kürtlük ve Kürtçülük akımı varken ve bunlar sıkı yönetim mahkemelerine kadar götürülmüşken bunları mebus ve senatör yapmak, bunları memleketin kilit noktalarına getirmek doğru mudur?
Türkçüler, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde Türk olmayanların ihanetlerinin en büyük rol oynadığını bilmekten doğan bir şuurla devlet makinesinin başında bunlardan kimse bulunmamasını ister. Bir insanın sadık mı, hain mi olduğunu kestirmeye tabiî imkan yoktur. Fakat o insan Türk topraklarında iddiası olan bir cemaate mensupsa ihanet etmesi daima ihtimal içindedir. Bu sebeple onu kilit noktasına getirmek, gaflet, hamakat ve ihanetten başka bir şey değildir.
Türkçülerin dış prensibi bütün Türklerin birleşmesidir. Dışarıdaki Türklerin kaderiyle ilgilimizi kesmenin bize hiçbir güvenlik sağlamadığı son otuz yılın tecrübesiyle belli oldu. Irkdaşlarının yok edilmesine göz yuman bir millet zaten yok olmaya mahkumdur ve buna layıktır. Milletleri millet yapan, uğrunda ölecekleri yüksek ilkelere bağlanmış olmalarıdır. Bugünkü kuşaklar neye, hangi ülküye, nasıl bir düşünceye bağlanmıştır?
Sağdan sola her topluluk tarafından sözde benimsenen Atatürkçülük genç kuşakları heyecanlandıracak bir ülkü müdür? Atatürkçülük denen nesne bir ilâç, bir panzehirdir. Hastalanmış veya zehirlenmiş bir ülkü değildir. Ülkü bir milleti iliklerine kadar heyecanla sarsan düşünce demektir. Uğrunda kanların ve canların harcandığı bir inançtır.
Irkçılık ve Turancılıktan katışma olan Türkçülük bu milleti heyecanla birleştirip yeniden büyük devlet durumuna getirecek ilke olduğu için yürütücü kuvvettir. Başka her düşünce, bugün piyasada olan her ilke, her inanç, her doktrin bölücü, dağıtıcı, üstelik de yabancı köklüdür.
Birleştirici, yürütücü, kalkındırıcı olan yalnız Türkçülüktür. Dışarıdan gelmemiş olan, millî ürün olan Türkçülük…
Bundan dolayıdır ki biz ne istediğimizi biliyoruz. Mütareke yıllarında kurtuluş olarak Bolşevikliği yahut Amerikan mandasını gören soysuzlaşmış aydınlar gibi, bugün de yine Moskova veya Amerika'ya yüz döndürmüş olan soysuz aydınlarla Türkiye’nin kurtuluş davası yürütülemez. Didişmelerini yalan ve iftira kampanyasıyla yapan siyasî partilerden hiçbir hayır yoktur. Oy toplamak için Kürt şeyhlerine yahut İmroz Rumlarına taâviz vermenin bir vatan ihaneti olduğunu anlamaktan âciz aşağılıkların millet kaderinde söz sahibi olması korkunç bir felâkettir.
Atatürk’ün “Türk milleti, başına geçireceği insanların kanındaki cevher-i asliye dikkat etmelidir” sözü açık anlamı ile “Türk ırkından olmayanları başına geçirme” demektir. Bu söz mücerret bir övünme veya şatafat değil, acı denemelerden doğuş bir gerçek, yabancı soyluların getirdiği felâketlerden alınmış bir derstir. Bunu Atatürkçü geçinip de Türkçülük düşmanlığı yapanları uyarmak için hatırlatıyorum. Yoksa Atatürk bunu söylememiş olsaydı biz yine ırkçı olacaktık. Aklımız büyük olanlardan ders almayı emrettiği; tarih kendi derslerinden faydalanmayanları bağışlamadığı için ve en sonra yüzyılların gerisinden gelip bize şeref veren millî şuur ve gururumuz böyle gerektirdiği için ırkçı olacaktık.
Şeref meselesine önem vermemiş toplumların sonu kölelik ve hayvanlıktır. Çünkü şeref yalnız insanlarda olan bir duygudur.
Irkçı değil misin? Irkçılığa düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde Atenagoras’ı Türkiye Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hıristiyan dünyasının sevgisini ve yardımını kazanırız diye düşünürsün.
Sen bir Yahudi sarrafın maliye bakanı olmasına ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve İsrail’e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hattâ Kürt devleti kurmak için bunca Türk’ün kanına giren Şeyh Said’in torunlarından birinin başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın.Sen yalnız Türkçülüğe karşı çıkar, Türk ırkçılığını yerer, Turancılığa düşmanlık edersin. Çünkü sen ya Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmiş bir milletin mensubu yahut da beyni işlemeyen, yobazlaşmış, okuduğunu sindirememiş bir budalasın.
Nihâl Atsız, Ötüken Dergisi, 15 Şubat 1966, Sayı: 26
Alparslan
11-15-2006, 12:56 AM
Gonlu ve akli Hasmetli adamdan cok guzel bir tahlil yazisi daha:
Biri bana ‘inanma’yı anlatsın!
Geçen haftaydı. Uzaktan kumandanın tuşuna basıp NTV’yi seçmiştim ki, karşıma “Biri Bana Anlatsın” çıktı.
Beyazıt Öztürk’le Kadir Çöpdemir’in bu programını seviyorum.
Fikirler, sözler, bilgiler havada uçuşuyor; kimse tam olarak bir şey anlatmıyor, anlatamıyor belki. Fakat bir yandan tatlı tatlı eğlendirdiği izleyiciyi bir yandan da oturduğu koltukta kendi başına düşünmeye zorluyor.
“Biri Bana Anlatsın”ın o günkü konusu “Kimlere ve nelere inanıyoruz”du.
Programa bir astrolog, birkaç “garip şeylere inanan” ünlü, bir psikiyatrist, bir illüzyonistin yanısıra hem çeşitli sahtekârlıkları ortaya çıkartmasıyla ünlü bir televizyoncu hem de halkın sözüne inandığı, güvendiği bir figür olarak Uğur Dündar katıldı.
Oturdum, sonuna kadar izledim. Eğlenceliydi, özellikle Kadir Çöpdemir’in esprileri ve Uğur Dündar’ın samimi soruları ufuk açıcıydı.
Ancak korktuğum gerçekleşti: Tartışmalar uzadıkça inanma şehvetiyle inanç; saflıkla bağlılık, bilim yapmakla bilime inanmak, aldatılmakla kendini aldatmak birbirine karıştı gitti.
Sülün Osman’a kanmakla astrolojiye inanmak, dizi kahramanı Polat Alemdar’a hayranlık duymakla bir şeyhe bağlanmak aynı bağlamda tartışıldı.
İlginçtir.
İnanmaya da, bilip öğrenmeye de açığız, hazırız, razıyız.
Ama düşünmeye hiç yanaşmıyoruz!
Düşünmek başka bir şey.
Zor iş! Üstelik bunu yapmak için ezber bozmak gerekiyor ve buna cesaret etmek pek kimsenin içinden gelmiyor.
***
En büyük ezberimiz ne peki?
Eğitim.
Eğitim şart, her şeyin başı eğitim-öğretim, eğitim olsa böyle olmaz vb...
Baktım, inanç konusu tartışılırken de aynı şey geçerli. Sıkışan, hemen lafı eğitim otomatiğine bağlıyor.
Bir inanma-bağlanma biçimi beğenilmiyor, eleştiriliyorsa yorumu da açık: “Efendim bu tabii kişinin eğitimine bağlı bir şey...”
Üstelik bu tavır akılsıra bilim adına takınılıyor.
Sanki insan eğitim-öğretim basamaklarında yukarı çıktıkça her şeyi bilip anlıyormuş; hiçbir şey boşlukta kalmıyormuş, ruhu varoluşsal sorunlarla artık hiç boğuşmuyormuş gibi!..
Oysa iyi bir bilimsel eğitim cevapları değil, soruları zenginleştirir.
Bu bakımdan bilim ile bilimci ideoloji; bilim yapmakla bilime inanmak arasında dağlar kadar fark vardır.
Ama gel de bunu bizim ezberle “aydınlanmış” okur yazarlarımıza anlat!
Gel de yatırlara-fallara bel bağlayan eğitimsizler ile astrolojiye-spiritüalizme bel bağlayan eğitimliler arasındaki mesafenin çok fazla olmadığını anlat bunlara!
***
Bir de aynı çerçevede tartışılmaması gereken aldanmak-aldatılmak konusu var.
Mesele aldatılmaksa, herkesin saflığı kendine!
Şehre yeni gelmiş, dünyadan habersiz ama uyanık geçinen köylü, Sülün Osman’a inanmış, saat kulesini satın almış. Yıllardır güle eğlene bu anlatılır...
Oysa üniversiteler bitirip master’lar yapmış beyefendilerin hiç mi saflığı yok?
Olmaz olur mu?
İnsan saftır. (Çok derin bir güzellik saklıdır bence bu gerçekte.) Kendisini en kurnaz sanan bile defalarca aldanır.
Bakınca göreceksiniz ki o çok bilmişler de ağzı laf yapan sosyopatlar (arkadaşlar, gurular vb.) tarafından dolandırılıyor...
***
Bu konu uzun ve dallı budaklı..
Çeşitli veçheleri üzerine yazmayı sürdüreceğim.
Şimdilik şu iki noktayı vurgulayarak yazımı bağlayayım.
Bir... İnanma arzusuyla çırpınıp duranların bağnazlığıyla inançla teslim olanın dingin ferahlığını bir tutamayız.
İki... Akıl dışı (irrasyonel) olanla akılsal olmayan (non-rasyonel) arasında önemli bir fark var. İkincisi aklın dışarda bıraktığı “yeryüzü ve gökyüzündeki fazladan şeyleri” kapsar. (Bkz. Joel Kovel) Dolayısıyla akıl dışı inançla akılsal olmayana inancı birbirinden ayrı değerlendirmek zorundayız.
Demir Kağan
01-26-2007, 01:20 PM
Yazarlar / Serdar Turgut
Milliyetçilik kötü müdür?
serdar.turgut@aksam.com.tr
Vatanseverlik iyi yönlendirildiğinde pozitif enerjiye dönüşebilecek bir güçtür. Ülkeyi kalkındırma, büyütme, koruma kollama boyutuyla pozitif bir anlam kazanır. Aydınlarımızın milliyetçiliği küçümseyen, aşağılayan tavırları, milliyetçi duyguları pozitif yönlendirme imkanını elden kaçırtmıştır
Türkiye, muhafazakârlığın modern yorumunu başarmış ve bunu yaşamıştır.Müslüman ülkeler arasında bunu başarabilmiş tek ülkedir.
Tüm dünyada muhafazakârlığı modern yorumuyla yaşayan ender ülkeler arasında Türkiye vardır.
Buna rağmen bu ülkede milliyetçiliğin modern yorumu bir türlü başarılamamış ve milliyetçilik hep ilkel yorumuyla bırakılmıştır.
Bunun en büyük sorumlusu aydınlarımızdır. Türk aydını, milliyetçi olmayı neredeyse bir hakaret olarak görür. Ona göre milliyetçilik mutlaka aşılması gereken bir tavırdır. Çünkü Türk aydınının kafasında milliyetçilik ile faşizm özdeşleştirilmiştir. Bu özdeşleştirmenin bir somut nedeni de vardır gayet tabii ki... Milliyetçiler, modern yorumlardan uzak olduklarından faşizme kolay geçiş yaparlar.
Türkiye’de ırkçılık yoktur, herkes vatanseverdir. Bu vatanseverlik ortada modern bir yorum olmadığından hemen milliyetçiliğe dönüşüverir. Sonra gelen kısa adım ise faşizmdir.
Oysa; vatanseverlik iyi yönlendirildiğinde son derece pozitif enerjiye dönüşebilecek bir güçtür. Ülkeyi kalkındırma, büyütme, koruma kollama boyutuyla pozitif bir anlam kazanır. Ancak aydınlarımızın milliyetçiliği küçümseyen, aşağılayan tavırları, milliyetçi duyguları pozitif yöne yönlendirme imkanını elden kaçırtmıştır.
Türkiye’nin muhafazakârlıkta olduğu gibi milliyetçilikte de modern yorumları bir an önce hayata geçirmeye ihtiyacı vardır. Bu yapılmadığı takdirde faşizm gerçek bir tehlike olarak gündemde kalacaktır.
Bunun başarılabilmesi için, önyargılarından kurtulmayı başarmış entelektüellere ihtiyaç vardır. Türk aydını milliyetçilik ile barışını yapmadığı takdirde pozitif güce dönüşebilecek bir fikri tamamen negatif güçlerin eline bırakmış olacaktır.
Milliyetçilik kendi başına kötü değildir. Bunun yorumsuz bırakılması, bunu içgüdüsel yaşayacak kitlelerin eline bırakılması asıl suçludur. Bir ülkede aydınlar her söyleme teorik müdahalede bulunmak zorundadır.
Onların ‘aydın’ diye tanımlanma nedeninin bu olduğu bile söylenebilir.
Gördüğünüz gibi yıllar önce başlatmaya çalıştığım bir düşünme sürecine (modern milliyetçilik, muhafazakârlık) hayatın dayatmaları üzerine yeniden dönmek zorunda kaldım. Bundan sonra asıl iş, felsefecilerin ve sosyal bilimcilerin olmalı.
Demir Kağan
01-26-2007, 01:21 PM
ANA GÖRE
Vurun milliyetçilere!
26.01.2007
SIRRI YÜKSEL CEBECİ
sirriyuksel.cebeci@tercuman.com.tr
ODAK Araştırma Şirketi’nin son anketinden çıkan sonuç ne idi:
Türkiye’de kendisini milliyetçi olarak niteleyenlerin oranı yüzde 23.6, sosyal demokrat olarak niteleyenlerin oranı ise 20.9, muhafazakâr yüzde 9, laik yüzde 7.7, sosyalist yüzde 5.4, İslamcı yüzde 4, ülkücü yüzde 2.1, komünist yüzde 1.8, Liberal yüzde 1.7, etnik kökenci yüzde 0.2, “Siyasi eğilimim yok” diyenlerin oranı ise yüzde 23.3.
Türkiye’de kendisini milliyetçi olarak niteleyenlere yüzde 20.9 oranındaki sosyal demokratları da katabilirsiniz.
Türkiye’de milliyetçiliğin böylesi bir yükseliş trendi yakalaması en çok kimleri rahatsız ediyor?
Amerika’yı, Avrupa Birliği’ni, AK Parti iktidarını, “Türkiyeli’yim” diyenleri, bölücüleri ve Ermeni Diasporası’nı...
Milliyetçiliğin bu hızlı yükselişinin mutlaka durdurulması, en azından hızının kesilmesi gerekiyordu.
Ermeni vatandaşımız olan Hrant Dink’in öldürülmesi, Türk milliyetçiliğinin yükselişinin hızını kesmek için ustaca hazırlanmış planın bir parçası mıydı?
İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, Hrant Dink cinayetinin zanlılarının henüz sorgusu sürerken, “Zanlı, milliyetçi duygularla cinayeti işlemiş” deme gafletinde bulununca, milliyetçilik düşmanları dört koldan harekete geçtiler.
Milliyetçiler katil ilan edildi
İLK yumurtayı Türk düşmanı Türkiye-AB KPK Eş Başkanı Lagendijk yumurtladı:
“Türkiye’de, bütün toplum kesimleriyle, hükümetiyle, muhalefetiyle aşırı milliyetçiliğin ne demek olduğunun ve toplumu nereye götürdüğünün bilincine varılmıştır!”
Hrant Dink’in cenazesinde planlı şekilde taşınan “Hepimiz Ermeni’yiz” pankartları da Türk milliyetçiliğinin yükselişine duyulan tepkinin dışa vurumuydu.
Nitekim İngiliz The Guardian gazetesi, Hrant Dink’in cenazesi ile ilgili yorumunda, Türkiye’de aşırı milliyetçilerin bir gol daha yediklerini iddia ediyor ve “Dün ortaya çıkan utanma duygusu, kızgınlık ve kendini sorgulama muhtemelen Türkiye’de milliyetçi kanadın beklediği bir şey değildi” diyordu.
Türkiye’de milliyetçi oyların hızla artmasından son derece rahatsız olduğu bilinen ve bu rahatsızlığını Kızılcahamam Kampı’nda da açıkça itiraf eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ayağına gelen bu fırsatı elbette kaçırmak istemezdi. Milliyetçilere verdi, veriştirdi. Hepsini “katil, cani, zalim” ilan etti.
Hedef şimdi Türk milliyetçiliği... Vurun Türk milliyetçiliğine!
Tercüman’ın onurlu duruşu
TÜRK milliyetçiliğini doğrudan hedef alabilecek kadar yürekli olmadıkları için, “aşırı milliyetçilik” diye bir kavram uydurdular.
Oysa, ne Hrant Dink’e tetiği çeken 17 yaşındaki genç “Ben aşırı milliyetçiyim” veya “Türk milliyetçisiyim” diyor, ne de onu azmettirdiği iddia edilen diğer zanlılar...
Aşırı milliyetçileri yerden yere vuranlar, ne bir kişi, ne örgüt, ne de siyasi parti ismi verebiliyorlar.
Çünkü öyle kişiler, örgütler ve partiler yok Türkiye’de. Sadece ve sadece ilhamını ve gücünü Atatürk’ten alan Türk milliyetçileri var.
Göğsünü gere gere “Ne mutlu Türk’üm diyene” diye haykıran gerçek Türk milliyetçileri...
Hrant Dink’i katleden ve azmettirenler ise kesinlikle Türk milliyetçisi olamazlar.
Dink’in öldürüldüğü günden başlayarak, Tercüman’ın onurlu duruşuna ülkenin dört bir yanında gösterilen yoğun ilgi ve takdir, Türk milliyetçiliğinin yükselişini durdurmaya kimsenin yetmeyeceğini de bir kez daha göstermiş oldu.
vBulletin® v3.7.0, Copyright ©2000-2008, Jelsoft Enterprises Ltd.