gurkan
11-24-2006, 11:30 AM
Avrupa Şarkı Bilmez
Avrupalıların İslam'a dair malumat alabilmek için bazı dostlarımızın müfteriyâtından başka bir menbaları yoktur. Birkaç nev-heves üç-beş kelime Fransızca öğrenmekle adl ü hikmetin zübdetü'l-kemali olan İslâmiyet'i cahilâne ve bî-edebâne istihzâya kıyam etmiş. Ona bakılarak ahkâm-ı diniye oyuncak suretinde tutulmak isteniyor.
Vakıâ içlerinde taharri-i hakikat arzuları avâlim-i ulviyede insan var mıdır yok mudur bilmek için binlerce ashab-ı mütalâayı birçok faraziyât ve istidlalât ile uğraştıracak olan bu kadar ilerlemiş olan bunca ümem-i fâzıla bizim gibi bayağı kirpiklerine bağlanmış denilebilecek derecede karîb olan bir yerin halini görmemek gariptir.
Lâkin vatandaşlarımız bu yolda sakîm sakîm fikirlere düşmesinler. Kabristân-ı fenâda gunûde-i sükûn olan ecdadlarının esâtir-i selef kuvvetleriyle a’mak –ı vicdanlarından
istihrâc-ı hakayıka çalışmakta iken mader-i vatanın kucağına birbirine mülâsık tev’emler gibi yek-vücûd olarak düşmüş oldukları bir milletin mahiyetinden haberdar olmazlarsa ağreb olur.
Biz ise Avrupa’yı bu vukûfsuzluktan mazur tutarız. Çünkü İslam’a dair malumat alabilmek için bazı dostlarımızın müfteriyâtından başka bir menbaları yoktur.
Meselâ bir İngiliz İstanbul’a gelmiş, yangın topu işitmiş. Yanında olan rum tercümanından sebebini sual etmiş. Tercüman Bayezid kulesi’nde olan sepetleri göstermiş, “İşte bak iki âdem asmışlar onun için şenlik ediyorlar.”demiş. Şimdi birçok âhâd içinde kule dara ağacı zan olunuyor. Türkler daima âdem asarlar ve astıkça ilân-ı sürur ederler itikadında bulunuyor.
Bir kıssa–hân bir takım hikâyeler ihtirâ’ etmiş, onun iğfaliyle harem daireleri odaklıklar, kapatmalarla memlû birer mastaba-i sefâhet biliniyor.
İki çapkın bazı neşriyata muvaffak olabilmiş. Onların tesiriyle burada Müslüman olmayanların hayat ve hukuku Rusya veya İngiltere sayesinde mahfûz olunduğuna hükm olunuyor.
Birkaç ikbâl-perest efkâr-ı umumiyeyi âlem-i temeddünün muhabbetinden mahrum etmek için Müslümanlara mutaasıb süsü vermiş, Türk adı anıldıkça ehl-i salib hunharlarına benzer dünyanın altını üstüne getirmeyi arzu eder bir vahşi aşiret tasavvur olunuyor.
Birkaç nev-heves üç-beş kelime Fransızca öğrenmekle adl ü hikmetin zübdetü’l-kemali olan İslâmiyet’i cahilâne ve bî-edebâne istihzâya kıyam etmiş. Ona bakılarak ahkâm-ı diniye oyuncak suretinde tutulmak isteniyor.
Halbuki biz şimdiye kadar Avrupa lisanlarında şarka dair bir mütalâaya şâyân kitap göremedik. Şarkın ahvâlini öğrenmek isteyenler ne vasıta ile vüsûl-i maksada muktedir olsunlar da bu sû-i zehâbları terk etsinler? Ez-cümle Fransızcada kavâid-i siyasiye ve vekâyi’ve ahlâk-ı milliyemize müteallik mevcut olan kitapların en alimânesi d’Ohsson namında bir zatın eseri ve sevâbık ve âdâtmızdan bahseden âsârsın en muhikkânesi mâ’hûd hammer’in tarihidir. Bunlardan hangisi mütalaa olunsa içinde görülecek rivayât-ı cahilânenin kesret ve garâbeti akla hayret getirir.
Mesela d’Ohsson’un iddiasınca İslâm’da halkın hükümete karşı hiçbir gûna hukuku yoktur. Sünniler imamın masumiyetine mu’tekid, Şiiler ihtiyâr-ı ahaliye zâhibdir. Şiilerin muktedâsı imam Ali, Sünnilerin pişvâsı hazreti Ömer’dir. Yine o müellif Fatih’e, birader idamının cezasına dair bir kanun yaptırır, o asrın ulemâsına böyle bir kanunu fetva ile tasdik ettirir. Padişahın ahd ü nizamı hayatıyla kâimdir der. Ulu’l-emr, memurlarının mal ve canına tasarrufta muhtardır itikadında bulunur. Hâsılı kitabı okudukça bahsettiği ,şeriat-ı muhammediye midir, Çin kanunu mudur, nedir anlaşılmaz.
Bu türlü tahkikât ile fıkhın kavvâid-i hakimâne ve ahkâm-ı âdilânesi nasıl vukûf hâsıl edilebilsin.
Hammer, tarihine başlar başlamaz Sultan Osman’a ammisini idam ettirir, Kosova muharebesine bizim taraftan bataryalarla toplar gönderilir. Selimi evvel gibi, köprülü gibi müceddidleri ervâh-ı musallata haline kor. Rahibâne bin nefrin ile yâd eder. Bayezid-i sâni gibi sefih, İbrahim paşa gibi muharibleri melikü’l-hayr şekline getirir, acemâne bin mübalağa ile vasf eyler. Fatih’i, Cengiz’den zalim gösterir. Hain İskender gibi, Hunyat gibi karşısında duran sibâ’-ı vahşete havariyûna yakın hilm u insaf isnad eder. Onun rivayetince biz bir yere gidersek birkaç yüz bin kişi ile gideriz, düşmanlarımız karşısına yalnız on onbeş bin kişi ile gelirler. Hatta İstanbul’da kuvve-i külliyesine karşı duran askeri topu beş bin kişiden ibaret bırakmak ister. Mohaç gazasında Sultan süleyman’ın üç yüz bin kişiye bâliğ olan ordusu mukabelesine yalnız yirmi beş bin Macarlı getirir.
Şarlken’in hücum-ı osmaniyânı işittiği gibi Venedik’ten İspanya’ya firarını ve hatta hiçbir vakit Kanuni ile imtihan-ı ikbal meydanına girememesini maskara maskara ‘adem-i tenezülle tevile kalkışır. Fazıl Ahmet Paşa’nın Rabe suyundan geçirdiği on bin kişilik bir tâli’ayı ircâ’a mecbur olmasını fenn-i harbde yeni devir açabilecek bir melhame-i Kübrâ gibi göstermek ister. Ne vakit galebe edersek araya daima nâgehâni bir kaza karıştırır. Ne vakit mağlup olursak düşmana daima fevkalâde bir celâdet verir. Hıristiyanlar hakkında gerek kıbel-i şeriattan, gerek divan-ı devletten ne hükm sâdır olsa taassuba haml eder. Ne muamele vukû’ bulsa mezhep muhalefetine isnad eyler. Kara Mustafa paşa tarafından o vakit muamelât-ı hariciyesinde bihakkın ilân edilen Viyana seferine nakz-ı ahd namı verir. Yine o seferde Lehistan kralının nâ-kesâne ihtiyâr ettiği ahd-şikenliği gaza tabiriyle vasf eyler. Namazın tarifine kalkışır ; “tulü’ ve zevâl ve gurub dakikalarında salâta ibtidânın caiz olmaması İslam itikadınca o zamanlarda güneşi şeytanın tutuğundandır.”yollu hezeyanlar söyler. Arabiden Türkiden ibareler tercüme etmek ister. Küşâyiş-i derun mânasına olan ferec kelimesini râ’nın sükunuyla [fecr] okur. Tabirât-ı tahkiriyeden gidi kelimesini ma’hud hayvan mânasına kedi kıyas eyler.
Bu türlü malumat ile il Osmanlıların azamet-i şan ve mekarim –i ahlâkı nasıl öğrenilebilsin? Elsine-i şarkıyenin bir Avrupalıya hemen hiç fâidesi yok iken içlerinden birazı onları da tahsil ediyorlar da Araplar için yeni yolda sarf ve nahivler ve Türkler için yeni yolda lügatlar yapıyorlar. Bunlar mükemmel değil lakin hiç olmazsa ebnâ-yı vatandan mükemmel bir eser yapmak isteyenlerin husul-i maksadına hâdim olabilir.
Elsine-i garbiye bizim için katiyyü’l-vücûb haline girmiş iken hiçbirimiz selim-i sâlis zamanındaki seyyid Mustafa kadar olup da yazdığımızı okutacak kadar bir lisan tahsil edemiyoruz.
Ahvalimizin âyinesi eteryaların yazdığı kitaplardan ibaret kaldıkça Avrupa’ya ne kadar zülmâni görünsek çok sayılmaz.
Bizde her ne vakit Rusyalılar, Lehliler, Rumlar filan gibi başka lisanlarda uğradığımız isnadâtı yine o lisan halkına ifhâm edebilecek surette redde muktedir olursa Avrupa’da
efkâr-ı umumiye pek çabuk şarkı öğrenir, pek çabuk halkımızı teslim eder.
Bununla beraber Avrupa’da şarkın tamamıyla bilinememesi bizce o kadar hatarlı değildir. Çünkü istikbalimizin ehemmiyeti lâyıkıyla anlaşılmış ve ahde vefamız tamamıyla meydana çıkmıştır.
Fakat yine tekrar ederiz; vatandaşlarımız, bizde olmayan halleri bize isnad edip de imtizâc-ı menafimize çalışmakta tereddüt göstermesinler çünkü bizden ziyade kendilerinin hayatı, bekası ona muhtaçtır.
Dikkat etsinler ki dünyada azasının her biri bir lisan söyler bir devlet var mıdır? Nerede bu kadar mezhep taaruzdan beri kalmış? Nerede bu kadar cinsiyet beka bulmuş? Lehlilerin hali düşünülür, Macaristan’da kalan Ermenilerden hiçbir isr kalmadığına bakılırsa burada her kavim necâtı Devlet-i Alliyye’nin istiklâline mütevakkıf olduğu anlaşılır.
Biz şimdiye kadar edyân-ı sâire ashabını zimmetimize aldık. Her ahdimize vefa gösterdik. Asayişimizden dur olduk, milyonlarla canlar, mallar feda eyledik. Onların asayişini idâme ve mal u canını vikâye eyledik. Onlar tarafından da ahde vefa bekleriz. Vatan-ı umumi[nin] ağrâz-ı nefsâniyeden mukaddes tutulmasını arzu ederiz.
Bazı fıkralarda bu temayülün husulünü memnuniyetle görüyoruz. Ümmid ederiz ki bu temayül yakında cümlesine yayılır. Efkâr-ı saib ziyaya benzer, bir mülkün bir cihetinde zuhur edince sair taraflarında yine az zaman içinde yayılmak tabiidir.
Namık Kemal' "Osmanlı Modermleşmesinin Meseleleri"
Avrupalıların İslam'a dair malumat alabilmek için bazı dostlarımızın müfteriyâtından başka bir menbaları yoktur. Birkaç nev-heves üç-beş kelime Fransızca öğrenmekle adl ü hikmetin zübdetü'l-kemali olan İslâmiyet'i cahilâne ve bî-edebâne istihzâya kıyam etmiş. Ona bakılarak ahkâm-ı diniye oyuncak suretinde tutulmak isteniyor.
Vakıâ içlerinde taharri-i hakikat arzuları avâlim-i ulviyede insan var mıdır yok mudur bilmek için binlerce ashab-ı mütalâayı birçok faraziyât ve istidlalât ile uğraştıracak olan bu kadar ilerlemiş olan bunca ümem-i fâzıla bizim gibi bayağı kirpiklerine bağlanmış denilebilecek derecede karîb olan bir yerin halini görmemek gariptir.
Lâkin vatandaşlarımız bu yolda sakîm sakîm fikirlere düşmesinler. Kabristân-ı fenâda gunûde-i sükûn olan ecdadlarının esâtir-i selef kuvvetleriyle a’mak –ı vicdanlarından
istihrâc-ı hakayıka çalışmakta iken mader-i vatanın kucağına birbirine mülâsık tev’emler gibi yek-vücûd olarak düşmüş oldukları bir milletin mahiyetinden haberdar olmazlarsa ağreb olur.
Biz ise Avrupa’yı bu vukûfsuzluktan mazur tutarız. Çünkü İslam’a dair malumat alabilmek için bazı dostlarımızın müfteriyâtından başka bir menbaları yoktur.
Meselâ bir İngiliz İstanbul’a gelmiş, yangın topu işitmiş. Yanında olan rum tercümanından sebebini sual etmiş. Tercüman Bayezid kulesi’nde olan sepetleri göstermiş, “İşte bak iki âdem asmışlar onun için şenlik ediyorlar.”demiş. Şimdi birçok âhâd içinde kule dara ağacı zan olunuyor. Türkler daima âdem asarlar ve astıkça ilân-ı sürur ederler itikadında bulunuyor.
Bir kıssa–hân bir takım hikâyeler ihtirâ’ etmiş, onun iğfaliyle harem daireleri odaklıklar, kapatmalarla memlû birer mastaba-i sefâhet biliniyor.
İki çapkın bazı neşriyata muvaffak olabilmiş. Onların tesiriyle burada Müslüman olmayanların hayat ve hukuku Rusya veya İngiltere sayesinde mahfûz olunduğuna hükm olunuyor.
Birkaç ikbâl-perest efkâr-ı umumiyeyi âlem-i temeddünün muhabbetinden mahrum etmek için Müslümanlara mutaasıb süsü vermiş, Türk adı anıldıkça ehl-i salib hunharlarına benzer dünyanın altını üstüne getirmeyi arzu eder bir vahşi aşiret tasavvur olunuyor.
Birkaç nev-heves üç-beş kelime Fransızca öğrenmekle adl ü hikmetin zübdetü’l-kemali olan İslâmiyet’i cahilâne ve bî-edebâne istihzâya kıyam etmiş. Ona bakılarak ahkâm-ı diniye oyuncak suretinde tutulmak isteniyor.
Halbuki biz şimdiye kadar Avrupa lisanlarında şarka dair bir mütalâaya şâyân kitap göremedik. Şarkın ahvâlini öğrenmek isteyenler ne vasıta ile vüsûl-i maksada muktedir olsunlar da bu sû-i zehâbları terk etsinler? Ez-cümle Fransızcada kavâid-i siyasiye ve vekâyi’ve ahlâk-ı milliyemize müteallik mevcut olan kitapların en alimânesi d’Ohsson namında bir zatın eseri ve sevâbık ve âdâtmızdan bahseden âsârsın en muhikkânesi mâ’hûd hammer’in tarihidir. Bunlardan hangisi mütalaa olunsa içinde görülecek rivayât-ı cahilânenin kesret ve garâbeti akla hayret getirir.
Mesela d’Ohsson’un iddiasınca İslâm’da halkın hükümete karşı hiçbir gûna hukuku yoktur. Sünniler imamın masumiyetine mu’tekid, Şiiler ihtiyâr-ı ahaliye zâhibdir. Şiilerin muktedâsı imam Ali, Sünnilerin pişvâsı hazreti Ömer’dir. Yine o müellif Fatih’e, birader idamının cezasına dair bir kanun yaptırır, o asrın ulemâsına böyle bir kanunu fetva ile tasdik ettirir. Padişahın ahd ü nizamı hayatıyla kâimdir der. Ulu’l-emr, memurlarının mal ve canına tasarrufta muhtardır itikadında bulunur. Hâsılı kitabı okudukça bahsettiği ,şeriat-ı muhammediye midir, Çin kanunu mudur, nedir anlaşılmaz.
Bu türlü tahkikât ile fıkhın kavvâid-i hakimâne ve ahkâm-ı âdilânesi nasıl vukûf hâsıl edilebilsin.
Hammer, tarihine başlar başlamaz Sultan Osman’a ammisini idam ettirir, Kosova muharebesine bizim taraftan bataryalarla toplar gönderilir. Selimi evvel gibi, köprülü gibi müceddidleri ervâh-ı musallata haline kor. Rahibâne bin nefrin ile yâd eder. Bayezid-i sâni gibi sefih, İbrahim paşa gibi muharibleri melikü’l-hayr şekline getirir, acemâne bin mübalağa ile vasf eyler. Fatih’i, Cengiz’den zalim gösterir. Hain İskender gibi, Hunyat gibi karşısında duran sibâ’-ı vahşete havariyûna yakın hilm u insaf isnad eder. Onun rivayetince biz bir yere gidersek birkaç yüz bin kişi ile gideriz, düşmanlarımız karşısına yalnız on onbeş bin kişi ile gelirler. Hatta İstanbul’da kuvve-i külliyesine karşı duran askeri topu beş bin kişiden ibaret bırakmak ister. Mohaç gazasında Sultan süleyman’ın üç yüz bin kişiye bâliğ olan ordusu mukabelesine yalnız yirmi beş bin Macarlı getirir.
Şarlken’in hücum-ı osmaniyânı işittiği gibi Venedik’ten İspanya’ya firarını ve hatta hiçbir vakit Kanuni ile imtihan-ı ikbal meydanına girememesini maskara maskara ‘adem-i tenezülle tevile kalkışır. Fazıl Ahmet Paşa’nın Rabe suyundan geçirdiği on bin kişilik bir tâli’ayı ircâ’a mecbur olmasını fenn-i harbde yeni devir açabilecek bir melhame-i Kübrâ gibi göstermek ister. Ne vakit galebe edersek araya daima nâgehâni bir kaza karıştırır. Ne vakit mağlup olursak düşmana daima fevkalâde bir celâdet verir. Hıristiyanlar hakkında gerek kıbel-i şeriattan, gerek divan-ı devletten ne hükm sâdır olsa taassuba haml eder. Ne muamele vukû’ bulsa mezhep muhalefetine isnad eyler. Kara Mustafa paşa tarafından o vakit muamelât-ı hariciyesinde bihakkın ilân edilen Viyana seferine nakz-ı ahd namı verir. Yine o seferde Lehistan kralının nâ-kesâne ihtiyâr ettiği ahd-şikenliği gaza tabiriyle vasf eyler. Namazın tarifine kalkışır ; “tulü’ ve zevâl ve gurub dakikalarında salâta ibtidânın caiz olmaması İslam itikadınca o zamanlarda güneşi şeytanın tutuğundandır.”yollu hezeyanlar söyler. Arabiden Türkiden ibareler tercüme etmek ister. Küşâyiş-i derun mânasına olan ferec kelimesini râ’nın sükunuyla [fecr] okur. Tabirât-ı tahkiriyeden gidi kelimesini ma’hud hayvan mânasına kedi kıyas eyler.
Bu türlü malumat ile il Osmanlıların azamet-i şan ve mekarim –i ahlâkı nasıl öğrenilebilsin? Elsine-i şarkıyenin bir Avrupalıya hemen hiç fâidesi yok iken içlerinden birazı onları da tahsil ediyorlar da Araplar için yeni yolda sarf ve nahivler ve Türkler için yeni yolda lügatlar yapıyorlar. Bunlar mükemmel değil lakin hiç olmazsa ebnâ-yı vatandan mükemmel bir eser yapmak isteyenlerin husul-i maksadına hâdim olabilir.
Elsine-i garbiye bizim için katiyyü’l-vücûb haline girmiş iken hiçbirimiz selim-i sâlis zamanındaki seyyid Mustafa kadar olup da yazdığımızı okutacak kadar bir lisan tahsil edemiyoruz.
Ahvalimizin âyinesi eteryaların yazdığı kitaplardan ibaret kaldıkça Avrupa’ya ne kadar zülmâni görünsek çok sayılmaz.
Bizde her ne vakit Rusyalılar, Lehliler, Rumlar filan gibi başka lisanlarda uğradığımız isnadâtı yine o lisan halkına ifhâm edebilecek surette redde muktedir olursa Avrupa’da
efkâr-ı umumiye pek çabuk şarkı öğrenir, pek çabuk halkımızı teslim eder.
Bununla beraber Avrupa’da şarkın tamamıyla bilinememesi bizce o kadar hatarlı değildir. Çünkü istikbalimizin ehemmiyeti lâyıkıyla anlaşılmış ve ahde vefamız tamamıyla meydana çıkmıştır.
Fakat yine tekrar ederiz; vatandaşlarımız, bizde olmayan halleri bize isnad edip de imtizâc-ı menafimize çalışmakta tereddüt göstermesinler çünkü bizden ziyade kendilerinin hayatı, bekası ona muhtaçtır.
Dikkat etsinler ki dünyada azasının her biri bir lisan söyler bir devlet var mıdır? Nerede bu kadar mezhep taaruzdan beri kalmış? Nerede bu kadar cinsiyet beka bulmuş? Lehlilerin hali düşünülür, Macaristan’da kalan Ermenilerden hiçbir isr kalmadığına bakılırsa burada her kavim necâtı Devlet-i Alliyye’nin istiklâline mütevakkıf olduğu anlaşılır.
Biz şimdiye kadar edyân-ı sâire ashabını zimmetimize aldık. Her ahdimize vefa gösterdik. Asayişimizden dur olduk, milyonlarla canlar, mallar feda eyledik. Onların asayişini idâme ve mal u canını vikâye eyledik. Onlar tarafından da ahde vefa bekleriz. Vatan-ı umumi[nin] ağrâz-ı nefsâniyeden mukaddes tutulmasını arzu ederiz.
Bazı fıkralarda bu temayülün husulünü memnuniyetle görüyoruz. Ümmid ederiz ki bu temayül yakında cümlesine yayılır. Efkâr-ı saib ziyaya benzer, bir mülkün bir cihetinde zuhur edince sair taraflarında yine az zaman içinde yayılmak tabiidir.
Namık Kemal' "Osmanlı Modermleşmesinin Meseleleri"