PDA

View Full Version : Türk Felsefesine Fârâbi'den Giriş.


Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:15 AM
Türk Felsefesine Farabi den Giriş

Felsefe Çalışmasından Önce Gerekli Bilgiler:

Farabi, gençleri felsefede eğitmeye, dürüstçe çabalayan öğretmenler için birkaç kural ortaya koyar. Hiçbir genç tabiat bilimleri ile iyice tanışmadan felsefe çalışmasına başlamamalıdır. Zira, İnsan tabiatı, mükemmel olmayandan mükemmele doğru adım adım yükselmeyi gerektirir. Matematik genç felsefecinin zihnini eğitmede çok önemli bir konudur, çünkü duyulur olandan anlaşılır olana kolayca geçmesine yardım eder ve aynı zamanda zihnini tamkesin ispatlara aşina kılar.
Doğruyu yanlıştan ayırt eden bir araç olarak mantık çalışması, asıl felsefe çalışmasına başlamadan önce büyük eğitim değeri taşır.
Kişinin kendi karakterini, içgüdülerini ve eğilimlerini talim ettirmesi, (eğitmesi) felsefeye başlamasından önce gelmelidir; zira bu yapılmadıkça öğrenci daha yüksek ve daha sabit hakikatleri tam olarak hiçbir zaman kavramayabilir; çünkü zihni halâ duyarlığın sisi tarafından kaplanmıştır.
her şeyden önce felsefe, Tanrı’nın bütün şeylerin yaradan ve etkin sebebi olarak, Bir olarak, kımıldatılmaz olarak bilgisini edinmek için çalışır.
Felsefe öğrencisi çeşitli felsefelerin adlarını aldıkları kaynaklardan öğrenim görmelidir. Mesela ona, bazı felsefelerin adlarının öğretildikleri tarzda geldiği söylenmelidir.-bir bahçede aşağı ve yukarı dolaşarak tartışılan Peripatetizm felsefesi gibi. Ona başka felsefelerin adlarını kurucularından aldıkları öğretilmelidir, -Platononizm’i Platon’dan, Aristotelizm’in de Aristoteles’ten gelmesi gibi; ve daha başkalarının da adlarını koydukları gayeden aldıkları öğretilmeli; -haz’zı gaye edinen Epikurosçuluk gibi.
Öğrenimde iki aşırılıktan kaçınılmalıdır. Öğretmen ne aşırı sert, ne aşırı yumuşak olmalı. Zira çok sert olursa, aşırılıktan dolayı yanılır ve çok yumuşak olursa noksanlıktan dolayı yanılır. Öğretmen, sertliği yüzünden sevimsiz olursa, aşırı yumuşaklığından da saygı görmez hale gelebilir. Bu sebeplerden dolayı öğretmen, aşırılıktan olduğu kadar noksan kalmaktan da kaçınmalıdır.
Genç adam, eski Arap deyişine-“Damla taşı deler”, arasıra dikkati çekilerek felsefe çalışmasında sabırlı olmaya ikna edilmelidir.
Öğretmen, öğrencisinin, bir zaman içinde yalnız bir şeye dikkatini vermesini sağlamalıdır. Zira belli bir zamanda ancak bir konuya hakim olunabilir. Bu kuralın sebebi, öğrencinin dikkatini çalışma nesnesinde yoğunlaştırması ve başarıya ulaşmasıdır.

Felsefenin Tarifi ve Bölümlendirilmesi:

Farabi’ye göre, felsefe, düşünceden, yani kavramların biliminden başka bir şey değildir. Felsefenin gayesi göğün ve yerin yaradanı olan Tanrı’yı bilmektir.
Farabi’nin felsefesi mantık, teorik felsefe ve pratik felsefe diye bölümlenebilir. Teorik felsefenin altbölümleri metafizik ve psikoloji, pratik felsefenin altbölümleri ahlak, siyaset olarak ayrılabilir.(sayfa 10)

Alınan kaynak ;
Farabi felsefesi ve ortaçağ düşüncesine etkisi – Robert Hammond – Çeviri: Gülnihal Küken-Uluğ Nutku

Felsefe eğitim felsefesidir şiarından hareketle bir Türk olan Farabi’nin felsefeye bakışı ile Türk Felsefesinin kuruluşunu Türk gibi düşünen bir felsefeci olarak Farabi’ye kadar bağlayabiliriz.
Her felsefeci kendi kültürünü felsefesinde dışa yansıtır. Farabi’de Türk kültürünü felsefesinde dışa yansıtmıştır. Konuya anladığım kadarıyla giriş yapacağım.
Türkler pratik hayatla düşünceleri çok iç içe yaşamış ve pratik hayatı ve pratik çözümleri ve yaklaşımları yaşam felsefesinde yaşatmıştır. Asker bir millet olmasından dolayı da uzun konuşmalardan ziyade kısa net ve yaşamda pratik çözümler sunan deyişler ve sözleri şiar olarak benimsemiş ve içinde bulunduğu durumu iki cümlelik söylemle net olarak aksettirmiştir.
Bunuda Farabi’nin felsefesinde şöyle gözlemliyorum.
“Matematik genç felsefecinin zihnini eğitmede çok önemli bir konudur, çünkü duyulur olandan anlaşılır olana kolayca geçmesine yardım eder ve aynı zamanda zihnini tamkesin ispatlara aşina kılar.”
İnsan matematik ya da mantıkla bir yargıya bir karara varıyor. Çıkış noktası olarak mantığı alıyor. Çünkü mantıkla bir yargıya varıyoruz. Duyularımızla dış dünyaya ya da iç dünyamıza açılıyoruz. Duyularımızdan yola çıkmamız duyularımızın algıladığı tabiatı, dış dünyayı öğrenerek felsefemize başlamamız gerektiği düşüncesi pratik olarak pratik yaşam felsefesini temel alan düşünceyi ortaya koyuyor. Duyularımızla çıkış yaptığımız bir yaşam içinde yaşıyoruz. Duyularımızla algıladıklarımızı anlamlı hale getirmemiz anlaşılır olana anlama söze ulaşmamızı sağlıyor. Bir başka açıdan bakarsak hayvanlaşmadan insanlaşmaya gözden hareketle söze ulaşmaya. Göz’ü temel alan Platon felsefesinden Söz’ü temel Aristo felsefesine ulaşmaya. Hakikate ulaşmak Farabi’de Tanrıya ulaşmaktır. Hakikate yani Tanrıya mistik yoldan değil nesnel dünyadan çıkış yaparak ulaşıyor.

“Kişinin kendi karakterini, içgüdülerini ve eğilimlerini talim ettirmesi, (eğitmesi) felsefeye başlamasından önce gelmelidir; zira bu yapılmadıkça öğrenci daha yüksek ve daha sabit hakikatleri tam olarak hiçbir zaman kavramayabilir; çünkü zihni halâ duyarlığın sisi tarafından kaplanmıştır.”

Burada da duyularımızın harekete geçirdiği güdülerimizi yani hayvani yanımızı eğitmemizi duyulardan anlama geçmemizi insanlaşmamızı öngörmektedir. Ama mistik bir yaşam öngörmüyor ve Farabi mistik bir yaşam yaşamıyor. Farabi mistik bir yaşam felsefesi gütmüyor. Bu da Türk olmasından Türk gibi düşünmesinden kaynaklanıyor. Türklerin mistik bir din olan budizmi tercih etmemeleride pratik yaşam felsefesini temel almalarından kaynaklanıyor. Mistik yaşam, bitkisel yaşamla özdeşleştirilmektedir. Bitkisel yaşam hayvansal yaşamın daha geri safhası olduğu için, mistik yaşamı temel alan dinde mistik olmayan dinin daha geri bir safhası. Mistik yaşam bitkisel yaşama geri dönüştür aslında. Meditasyon yapmak bu dünya da olduğunun farkına varmamaktır. Pratik olarak eylememektir. Edilgen olmaktır. Bu da bitkisel yaşamdır.

Mustafa Altınay 16 Temmuz 2006 16.20 Kumbağ
_________________
"Bizim dilde, kanun koyucu ve bilge aynı anlama gelir" Fârâbi

Ergenekonun çocukları birbirlerine görünmez bağlarla bağlıdırlar...

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:16 AM
Bütün bu açıklamalar karşısında, Türklerde, felsefe geleneğini, "Bilgelik" olarak, ilkin, hükümdarın kendisinde, sonra buyruklarında aramak tabiîleşiyor. Bilge olan hükümdar, "Küfr ile dünya durur, amma, zulm ile durmaz" şeklinde ifade edilen ve tarih araştırmaları literatüründe "Très turque" olarak vasıflandırılan, "Türklerde adâlet"i, nazarî olarak tarif etmekten çok, onun uygulamasını yaparak tarif etmektedir. Hükümdar, tabir caiz ise, adâletin "Operasyonel tarifini (Operational definition)" yapmakta, adâleti, göstererek, uygulayarak tarif etmektedir, bu, bir "Praxis" Felsefesi yapmak demektir. Acaba, onlarda, Platon'un özlemi gerçekleşmiş midir? "Arkhont filozof, Filozof da Arkhont" olmuş mudur? Belki daha fazlasıyla! Çünkü, Hakan, yalınız "Törüg" itmez; yasa koymaz; bir alp olarak, konulmuş yasayı korur. İşte Fârâbî, böylece, "...Bu 'İlm" ile, Tahsîl'inde, Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî bilgiyi kastetmiş olmasıyle ve "Bizim dilde, kanun koyucu ve bilge aynı anlama gelir" sözü ile, Türklerdeki felsefe geleneneğini, şahikasında taçlandırmış oluyor.

Fârâbî’ye bir hazırlık olmak üzere İslâm öncesi* Türklerde felsefe
Mübahat Türker-Küyel**
http://www.kutadgubilig.com/makaleler/1.php?id=33

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:32 AM
Piskodrama demiş ki;
"Değerli arkadaşım emeğin için teşekür ederim.
Farabi, psikoloji, metafizik, mantık, zekâ, madde, zaman, vahdet, boşluk, mesafe ve sayı gibi kavramlarla ilgili görüşler ileri sürerek maddeci batının bu güne kadar üstüne basmadığı, islam dünyasında da kapalı kalmış felsefi akımları öncülüğünü teşkil edecek mühim gelişmelere vesile olmuştur. Farabi, felsefeye mantık yolundan girerek metafizik üzerinde durdu. Din ile felsefenin ayrılmaz bir bütün olduğunu gördükten sonra islâm felsefesinin kurucusu oldu. Farabi'ye göre din ile felsefe arasındaki uyuşmazlık temelde değil, dışta kalan yorumlarla düşüncelerin değerlendirilmesindeki farklılıktan ileri gelir. Böylece mantık ve kavramcılığı geliştirdiğinden, bu etki ile Kelâm gibi Islami ilim dalları kanıtlarını mantıktan almaya başlamıştır. Bu yoldan hareket eden Farabi, o zamanki ilim dallarını ikiye ayırır. Ona göre mantık, metafizik gibi ilimler nazari(teorik), ahlâk, siyaset(politika), matematik, musiki ise ameli yâni pratik ilimdir.

Vesilenle insanlığa büyük hizmeti olmuş Müslüman Türk düşünürü Farabi'yi Rahmet ve Minnetle anıyoruz."
_________________
"Bizim dilde, kanun koyucu ve bilge aynı anlama gelir" Fârâbi

Ergenekonun çocukları birbirlerine görünmez bağlarla bağlıdırlar...

Nerede bir Türk varsa Öztürkler oradadır...
http://www.felsefeturk.com/

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:33 AM
Farabî Türk'tür. Türklerin övünecekleri filozoflardan biridir. Farabî Müslüman olduğundan Müslümanların da iftihar edecekleri bir filozoflarıdır. Buna rağmen ne Türkler ve ne de müslümanlar Farabî'ye gereken önemi vermemişlerdir........
1950'de bir özel sayı çıkaran "Belleten"(Türk Dil Kurumu dergisidir.), Farabî'nin anlaşılması için ilk adım sayılabilirdi, ama onun ikinci adımı atılmış olsaydı. Her ne ise, Farabî adına, bir felsefe enstitüsü kurulması ve orada ilk iş olarak Farabî'nin eserleri incelenip hem asılları ve hem Türkçe tercümeleri ile birlikte neşredilmelidir. Bunun örneğini Sayın Prof. Dr. Mübahat Küyel, Farabî'nin mantık eserlerini tercüme ederek aslı ile beraber neşretmekle vermiştir. Sayın Ord. Prof. Dr. H. Z. Ülken,yazdığı "İslam Felsefe Tarihi"nde, Sayın Prof Dr. N. Keklik, yazdığı "İslam Mantık Tarihi ve Farabî Mantığı" adlı eserinde, Sayın Prof. Dr.C.Sunar da yazdığı "İslam'da Felsefe ve Farabî" adlı eserinde ve Prof.Dr. Hüseyin Atay "Farabî ve İbn Sina'da Yaratma" adlı eserinde Farabî'ye önemli yer vererek,onun Türk felsefe dünyasına tanıtılmasına hizmet etmişlerdir.
_________________
"Bizim dilde, kanun koyucu ve bilge aynı anlama gelir" Fârâbi

Ergenekonun çocukları birbirlerine görünmez bağlarla bağlıdırlar...

Nerede bir Türk varsa Öztürkler oradadır...
http://www.felsefeturk.com/

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:41 AM
A-
Fârâbî’ye bir hazırlık olmak üzere İslâm öncesi* Türklerde felsefe
Mübahat Türker-Küyel**

(I) İlkin "Orta Çağ" kavramını alalım. Biz, "Tanzimat" ile Batı'ya döndükten sonra, Batı'nın bir takım değerlerini benimsemiş olduk. Bu değerler, ana hatlarında, hukukî, siyasal, bilimsel, endüstriyel, kültürel, askerî, iktisadî v.s. gibi alanlardaki bazı olumlu değerlerdir. Bu değerler arasında, bilindiği gibi, "Milâdî Takvim" de bulunmaktadır. Batı'nın bu takvimine göre, 395 ile 1453 tarihleri, birisi Batı Roma'nın, ötekisi ise Doğu Roma'nın (Bizans'ın) ortadan kaldırılmış olduğu tarihlerdir; ve, bu iki tarihin arası, Batılı'ların kendileri tarafından "Ortaçağ (Media evi, Kurûn-i Vustâ. Médiavale=Kurûn-i Vustâî)" olarak takdîr edilmiş, öyle adlandırılmıştır. Ortaçağ, Batı gözünde, Batı'nın yine kendi tarihleri bakımından, bir taraftan da, yakın zamanlara kadar, "Karanlık Çağ (Dark Ages)", bazen de, "Skolâstik Devir" olarak tavsif edilmiştir. O, Batı'da, Batılı'larca, Bilim, Felsefe, Sanat... v.s. gibi, kültürün üstün ve olumlu öğeleri bakımından, yine, Batılı'nın "Renaissance (Yeniden doğuş)"ı önünde, "Bin Yıllık Karanlık Bir Gece" sayılmıştır. Hattâ, bu Çağ, yine onlar tarafından, bütün insanlık tarihi, daha doğrusu, bu çağdan sonraki kendi tarihleri dikkate alındıkta, utanç verici bir çağ olarak değerlendirilmiştir. Öyle ki, bu Çağ, keşke, hiç yaşanmamış olsaydı! Mümkünse atlanmalıdır! -İstanbul Üniversitesi'nde vermiş olduğu üniversite derslerini ihtiva eden bir Felsefe Tarihi (İst. Üniv. 1967) kitabı yazmış olan Macit Gökberk böyle yapmıştır; O, bu üniversite ders kitabında, Batı'nın bu bin yıllık çağını atlamış, sanki, atlayarak, onu ortadan kaldırmak istemiş olma durumuna düşmüş gibidir-. Bu çağ yaşanmamış sayılmalıdır; kültür tarihinden çıkarılıp atılmalıdır! Adetâ kazınmalıdır! Ama, Batı'ya dönmüş olan bizler de, eğer, bu tür değerlendirmelere katılacak olursak, Batılı'nın "Bin Yıllık Karanlık Gece" olarak tavsif etmiş olduğu onların bu kendi "Ortaçağını", biz, gidip, onlardan alıp, insanlık kültür tarihinin dışına çıkartamayacağımıza, onu kaldırıp atamayacağımıza göre, olsa olsa, genelde, bu Çağa rastlayan tarihler arasını atar iken, bu Çağa tesadüf etmesinden dolayı, 395 ile 1453 tarihleri arasındaki bütün öteki dünya kültürlerini ve, asıl, kendi kültürümüzü atacağız demek olur. Böylece de, Türk kültürünü, bilerek veya bilmeyerek, en az üç kez tarih sahnesinden, kendi ellerimizle silmiş ve atmış oluruz: Bir defasında, İslâm öncesi Türk kültürünün kendisi olarak, bir defasında İslâm öncesi Türklerin, İslâma girdiklerinde, İslâma yapmış oldukları katkılar olarak, bir defasında da Türklerin İslâm vasıtasıyla Batı'ya ve dolayısıyle de dünya kültürüne yapmış oldukları katkılar olarak. Oysa, araştırmalara göre, Milâdî V., VI., VII., VIII., IX., X., XI., XII. ve XIII. asırlar, İslâm öncesi ve İslâmî Türk kültürü olarak, Türk kültürünün, o zamanların çağdaş dünyasındaki öteki kültürleri arasında, tarihinin en parlak devirlerini idrâk etmiş olduğu asırlardır3 -Buraya, bu asırlara, Osmanlı Devri'nin, kuruluştan, yaklaşık 1700 lere kadar sürmüş olan kısmını da eklemeliyiz-. Demek ki, aslında, Batı'nın kendi kültürüne ait olan, ve, yine, Batılıların kendileri tarafından 395 ile 1453 tarihleri arası hakkında yapılmış olan bu olumsuz değerlendirmelerini, yanlış bir uygulama yaparak, 395 ile 1453 arasında yer almış olan bütün öteki insanlık kültürlerine teşmil etmekle, gerçekler önünde çok ciddî, ama, pek çok ciddî bir hatâ yapmış oluruz. Çünkü, bu tür bir davranış, bazı tarihçilerin, bir tarihî gerçeği kişisel takdirleriyle yok etmek istemeleri anlamına gelir. Bu hatâ ile, gerek İslâm öncesinde, gerekse İslâmî olarak, olumlu bütün Türk kültür değerlerini insanlık tarihinden çıkartmış, Türklerin, insanlık tarihindeki hem katkıcı hem geçirici ve taşıyıcı rollerini de inkâr etmiş oluruz. O halde, "Ortaçağ" teriminde, gerçekten, ama, gerçekten, ve, yeniden bir bilinçlenmeye ihtiyaç bulunmaktadır.4 -Kaldı ki, Batı'nın bu kendi "Ortaçağ"ı, 395-1453 tarihleri arası, onun kendi kültürü açısından, tümce ve mutlak olarak, "karanlık" ta değildir. Öyle ki, bu Çağ, Avrupa'da, sanatta, mimârîde, Gotik katedralleriyle, vitraylarıyle, yazmalarıyle, içlerinde Hellen ve Hellenistik Devir kültürlerinin bir kısmının saklanmış olduğu yazmaları koruyan manastırlarıyle, "Saray Okulları'yle (Palatina) , şövalye ahlâkıyle, İslâm Âleminden gelen etkilerle (Medrese, Hastane, Kütübhane, Rasathane. Bk. Aydın Sayılı'nın incelemeleri)5 karşılaşmış, karşılaşmakta devam etmiş olduğunu gösteren, yer yer pırıltılı ve son derece dikkate değer bir çağdır. Kültürün yüzlerce tarifinin yapılmakta olduğu ve kültür karşılaşması ve etkileşmesinin ortada dikilip duran bir olgu olduğunun tesbit edildiği bir seviyede, araştırıcı konumuna gelmek isteyenlerin görevi, artık, kültürleri alkışlamak veya karkışlamak, mahkûm etmek, değildir; yapabilirlerse, bilimsel yönteme uygun olarak, sahte olmayan belgelerini göstererek, onları incelemektir veya sonuçlarını, mukayeseler yaparak, tüketici ve kritiği yapılmış belgelere dayandırarak ortaya koymaktır. Yoksa, olgularla temellendirilmemiş birtakım modeller geliştirmek değildir!
A-

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:42 AM
B-
Batı'nın 395-1453 tarihleri arasına yerleştirilmiş olan kendi Ortaçağ'ında, "Eski otoriteler"in eserlerini, "Lectio (Şerh-i mütûn)" ve "Disputatio (Cedel. Münâzara)" dan ibaret olan bir yönteme göre incelemeye de "Skolâstik" denmesinden ötürü, Ortaçağ'a, tümüyle skolâstik nazariyle bakanlar da olmuştur. Bu yöntem, bugün de, "Şerh-i mütûn" adı altında, kökeninde "Medrese" kurumu bulunan üniversitede, "lecture" adı altında uygulanmakta ve okutulmaktadır. Dikkat edilecek olursa, Ortaçağ, insanlık tarihinin bir kısmını, Batı'nın ise, yaklaşık olarak, bin yılını kaplar. Ortaçağın bir kısmında, Batı, gerçekten, bir "Karanlık Çağ" yaşamıştır. Bu sırada, Hellen ve Hellenistik Devirlerinden gelen, Bilim, Felsefe, Sanat v.s. gibi alanlardaki bir takım olumlu değerler, onlar tarafından unutulmuş, geriye bir takım hurafe(ler) kalmıştır. Ama, buna karşılık, onların "Ortaçağ" dedikleri ve olumsuz diye değerlendirdikleri 395 ile 1453 tarihleri arasında, Batı'ya karşı, Doğu'da, Asya'da, Ön Asya'da, Orta Asya'da, Güney Asya'da, güney Amerika'da, Orta Amerika'da başka bir takım uygarlıklar parlamaktaydı. İşte, Batı'nın bu Ortaçağ'ının büyük bir kısmını kaplayan XII. Asrın başına kadar olan devrenin Avrupa'sının kültür olayları bilinmedikçe, XII. Asırda, Avrupa'da başlayan ve o yüzyılın "XII. yüzyıl Renaissance'ı" adını almasına sebep olan kültür olaylarının değerlendirilmesini yapmak, Türklerin, Avrupa'ya İslâm öncesi ve sonrası devirde, doğrudan veya dolaylı olarak yapmış oldukları katkıların değerinin parlaklığını anlamak mümkün olmaz6; İslâm Öncesi Türklerde Felsefe'yi aramak ta boş bir gayrete indirgenmiş olur.

Şimdi, ikinci kavram "Felsefe" hakkında, daha doğrusu "Felsefe" kelimesi hakkında (II), daha da doğrusu, onun etimolojik kökü, ve, kelime anlamı hakkında, bir bilince ulaşmaya, sonra da (III) bir kültür olgusu olarak felsefenin menşeini irdelemeye çalışalım. -bu da "Hikmet"i incelemeye geri dönmek anlamına gelecektir-, tâ ki, böylece, Orta Çağ kavramının kelime anlamından sonra, İslâm Öncesi Türklerde Felsefe konusuna bir adım daha yaklaşmış olalım.

İlkin, "Felsefe"nin kelime olarak çıkmış olduğu köke, etimolojisine bakalım. "Felsefe" kelimesinin, eski Yunancadaki "Philia" (Sevgi, ilgi, ulaşma çabası) ve "Sophia" (Hikmet, Bilgelik) gibi iki kelimeden yapılmış mürekkep bir kelime olan "Philosophia"nın (Hikmetin, Bilgeliğin sevilmesi; Hikmeti, Bilgeliği sevme, arama, ona ulaşmaya çalışma), Arapça konuşanlar tarafından telâffuz edilmiş şekli olduğunu, konuyla ilgili olan herkes bilmektedir.

Tarihte yapılmış felsefeler'e uygun gelebilecek bir model olarak, felsefenin anlamı, genel hatlarında ve şimdilik, şöyle görünmektedir: 'Felsefe, insanın (veya insanların), kendi aklını (veya insanların herbirinin kendi akıllarını)7 kullanmak yoluyla, tanrısal olsun veya olmasın, Gerçek Varlık, Doğru Bilgi , İyi ve Güzel Değer'i alanlarında, Genel+Doğru+Zarûrî olan ve Yakîn hasıl eden Bilgi'ye ulaşmak ve o bilgi doğrultusunda hareket etmek ve davranmak amacıyla yapmış olduğu bir kültür etkinliğidir.'8 Ama, bu belirleme bile, yine insanların elinde, oraya, buraya doğru, meselâ, ideolojiye doğru olduğu gibi, savrulmamış ta değildir. Bu belirlemeye "kendi aklını" şeklinde bir eklenti yapılmış olmasının sebebi, her felsefe yapanın, daha doğrusu, yapmaya çalışanın, felsefenin, yazılı tarihte tâ en başta, metod yapısında yer almış prototip Matematik'in yerine, Matematik'i (Axiom, Postulat ve Ta'rîflerden yola çıkıp mantık kurallarına sadık kalarak düşünmek'i) bırakıp, kendi kullanacağı düşünme yöntemini yine kendisinin, kendisine göre, seçmiş olmasıdır. Felsefede "Subjectivisme" ve "Relativisme"in, felsefenin pejoratif anlamlara gelmesinin kaynaklarından birisi budur. Hele, değil sadece "Historicisme" yani, 'Tarih, özellikle de insanın sosyal tarihi, şuradan gelip şuraya gider' diyenlerin görüşü, "Historisme", yani, "İnsan kendi tarihinin ürünüdür" diyenlerin görüşü de, "Kültür, insanların kendi tarihleri hakkındaki bilinçleridir" diyen UNESCO'nun kültür tarifi de ihmal edilmeksizin, bir düşünülecek olursa! Bu durumda, acaba, kültürün hiçbir devrinde, insan için, Gerçek'i9 -burada, "Felsefe" denen gerçek'i-, belirleme konusunda, "Nominalisme", " (Kavram) Realisme"i ve "Conceptualisme" üçlü görüş açısı dışına çıkıp, oradan felsefe etkinliğine bakmak imkânı hiç kalmamış mıdır? Ayrıca, her ne kadar, Pascal, "Felsefeyle alay etmek felsefe yapmaktır" demiş ise de, "Felsefe"nin alaya alınmış veya pejoratif anlamlara kaydırılmış veya çok genişletilerek, meselâ, ona, "Düşünce" diyerek, "spécifique" vasfının kaybettirilmiş olduğu haller de vardır: "Felsefe, bir avuç ihtiyarın akademik gevezeliğidir" -Napoleon'un, "İdéologue"lara "Neuilly gevezeleri" demiş olduğu da burada hatırlansın-, "Oklu, Yaylı Felsefe", "Köftecinin felsefesi" (Refik Erduran), "Felsefe, usûlü dairesinde sapıtmaktır", " (Felsefe) ukalâ dümbelekliği (dir)", "(onunla uğraşan) Erenler ne güzel cenaze törenleri (dir)" (Güngör Dilmen, Midas'ın Kulakları)... gibi. O, siyâset adamlarının, "siyâsî görüş" anlamında kullanmış oldukları bir kelimedir de.10
B-

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:42 AM
C-
Burada, "Felsefe" (Hikmet Sevgisi, Bilgelik sevgisi) kelimesi, bazen, "Philia" ile ilgilendirilmeden önceki haline, yalınızca "Sophia"ya (Hikmet'e, Bilgelik'e) dönüldükte, hem, "Philosophia"nın kendisinden, hem de, yine, o iki kelimeden yapılmış olan "Philosophos (Feylesûf, Hakîm, Bilge, Bilge kişi)"tan da, dikkatle, ayırt edilmelidir. Çünkü, hem, "Philosophia" kelimesi, zamanla, çıkmış olduğu köke aykırı bir takım içerikler kazanmıştır; hem de, Arap dilinde, "Felsefe" kelimesi, yine Arapça "Hikmet" kelimesine, "Feylesûf" kelimesi ise, yine Arapça "Hakîm" kelimesine karşılık tutulduğu zaman, bunların, kendilerinden bugünkü "Batı Medeniyeti"nin çıkıp gelmiş olduğu Sumer Akkad Mezopotamya Doğu Akdeniz Anadolu Eski Mısır Eski Yunan Süryanî Arap, Batı Dilleri istikametini gösteren, belgelere dayalı, kültürü açıklama modelleri, çalışma hipotezleri, varsayımları önünde, tâ, Sumer dilindeki "Si.Sa"ya (Tarlayı sürerken, hayvanın, Doğru Yol'dan, sağa sola sapmak istemesine karşı, onu, boynuzlarından tutup, "Doğru Yol"a koymak"a ("Boynuzu doğrultmak"a, "düzeltmek"e), hattâ, buradan, "Nig.Si.Sa"ya, (Kendisi vasıtasıyla boynuzun düzeltilmiş olduğu şey'e), yani, "Adâlet"e, -burada, Akkadlardaki "Parsu" yoluyla, Arapçadaki "Farz"a ulaşıldığı da unutulmaksızın-, bakarak, bunların kültürden kültüre geçerek dolaylı yollarla, teşkil edilmiş oldukları anlaşılmaktadır.11 Gerçi, dillerde, genel olarak, soyut nesneleri bildiren kelimelerin, -burada, konusu kastedildikte, "Felsefe" kelimesinin-, somut nesneleri bildiren kelimelerle -burada, "Si.Sa." (Hayvanın boynuzunu, "Doğru Yol"a koymak, getirmek, düzeltmek, doğrultmak), "Hakîm" (Feylesûf, Bilge), "Hikmet" ("Sophia", "Sophos", "Sapientia", Bilgelik), "Hükm", "Hükûmet", "Hâkimiyet", "Hâkim", "Hakem", "Tahkîm" …kelimelerinin türetilmiş olduğu Arapça H.K.M. ("Hayvanı, kısa yoldan, "Doğru Yol"dan, suya götürmek) köküyle-, karşılanmış oldukları da bilinmektedir, tıpkı, eski Yunancada, "Cosmos"un, "Muntazam dizilmiş kolye"den, Lâtince "Ratio" nun "Bağ çubuklarını, enlerine ve boylarına göre, teng=denk etmek"ten, Sanskritteki "Rta"nın, "Tekerlek"ten, "Doğru Yol"dan, Çince "Tao"nun, Doerfer'e göre, Türkçe "tav"dan gelmesi mümkün ve muhtemel olan bu kelimenin, Japonca "Kannagara no michi" nin, Arapça "Şeri'a (t)" nın, eğri büğrü, sapmış değil de, "Doğru (olan) Yol" dan, Sumer dilindeki "Hürriyet" ve "Eşitlik" kavramlarının "Ama-a-argi" den, (insanların, anadan doğduklarındaki halinden), "Âdil Hükümdar" kavramının, Sumer dilindeki "Si.Pa.Si" (Sopası doğru olan çoban) den, -"Malik-i Sunne", "İnsan-ı İlâhî", "İlâh-ı Beşerî" kavramlarının da, öylece-,12 alınmış olmasındaki gibi. "Felsefe" kelimesi, eski Yunanca "Sophia", "Sophos" (Hikmet, Bilgelik), Lâtince "Sapientia" (Hikmet, Bilgelik) ve bundan "Sapiens" (Bilge, Hakîm) kelimeleri ile bir gittiği düşünüldükte değil de, -çünkü, biricik ve asıl "Hakîm", asıl "Bilge", Tanrı'nın tâ kendisidir-, insana bakaraktan, "Bilgelik'i sevme" veya "Bilgelik sevgisi" olarak alındıkta, ancak, mümkün ve anlamlı olabilir. Burada, mesaj, "Creatio Dei" (Tanrının insanı yaratması, "Tekvîn", "Hilkat", "Génération") ile "İmitatio Dei" kökü Sumerde bulunan, (Tanrı tarafından insana gösterilmiş olan bu "Hilkat", bu "Halkullah" lûtfuna karşı, insanın, Tanrı önünde), bir şükran nişânesi olarak, (Tanrı'yı taklîd etmeye çalışmak suretiyle) cevabı. -Bu, İbn Arabî'nin "Tahallûk bi esmâ'iha" dediği şeydir; ve, "İmitatio Dei" kavramının Platon'da olduğu da bilinmektedir-, kavram çiftinin öne çıkarılmasıyle verilmektedir. İnsanın, asıl, "Hikmet"e değil, ama "Hikmeti sevmek" e muktedir olabileceğini söyleyenlerin ilkinin Pithagoras'ın kendisinin veya Pithagorasçıların olduğu rivayet edilmektedir. Çeşitli kültürlerde kullanılmış olan ve kendisinden Hikmet kelimesinin çıkarılmış olduğu köke delâlet eden yukarıdaki kelimelerin, bu somut köklerinde görülen ortak insan davranışlarının hepsinin, "hikmet"in tamamen bir "akıllı işi", daha doğrusu, bir "akıl" işi olduğunu13 gösterdiği açık surette görülmektedir. Yani, felsefelerdeki müşterek temelin, felsefenin, deli, bunak, sarhoş ve çocuk yaşta olmadıkça, normal düşünen insanların, kendi toplumlarında, akıllarını kullanarak, yapmış oldukları bir faaliyeti olduğu anlaşılmaktadır. "Historisme"e göre, insanın, kendi kültürünün bir ürünü olduğu vâkıası burada tekrar hatırlanmalıdır. Kısacası, felsefe insanların, Varlık'ı (Bilgi ve Değeri de) anlamış ve bilmiş, ona göre davranmış olmalarıdır. Daha da kısa bir ifade ile, "Anlamak"tır, "Bilmek"tir; önce "Düşünmek"tir; ondan sonra "Davranmak"tır. Almanca yazmış olan bazı Kültür Filozofları'nın "Erklären"e (Açıklamak'a) karşıt tutmuş oldukları "Verstehen" (Anlamak), çoktan, Türkçe Uygur metinlerinde, geçmekteydi. Uygurların, ana dilleri Türkçede, "Emgek'i kidermik" (Buñu yok etmek, gidermek) için, ilkin, "Varlık"ı "Körmek" (Görmek), "Ukmak" (Düşünmek, akıl ile mütalea etmek), "Bilmek", "Tuymak" (Duymak), "ödkünmek" gerekir dedikleri şey de işte bu idi.14

Felsefe Tarihi üzerinde bir tür birikimleri olanların kolaylıkla gözlemleyebilecekleri bir olgu da, hemen her filozofun "Felsefe" dedikçe, kendi aklıyla yapıp, yine kendisinin ortaya koymuş olduğu felsefeyi kastediyor olmasıdır: Meselâ, Platon'un, "Dianoia" terimi ile, Varlık hakkında, "İdealar Teorisi"ni göstermiş, Aristoteles'in "Episteme" ile, asıl Varlık'ın "Sûretler sûreti" olduğunu ileri sürmüş, Hegel'in Varlık'ı, "Geist'ın kendisini açması, felsefe yapmayı da "Geist'ın hareketini takip etmek" işi şeklinde görmüş, Russel'ın ise, felsefeyi, "Bilimlerin kavramlarının ve yöntemlerinin bir tahlili faaliyeti" saymış, "Personaliste"lerin, asıl Varlık'ı, İsâ'nın şahsı olarak ileri sürmüş.…olmasındaki gibi. Bu bakımdan, Felsefenin tarihi, onun hakkında bir tür birikimi olan herkes için, sanki, bir ' (Yapılmış) Felsefeler Mahşeri' görünümü kazanmıştır. Oysa, "Felsefe", elbette, bu " (Yapılmış) Felsefeler" in hiçbiri demek değildir! Onun " (Yapılmış) Felsefeler" toplamına da denk olmaması gibi! Öyle ki, " (Yapılmış) Felsefeler"in toplamı, salt, Felsefenin kendisini vermezler. Felsefe yapmak, tarifi gereğince, insanın, aklıyle, gerçek Varlık, doğru Bilgi, yüce Değer üzerinde Düşünmesi, bunun sonucunda, Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî önermeler getirmesi ve ona göre Davranmasıdır. İşte bütün bu bakımlardan da, işin tarihsel temeline inmekle, daha en başta, ve, bir bakıma, "Felsefe nedir?" sorusu, kendisini, asıl, "Hikmet nedir?" sorusuna indirgemiş veya oraya geri dönmüş olmak durumunda bulmaktadır.

Bir de, felsefede, ontoloji yaptıkta, varlık hakkında kalkış ve varış noktaları karşılaştırıldıkta, Tanrı'nın varlığına, akıl ile mi vahiy ile mi ulaşılır? sorusu ortaya çıkar. Eğer, felsefe, bir "Akıl işi" ise, nasıl olur da Vahiy, bu işe karıştırılabilir? diye sorulur; bu, Felsefenin tarifine aykırı değil midir? denir. Bu soru, onu reddetmenin dışında, "Theisme" (Tanrı, kendisini, insana, yine, Tanrı'nın insana bağışlamış olduğu Vahiy ile bildirir) ve "Déisme" (İnsan, Tanrı'yı, kendi insan Akıl'ını kullanarak bulur) kavram çiftiyle cevaplandırılmaya çalışılmıştır. Gerçi, Akıl'a takıntıyı bırakıp, Tanrı'ya varmanın başka yolları da aranmıştır ("Transe", "Extase", "Akıl"ın çeşitli, farklı içerikli tarifleri, "Felsefe" kavramının genişletilmesi, "Existentialisme", "Personalisme", "Post Modernisme".... , diğer felsefe Okulları), ve, halâ da aranmaktadır. Bu kalkış ve varışta, Gazalî'nin, Avrupa "Moderne" Çağ'ından önce, tesbit etmiş olduğu şey, (onun zamanına kadar yapılmış) Felsefelerin, "Mantıkıyyât'ın ve "Riyaziyyât"ın hepsinde, "Tabiîyyât'ın ise bir kısmında, "Apodeiktik"leri (Burhansal, yakînî, matematiksel delilleri) olduğu halde, (Metafizik anlamındaki) "İlâhiyyât'larında "Apodeiktikleri" olmadığıdır.15
C-

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:46 AM
D-
O halde, şimdi, "Hikmet nedir?" sorusunu soralım. İlkin, lûgatlarımıza bakalım. Onlarda görürüz ki, "Hikmet", dilimizde, "Felsefe", "Bilgelik", "Özdeyiş", "Atasözü" anlamlarına da gelmektedir. Bu bakımdan, "Hikmet"e, "Bir milletin ortak dehâsının ürünü" gözüyle bakmak bile mümkündür. "Hikmet", dilimizde, aynı zamanda, "Fizik Bilimi"16, yahut da "Peygamberlik", kutsal kitaplar, "Tanrı'nın gizli amacı", ya da, "Bilinmeyen neden" gibi, daha başka anlamlara da gelmektedir. Dilimizde, "Rind"e de "Feylesûf" veya "Hakîm" dendiği de görülmüştür.17 Şairlerimiz, "Hikmet"in bu türlü türlü anlamlarını dile getirmişlerdir:18 "Hâlim kime açsam, sana der, hikmeti vardır. Öldürdü bizi, ah, bilinmez mi bu hikmet" (Rûhî-i Bağdâdî). "Turfanda dükkân-ı hikemdir bu köhen tâk-ı felek. Ne ararsan bulunur derde, davâdan gayrı" (Râgıp Paşa). Nihâyet, Nâbî, "Hikmet-âmiz gerektir eş'ar" demiştir. XX.Asırda, dünyada, Bilim Tarihi disiplinini kuran ve 'Cumhuriyet Dönemimizde Bir Türk Bilgesi Olan Aydın Sayılı'nın19 Harvard'tan hocası olan ünlü bilgin Sarton'un, "Felsefenin görevi, Din ile Bilimi uzlaştırmaktır"20 dediği hatırlanacak olursa, "Hikmet" hakkında, farklı çevrelerde, aynı şekilde fikir yürütülmüş olduğu da görülür. Hattâ, insan, Gazâlî'nin Tahâfüt'ü üzerinden geri geri giderek21, tâ, içerisinde Aristoteles'in "Sûretler Sûreti" bir Tanrı anlayışına ulaşmış olduğu "Meta ta Füzika"sının "Lâmbda Kitabı'na,22 II.Analitikler'de serimlediği "Apodeiktik"in (Burhân'ın, Genel+Doğru+Zarûrî+Yakînî Önermeler demetinin ve bu önermelerin çıkarılış şekillerinin) yeri ve yöntemi saydığı "Episteme"sine, Platon'un da, felsefî düşünürken, Matematik'i prototip olarak aldığını sandığı ve "En Yüce Varlık'ı (veya varlıkları), "apodeiktik" olarak incelediğini düşündüğü "Dianoia"sına kadar, ulaşabilir. Oradan da yine, kronolojik olarak, geri gitmeye devam ederek, Mezopotamya'ya, asıl, Sumerlilerin "Nig.Si.Sa."sına, "Hikmet"ine, veya "Hikmet Tabletleri"ne, varılır. Felsefe kitapları ve felsefe metinlerini bir hey'et halinde tarayan Fransız filozofları çalışma gurubunun ortaya koymuş olduğu Lalande'ın "Vocabulaire Philosophique et Technique" adlı felsefe lûgatının da, "Hikmet" ve "Felsefe"yi, özetle, "İnsanın, ister tanrısal, ister beşerî, her varlık hakkında, aklıyle, yapmış olduğu bir araştırma" olarak sunmuş olduğu da, burada, hatırlanmalıdır.23

'Gerçekten de, "Hikmet" nedir?' sorusunun cevabını aramakta devam ediyoruz: Buraya kadar, hiç olmazsa, "Hikmet"in, "İnsanın yapmış olduğu bir kültür etkinliği"ve "Bir akıllı işi", "Bir akıl işi" olduğunu, onun "ta'rîf"i (Définition) ile "Felsefe"nin "ta'rîf"inin -"Felsefe"deki "sevgisi" eklentisi bir yana, felsefe tarihi denen kültür olgusunda, "Felsefe"nin "ta'rîf"indeki sapmalara rağmen- aynı olduğunu, bir kez de, biz söyleyelim; daha doğrusu, hatırlatmış olalım! Hem, "İnsan" denen varlığın "ta'rîf"i, Varlık cinsleri içerisinde, "Canlı" "yakın cins"ine (genre), "Akıllı" ayrımı ("différence spécifique") getirilerek, "İnsan, akıllı bir canlıdır" diye yapılmış değil miydi? Demek ki, "Hikmet"i ortaya kor iken, bu işi, tâ kökteki "ta'rîf"lere uygun olarak ta yapmış oluyoruz! "Hikmet nedir?" sorusunun cevabını arayışta, daha ilk adımda, kökte, "Hikmet'in, aynı anda, hem, "'ilm" (Scientia.Bilgi.Biliş.Bili.Bilinç.Bilmek), hem de, o ilme (bilişe, biliye, bilgiye) uygun Davranış (Sapientia) olduğu, aşağıda bir kaç satır sonra meydana çıkacaktır. -Ama, unutmamak lâzımdır ki, insana geliş yolu "Vahiy" olan "Din" de, insanın toplumsal davranışıyle ilgilenmekteydi-. "Bilmek" ile "Davranmak", biribirlerini tamamlarken, bazen de, bu halde, karşı karşıya bırakılmıştır. "Bilmek" ile "Davranmak"ın, biribirlerine bağlı olduğu gerçeğini, "Bilmek" ile "Davranmak" kavram çiftinin gerçekte de biribirine bağlı olması gerektiğini düşünen halk ozanı da, tıpkı, Delfoi Tapınağının alınlığındaki "Kendini tanı" öneri ve uyarısında olduğu gibi, "İlmiyle amel etmeyen ulemâyı. Bülbül gibi ötse de karga ile bir tut" beyitinde dile getirmiş, aynı gerçeği, aynı akıl geleneği içerisinde, böylece, kendisine göre, terennüm etmiştir. "İnsan'ın öteki "ta'rîf"inde de, "İnsan toplumsal bir canlı ("Zoon politikon", "Political animal") dır" "ta'rîf"inde, "Hikmet"in ne olduğu sorusunun cevabı, "Hikmet"in " (Doğruyu)Bilmek ve (Doğru) Davranmak" olduğunu gösteren bir dayanak bulmuştur. Çünkü, insan, hem doğa ile, hem de öteki insanlarla ilişki içerisinde bulunan bir kültür varlığıdır
D-

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:47 AM
E-
İnsan, sadece "Akıllı (Rationalis)" değil, ama, aynı zamanda, "Toplumsal" (Politikon) (Political) bir "canlı"dır da. Bu demektir ki, insan, sadece düşünmekle kalmayacak, ama, aynı zamanda, davranacaktır da. Demek ki, insanın "Akıllı"olması ile "Toplumsal" olması birlikte gitmektedir. Burada hem, akıl ilkelerinin, hem, dilin, kökeni meselesini görmek, hem, "Sociologisme"-"Psychologisme"-"Apriorisme"-kavgalarını hatırlamak, hem de, "İlimleri", (Bilimleri de), "Nazarî"-"Amelî" olarak bölmenin, Kant'ın, ne için iki "Kritik" yazmış, ne için iki "Kritik" yapmış olduğunun .....v.s. nin kökünü yakalamak, İnsan'ın "ta'rîf"inin değil, artık "tasvir"inin (Description) yapıldığını hatırlamak...ta mümkündür. Fârâbî, "Sa'âda Kusvâ" (En Son, Nihâî Mutluluk, En Büyük Sevinç) yı sorgulayıp, ortaya çıkarmak yolunda ilerlerken, ister istemez, insanın, toplumsal bir canlı olarak, ne olduğunu incelediği, "Political Science"ı (Siyâset Bilimi) kurmuştur; Medîne-i Fâzıla'sını yazmıştır. Bu eserin önünde ve ardında, gerekli problemleri ele almış, fikirlerini beyan etmiştir. Toplumları, Medine-i Fâzıla'da olduğu gibi, "Merâtib ul-Mevcûdât"a ve "Merâtib ul-Ma'kûlât"a göre, yani, varlıktaki ve "ma'kûl"lerdeki sırayı gözeterek, "Tasnîf" ve "Tanzîm" etmiştir. -Bu "Tanzîm" ve "Tasnîf" kavramları, Landsberger'in, kültür tarihçisi olarak, Mezopotamya kültürünü incelerken, öne çıkarmış olduğu bir kavram çiftidir-. İnsanın, kendisinin yaratmamış olduğu, başka deyimle, insanın kendi eseri olmayan varlık alanına dair, "Genel+Doğru+Zarurî+İnsanda yakîn hasıl eden" "Apodeiktik" (burhansal) önermelere varmakta tutturmuş olduğu yolu, kendisinin yaratmış olduğu varlıklar, yani, kültür varlıkları alanında da, Aristoteles aracılığıyle, takip etmiştir. Matematik "ta'rîf"ler ve matematikteki gibi "Sonuç" çıkarmalar geleneğinde olduğu gibi, o, kendisine şu soruyu sormuştur: 1. (İncelenecek olan) "O şey", -burada, toplum-, "Var mıdır?" (Yoksa, o, hayalî midir?) 2. "O şey, var ise (Hayalî değil ise; uydurma, yapıntı değil ise, var değil değil ise)", "Ne"dir? (Yani, o "Şey", tasnif edildikte, hangi "Cins" içerisinde yer alır? Hangi "cins"e girer? o "Şey"in "cinsi" ne'dir? O "Şey" ne cins bir şeydir?); "O şey", ne olarak vardır? 3. O şey, şeyler arasında, "Hangisi"dir? (Yani, o "Şey"in, nev'i, ayrımı ne'dir?) 4. "O Şey, "Niçin", o şekilde var'dır?" Fârâbî, Tahsîl'ine işte bu sonuncu sorudan, "Niçin"den başlamıştır. Burada, dikkatleri çekmeyi düşündüğümüz iki önemli nokta bulunmaktadır: Bunlardan birincisi, ister doğal (Biolojinin, Jeolojinin... konuları), isterse kültürel (Dil, Sosyoloji, Psikoloji, Etnoloji... gibi) varlık alanlarında olsun, her varlık alanında, Matematiksel Yöntem geleneği, halen, bu gün de, bir şekilde, gerek "Tasnîf", gerekse "Tanzîm" şeklinde veya "İstatistik" olarak, devam etmektedir. Bunlardan ikincisi, Platon'un, Felsefeyle uğraşmak isteyenlere, Akademia'sının kapısına yazdırmış olduğu "Geometri bilmeyen içeriye girmesin" uyarısında, ve, Aristoteles'in, Varlık'ı incelemede, asıl, "Apodeiktik"e ulaşma yolunda, Matematiğin, her konuda, doğru bilgi edinmenin prototipi olduğu hakkındaki çok açık ve parlak bilinçlerine rağmen, Matematiği prototip alma işini, filozofların fiilen ve gerçekten bazı denemelerine rağmen, hiç bir filozofun da, henüz, başaramamış olmalarıdır. Çünkü, onların fiilen uygulamış oldukları yöntem, Matematiğin has yöntemi, olamamıştır. Bunun sebebi, Matematik'in önermelerinin totolojik olmalarıdır. (Yani, Matematik'teki önermelerin, yüklemi her ne ise konusunun o, konusu her ne ise yükleminin de o olması sebebiyle). Ferdî ruh halimize bakarak, totolojik önermeler, bize her ne kadar, yeni bir bilgi vermiş gibi görünüyorlar ise de, aslında, onlar, bize, gerçekten=mantıksal açıdan ve çerçevede, yeni olan bir bilgi vermeyip, aynı şeyi, konu her ne ise işte onu, yüklem her ne ise işte onu, aynen, tekrarlamaktadırlar. (Burada, meselâ, Dairenin matematikte yapılan ta'rîfi hatırlansın). Hattâ, bundan dolayı, Matematiğin "Axiomatik"ini yapan son asırların bazı filozofları, mantıkçıları, Matematik'in, "Axiom, Postüla ve Ta'rîflerden itibaren yapılmış bir mantık 'transformation'ları sistemi" olduğunu ortaya koymuşlardır. Eğer, "Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 dir" önermesi yüzde yüz doğru ise, Tanrı gelse bile bunu değiştiremiyorsa, -bu hal, "ta'rîf"i gereği, Tanrı'nın kudret ve iradesindeki bir noksandan ileri gelmez; Tanrı, yine, "ta"rîf"i gereği, "Bilge"="Hakîm" olmakla, saçmayı emretmez de ondan ileri gelir-, bunun sebebi, üçgen'in, düşünülürken, dayandırılmış olduğu "Axiom, Postula, Ta'rîf"lerdir. Bunlar Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînîdirler. Başka deyimle "sofist", çocuk, deli, sarhoş, bunak, akıldan noksan, eğitilmemiş bir câhil olmadıkça, her insan tarafından doğruluğu tasdîk ve kabul edilmiştir. -Ancak, "Postula"lar, ta'rîfleri gereği, değiştirilebilirler. İşte o zaman, yeni Matematik Sistemler ortaya çıkar. Ama onlar da kalkış ve varış noktası itibariyle aynı şemaya uyarlar.- "Axiom"lar, doğrulukları apaçık olan, kendisinden daha açık bir başka önermeye indirgenemeyen, sanki, "Doğuştan gelmiş gibi" olan temel önermelerdir: "Bir şey ne ise odur; olduğundan başka bir şey olamaz", "Bir eşitliğin iki tarafına aynı mikdarlar konulsa veya çıkarılsa, o eşitlik bozulmaz"... gibi (Çelişkisizlik veya Çelişmezlik İlkesi denen ilke). Bilindiği gibi eğer, düşüncenin temeline, ilke olarak, A=Ã (A eşittir non-A) konursa, bu "Çelişki İlkesi"nden çıkarılmış olan her bir önerme, aynı zamanda, hem doğru hem de yanlış olur. "Postüla", üzerinde uzlaşılmış, uylaşılmış olan, temele konulmuş bir önermedir; o, bir uzlaşı önermesidir; üzerinde anlaşmayla kurulur. "Ta'rîf"ler ise konusuna uygun olarak yapılır. "Sistem", düşüncenin temeline konmuş olan ve adı "Axiom, Postüla, Ta'rîf" olan İlke önermelerden itibaren, mantık kurallarına uygun olarak, hiç atlama yapmaksızın, önermeden önermeye geçe geçe kurulur. Aksi halde, bu ilke'lerden sapılırsa, ortada "Sistem" kalmaz; elde çelişik, karşıt (zıd), yanlış, anlamsız önermelerden ibaret bir önermeler "Chaos"u, karmaşası kalır. Demek ki, Matematikteki sağlamlık, temele, "Axiom, Postüla, Ta'rîf"leri yerleştirmekle kalmayıp, onlardan itibaren, "Sonuç" önermelere varmak için, mantık kurallarına sımsıkı (atlama yapmaksızın) uymaktan da ileri gelmektedir. Bilgisayarların temelini de işte bu ilkeler oluşturur.Bu ikinci noktaya, bir kez daha şunu da ekleyelim ki, Matematik'i, düşüncede, prototip olarak almaktaki başarısızlıkta, yaşamış hiçbir filozof istisnaî durumda değildir. Hattâ, kendilerini filozof yerine koymak isteyen Sofistler, A=A axiomu yerine, onu kaldırıp, temele A=Ã (A eşittir non-A) yı koyup, asıl axion ile oynamaya bile yeltenmişlerdir. Yine, temele ilke olarak A=A Axiomunu değil, ama, A=Ã yı koyan bir başka gurup vardır ki, onlar, herhangi bir şeyi belirlemekte, "Négation'lar yapa yapa düşünce adımları atmayı yeğlemişlerdir; belirlemelere "Değillemeler" ile başlamışlardır, tıpkı "Negatif Teoloji" yapan gurupta olduğu gibi. Platon'un bu konuyu Sofistes'inde enine boyuna incelemiş, onu Parmenides'i ile tamamlamış olduğu da bilinmektedir. İşte, dikkatleri çektiğimizi umduğumuz iki nokta özü itibariyle bunlardan ibaretdir.
E-

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:48 AM
F-
Yukarıda, "Fârâbî, Tahsîl'ine Niçin'den başlayarak girmiştir", dedik. Burada da şu hatırlatmayı yapmak bir ihtiyaç olarak belirmektedir: Sümerliler, insanın yaratmamış olduğu varlıkların ekseriyeti hakkındaki - "ekseriyeti" diyoruz, çünkü, Sümerliler, insanın malı olan dili de, "bilingue (iki dilli)" lûgatlarda "tasnîf" etmiş oldukları kelimelerle, iki dizilik lûgatlar halinde "tanzîm" etmişlerdir-, eşyayı, karma şekilde, "Gök Levhası"na kaydetmişlerdir; onların "invantaire"ini çıkarmışlardır. Bu "Levha"yı (aslında, "Mu"lar, Mâhiyetler Listesini?), "Gök Kayığına" ("İdealar'ın yerinin Tanrı'nın akılı olduğunun prototipi?) yerleştirip, o "Kayık"ı da, Hikmet Tanrısı Enki'ye emanet etmişlerdir. Kısacası, "Tanzîm" ve "Tasnîf" işlemleri yoluna girerek "Listeler İlmi"ni yaratmışlardır.24 Ne Fârâbî'den öncekiler, ne Fârâbî, ne de Fârâbî'den sonrakiler, varlıkları, "tanzîm" ve "tasnîf" etmekten, hiç, ama hiç bir zaman vazgeçmemişlerdir. Bugün de, ilk eğitimimiz, ilkin, kelimeleri biribirlerinden ayırt etmekle (yani, tanzîm ve tasnif etmekle) başlamıyor mu? Fârâbî'nin, İslâmda ve bütün Orta Çağda, "Political Science" in kurucusu olduğunu söylediğinde,25 Fârâbî'nin konuya ilişkin eserlerini hep Tanrı-Tabiat-İnsan-Toplum sırasında -Meselâ, Hegel'in de, "Geist"-Tabiat-Toplum sırasında vermesi gibi. Acaba ,o, bunu niçin yaptı?- verdiğini gördüğünde, Muhsin Mahdi, şaşmazdı, eğer, o da, bugünkü Batı Medeniyeti'nin kökünde Sumerlilerin kültürüne bakabilme şansına sahip olmuş olsaydı! Hattâ, "Tanzîm", "Tasnîf" yanında, Sumerli "Mu"+"Ma"+"Nam" üçlüsü için de aynı mülâhazalar geçerli olabilir. Muhsin Mahdî, Tahsîl'in İngilizceye yapmış olduğu bu çevirisinde, Fârâbî'yi, hep, Platon ve Aristoteles'in eserlerine göndermiştir. Bunda yerden göğe kadar haklıdır. Ama, biraz aşağıda vereceğimiz, Tahsîl'den alınmış olan metnin şahadeti, bu değerli bilgini, velev bir notla olsa dahi, niçin harekete geçirmemiş olabilir? Üstelik, Platon, Timaios'unda, Mısırlı rahibin, 'Siz Yunanlılar. Dünkü çocuklar!' hitabını bize nakletmişti. Aristoteles de, Matematik tarihçisi, öğrencisi, Eudemos'un Matematik Tarihi'ne dayanarak, geometrinin, Eski Yunan'a, Eski Mısır'dan ithal edilmiş olduğunu biliyordu ve Tahsîl, açık açık, "Hikmet'in, ilkin, Kaldelilerde (Keldanîlerde) bulunduğunu, onlardan Mısır'a (onlardandan Eski Yunan'a onlardan Süryânîlere, onlardan da Arap diline) geçtiğini söylüyordu, her ne kadar Batı'yı oluşturan kültür modellerinin tasarımı, çizimi, halen de tartışılmakta ise de!

Şimdi, artık, "Gerçekten de 'Hikmet' nedir?" sorusunun cevabına geçebiliriz. Bu sorunun cevabını, Felsefe Tarihinin hiçbir devrinde olmadığı kadar olan bir açıklıkla, daha bin yıl önceden, Orta Çağların en büyük filozofu, asrımızın ünlü felsefe tarihçisi Etienne Gilson'un "felsefede bir an" saydığı "Second Maître" Fârâbî'nin, Tahsîl'i ile vermiş olduğunu görüyoruz.26

Onun Tahsîl'indeki ilgili metni vermeden önce, ilkin, konuya bir başka yönden de açıklık getirmek üzere, Fârâbî'nin Tahsîl'indeki o ilgili metinden önceki kısımda, Fârâbî'nin, hem, felsefenin menşei meselesindeki, hem de, Platon ve Aristoteles'in felsefelerine27 bir hazırlık yapmış olduğu görüşlerini vermiş olduğu yerlerin tam özünü göstererek, okuyucuyu, o metni anlamaya, kavramaya hazırlamak ta gerekmektedir. Bu hazırlık, biraz aşağıda, Türkçe tercümesini vereceğimiz metnin birinci cümlesinde geçen "...Bu 'ilm ile" (Muhsin Mahdî, S.58) ibâresiyle, Fârâbî'nin neyi kastetmiş olduğunu da gösterecektir. Fârâbî, "...Bu 'ilm ile" ibâresinde geçen "'ilm" kelimesi ile, "Hikmet"in tâ kendisini kastetmiştir.

Fârâbî'ye göre, "Herkesin istediği şey, hayırdır". "Sa'âdet ise, hayırların en büyüğüdür; en tamıdır. O, bizde hasıl oldu mu, artık, ondan daha başka bir şey istemeyiz. O, kendi kendisine yeter" (Tenbîh, s.3). Hayırların en büyüğü olan saâ'dete, hem bu dünyada, hem de öte dünyada ermeye çalışmak, insanın kendisini anlamaya çalışması demektir. Kendisini anlamak için de, insan, evrenin en son gâyesini anlamaya mecburdur. İnsanın, evrenin en son gâyesini anlaması ise, insan için, tadılacak en son sınırda yer almış olan, mutluluktur. İnsanın, bilgi edinmekte iki amacı bulunmaktadır: Ya faydalanmak, yarar sağlamaktır ya da, sadece, "Bilmek için bilmek"tir. İnsan, fayda sağlamayı düşünmeden, yerde, gökte ve kendisinde, kısacası, var olanda, gördüğü şeyler hakkında, doğru bilgi edinmek ister. İnsan, o şeyler üzerinde durduğu zaman, zevk alır; sevinç duyar. İnsanın bu konular hakkında edinmiş olduğu bilgi ne kadar kesin, yakînî, şüphesiz olursa, insanın duyacağı zevkin derecesi de o kadar yüksek olur. İnsanın, bir yarar sağlamak amacını değil, sırf "Bilmek için bilmek" amacını güttüğü ilimler "Nazarî İlimler"dir. İnsanın bir fayda sağlamak üzere bilmeye çalıştığı ilimler ise "Amelî İlimler"dir.28 "Nazarî İlimler" veya "Nazarî Felsefe"nin amacı, bir fayda, bir yarar, bir çıkar sağlamayı düşünmeden, sadece, "Bilmek için bilmek"tir. "Nazarî İlimler"e (veya Felsefelere) konu olan şeyler, insan yaratısı değildir. "Amelî İlimler"in (veya Felsefeler) özü, insanın, insan yaratısı olan konuları, bir fayda, bir yarar, bir iyilik, bir menfaat, -Fıkıhta, bir "İstihsan", bir "İstishab"- elde etmek için, incelemesidir.29 Fârâbî'de "Hikmet", "Felsefe", "İlm", "Mâ Ba'd at-Tabi'a (Meta ta Füzika)", "İlâhiyyât", varlığa çeşitli açılardan bakılmış olmak, veya, ayrı ilkelerden yola çıkılmış olmak, veya, araştırmada birbirlerinden farklı yöntemler uygulamak itibariyle, aynı veya ayrı anlamlara gelirler30. İşte, insan tarafından yapılmış veya yaratılmış olmayan konuların, bir fayda gözetilmeden, sadece, "Bilmek için bilmek" üzere incelenmesi demek olan "Nazarî İlimler", veya Felsefeler, ona göre üç kısma ayrılırlar: 1.Matematik ("Ta'âlîm", "Riyaziyyât"), 2.Tabiat İlimleri ("Tabiîyyât"), 3.Metafizik ("İlâhiyyât"). İnsan tarafından yapılmış olan varlıkların bir fayda gözetilerek incelenmesi demek olan "Amelî İlimler" veya "Amelî Felsefeler" ise, ikiye ayrılırlar: "Hulkî San'at" veya "Siyâset".31 İşte böyle, ister insan eliyle yaratılmamış, yani, "Tanrısal", isterse, insan tarafından yaratılmış, yani, kültürel, "Beşerî" varlıkları, Matematik'i prototip olarak alıp, Genel+Doğru, Zarûrî+Yakînî, yani, "apodeiktik" olarak bilmek için, insanın, her adım atışta, şu dört erdemi birden, daha önceden, edinmiş olması gerekir: "Nazarî", "Fikrî", "Hulkî" ve "Amelî (sanatlar)" (erdemler). "Nazarî erdem" insanın, konusu insan tarafından yaratılmamış olan şeyleri, sırf, "Bilmek için bilmek" amacıyle, ele alıp, onlara dair "Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî" önermeler elde etmekle kazanmış olduğu erdemlerdir. Bu erdemlerin gerektirmiş olduğu "İlm"ler İhsâ'da sayılmıştır. Bunların topu, "Nazarî İlm"ler veya "Felsefe" veya "Hikmet"tir. İşte "....Bu 'ilm (ler)", ilkin Kaldelilerde (Keldanîler) bulunan bu ilim, Fârâbî'nin başta saydığı, "İlm-i Taâlîm (İlm-i Riyaziyyât=Matematik)"dir. Matematik=İlm-i Taâlîm=İlm-i Riyaziyyât denen bu "İlm" gurubunu, Fârâbî, İhsâ'sında şöyle saymıştır: "İlm-i Adad", " (Arithmetique), "İlm-i Hendese (Géometrie)", "İlm-i Menâzır (Optique)", "İlm-i Nücûm-i Ta'lîmî (Astronomie)", "İlm-i Musikar", "İlm-i Eskâl", "İlm-i Hiyel". Fârâbîdeki "Fikrî", "Hulkî" ve "Amelî" erdemler üçlüsü ise, insanın, konusu insan tarafından yaratılmış şeyleri, sırf, "Bilmek için bilmek" amacıyla değil de, kendine fayda sağlamak amacıyla ele alıp, onlara dair, yine, Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî önermeler elde etmekle edinmiş olduğu erdemlerdir. İnsana bu erdemleri sağlayan "'ilm" dalları da, İhsâ da, Medine-i Fâzıla'da, sayılmıştır. Bu önermelerden oluşmuş "'ilmler (Bilimler=Felsefeler=Hikmet)"e de "Amelî İlmler=Amelî Felsefe= Amelî Hikmet" denir. Esas, hem "Nazarî" hem de "Amelî" ilimleri öğrenmek, bilmek, artırmak, hem de, davranışlarını, fert, aile, devlet, insanlık âlemi olarak onlara uydurmaktır. Bu durumda, Tahsîl'in özü iyice beliriyor: Gerek "Nazarî" gerekse "Amelî" erdemleri kazanmak demek, ancak Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî önermeler peşinde koşmak ve onlara göre davranmak demektir. İnsan, bu suretle, koştukça kazanır, kazandıkça koşar. Seçkinleşmek, "tekemmül" etmek isteyen , bir insan, ister, avamdan herhangi bir fert olsun, isterse de "Adâlet"i ülkede ve dünyada gerçekleştirmek isteyen bir hükümdar olsun, fark etmez. -Platon'un, kökteki, 'Ya arkhont filozof, ya filozof arkhont olmalıdır' kanaatinin etkisi-.
F-

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:49 AM
G-
Tahsîl'deki o parçanın çevirisine gelince:

"Bu 'İlm (yani, Küllî+Zarûrî+Doğru+Yakînî bilgi), söylendiğine göre, eskiden, Kaldelilerde vardı. Onlar Irak halkıdır. Sonra, Mısır halkına ulaştı. Onlardan eski Yunanlılara geçti. Orada, Süryanîlere, onlardan da Araplara geçinceye kadar, kaldı. Bu 'İlmin ihtiva etmiş olduğu her şey, eski Yunancada, sonra, Süryanî ve Arap dilinde ifadesini buldu. Bu 'İlm'e sahip olan eski Yunanlılar, ona "Gerçek (mutlak, şartsız, asıl) Hikmet", "En Yüksek Hikmet" dediler. Onu kazanmış olmaya (onun iktinâ'ına) "'İlm", o ilme meleke kazanmış olmaya "Felsefe" dediler. "Felsefe" ile, onlar, "En Yüksek Hikmet"in araştırılmasını (îsâr'ını) ve ona duyulan sevgiyi (muhabbet'i) kıstettiler. Ona özen gösterene "Feylesûf" dediler. Onlar, bununla, "En yüksek Hikmet'i Seven"i onu araştıranı kastettiler. Gördüler ki, "En yüksek Hikmet", gizil halde, bütün erdemlerin hepsini ihtiva eder. Bunun üzerine, onlar, bu "En Yüksek Hikmet"e, "İlimlerin İlmi", "İlimlerin Anası", "Hikmetlerin Hikmeti", "Sanatların Sanatı" dediler. Bunlarla, bütün sanatların hepsinin kullanıldığı sanatı, bütün fazîletlerin kullanılmış olduğu fazileti, bütün hikmetlerin hepsinin kullanılmış olduğu hikmeti kastettiler. Öyle ki, "Hikmet", çoğu kimsenin, bir sanatın fiillerinden biriyle uğraştığında, onu becerememesi halini bertaraf etmek maksadıyle, herhangi bir sanatı, o sanat hangisi olursa olsun, ifa ve icra etmek ve onda son derecede beceri sahibi (hâzık) olmak anlamında kullanılır. Burada "Hikmet", "şartlı" (mutlak değil) olarak kullanılmıştır. Demek ki, bir sanatta son derecede beceri sahibi olana "Bu sanatın bilgesi" denir. İşte tıpkı bunun gibi, nüfûz-i nazar sahibi adama da, nüfûz ettiği şeylere bakarak, hakkında nüfûz-i nazar sahibi olmuş olduğu o hususta "Bilgedir" denmiştir. Bununla beraber, genel halde, "Hikmet", asıl, işte bu 'İlm'dir. Ve zihnin onun hakkındaki halidir.... O halde, size, şurasını açıklayalım ki, "Feylesûf", "En büyük Başkan", "Hükümdar", "Kanûn Koyucu", "İmâm", bunların hepsi, aynı manâya gelir. Bizim dili konuşanların önünde, bu kelimelerin herbirinin ne anlama geldiğine bakarsan, o zaman görürsün ki, bu kelimelerin hepsi, en sonda, tek ve aynı "makûl"ü (ideayı) dile getirmiştir. Bu kelimelerin hangisini almış olursan ol, bunda bir mesele yoktur..."

Bu parçadan öyle anlaşılmaktadır ki, Fârâbî, "Bu 'İlm" ile, insanın kendi eliyle yaratılmış olsun, olmasın, bütün varlıklar hakkında Küllî+Zarûrî+Doğru+Yakinî vasıflı ilime, bilgiye, bilince sahip olmuş olmasını kastetmektedir. "Bu 'İlm", Kaldedilerin, Matematikleriyle Astronomilerinden ve kozmik adâlete dayandırdıkları adâlet değerini temele alan davranış değerleri hakkındaki bilinçlerinden başka bir şey değildir. Matematiğin ve Astronominin önermelerindeki vasıflar gibi vasıfları taşıyan önermeler kurmak fikri, Fârâbî'yi öyle derinden etkilemiştir ki, o, Platon ile birlikte, -Platon'un 'Geometri bilmeyen içeriye girmesin' uyarısı ile 'Felsefe yapmak, kavramları, dikkatle birbirlerinden ayırt etmektir' tarifi hatırlansın-, Matematiğin, insanın düşünme fiilinde, felsefe yapmak fiilinde, prototip oluşturduğu uyarısından, hiç ayrılmamaya özen göstermiştir. Hattâ, felsefeyi (Meta ta Füzika'yı da -işte burası, onun, tam Auguste Comte'a karşı olduğu yerdir-), "apodeiktik" tarzda yapmaktan, yani, Varlık, Bilgi ve Değer alanında, vasıfları Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî olan önermeler getirmek ve onlara uygun davranmaktan, bir türlü, kendisini alamamıştır; ama, o, Gazâlî'nin haklı eleştirileriyle karşılaşmaktan da kurtulamamıştır. Çünkü, fiilen, herhangi bir felsefe yapmak, herhangi bir konuda Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî önermeler getirmek ve onlara uygun davranışlarda bulunmak, bir türlü, o istenen vasıfları taşıyan önermeler demetinin elde edilmiş olduğu felsefeyi yapmış olmak anlamına, hikmete ulaşmak, anlamına gelemiyordu. Kısacası, "Meta ta Füzika" alanını matematikleştirmek, yani, onu, matematikteki düşünce gidişine uygun bir düşünce gidişiyle (Discours. Discourir) kavramak, ortaya koymak mümkün olamıyordu. Başka bir deyişle, ortada, tek bir felsefe değil, fakat, yapılmış ve daha da yapılacak, yapılması mümkün olan bir sürü felsefeler bulunuyordu. Gazâlî, yüksek tahsiline eklenmiş daha, üç senelik felsefe incelemeleri sonucunda, " (Yapılmış) Felsefe"lerin tabiat ilimlerinin bir kısmında, ilâhiyat (Meta ta Füzika) ilimlerinin hepsinde, "Apodeiktik (Burhansal)" olmadıklarını görmüştür. Gördüklerini Tehâfütünde dile getirmiştir.32 Sanırım, mesele, "Certitude" ile "Conviction"un, "limes"te, son tahlilde, son hudutta, ayniyeti veya aynılaştırılması, (bir bakımdan da, mümkün önerme zarûrî önermeye -Kant terminolojisi ile: "Problematik" önerme "Apodeiktik" önermeye- dönüştürülebilir mi?) meselesine gelip dayanıyordu. Sarton'un, "Felsefenin görevi, Din ile Bilimi uzlaştırmaktır" dediği şey, işte, bu olmalıydı. Bu sorun, halâ, çözülememiştir. Öyle ki, Platon uyarılarına, Aristoteles teklif ettiği metod araştırmalarına, R.Llullus cebirsel işaret ve işlemleri taklîd ederek yapılacak Teoloji araştırmalarına, Descartes konuları Matematik yöntemlerle araştırarak Modern çağı açmasına, Spinoza Matematik yöntemi ahlâk konusuna, ahlâk önermelerine uygulayarak, Leibniz bir "caractéristique universelle" arayarak cebirsel mantığın yaratıcısı olmasına, Russell 'Felsefede İlmî Metod' peşinde koşmasına rağmen, bu sorunu çözemeyenler çizgisinin belli başlı noktalarını oluşturmuşlardır; kısaca, felsefeyi -aslında, Metata Füzika'yı- matematikleştirememişlerdir. Başkaca, "Çift Hakîkat" Teorisi de denenmiştir. Ama, bir türlü, "Certitude" ile "Conviction", veya zarûrî ile mümkün önerme, biribirlerine aynen dönüştürülememiştir. Bugün de, başka başka felsefe akımları doğmuştur; felsefe okulları denenmiştir, denenmektedir: "Existentialisme", "Personalisme", "Phénoménologie", "Post Modernisme"... gibi. Kısacası, yapılmış olan felsefelerin hiçbirinde, Ontoloji, Epistemoloji ve Değerler teorisi alanında, 'Axiomlar, Postulalar, Tarîfler' birleştirilememiştir; aynılaştırılamamıştır. Bu konuda, Fârâbî'nin İbn Meymûn üzerinden dolaylı öğrencisi olan Spinoza'nın Etika'sı en çarpıcı misâli teşkil eder. Fârâbî, kendi payına, limes'te, Din=Hakîkî İlim=Hakîkî Felsefe=Sunna (t)=Milla (t)= (Hattâ)Madaniyya (t)= (ve, hattâ, bugünkü deyimiyle) "Conviction"="Certitude" aynıyetlerine doğru yürürken, iki tür "Felsefe" teşhis etmiş, bunlardan sadece, birisine bağlanmıştır; o, vasıfları yukarıda sayılan önermelere, "Hikmet"e, ulaşmaya çalışmıştır; Felsefeyi veya Hikmeti ikiye ayırma yolunu denemiştir: "Hakk-ı yakîn"e ulaştıran "Felsefe-i hakikîyye" veya "Hikmet-i hakikîyye" ve ondan uzaklaştıran "Hikmet-i zâ'îa", veya, "Hikmet-i mumevvihe", veya "Felsefe-i mumevvihe", veya "Felsefe-i misâliyye".33 Bu mesele, doğrudan doğruya, "Humanismus" (Humanisme) meselesiyle de ilgilidir. Tıpkı, "Humanitas" (Humanités)tan "Humanismus"a geçilip geçilemiyeceğiyle ilgili olmasındaki gibi34 Fârâbî, ancak, "(Hakîkî) Hikmet"i, "(Hakîkî) Felsefe"yi , "(Hakîkî) Din"i, " (Hakîkî) Milla (t)"yi, "(Hakîkî) 'ilm"i biribirleriyle özdeş, biribirleriyle aynı kılmakla sükûnete erecektir.35 "Doğru önerme Gerçek'i verir", "Gerçek, doğru önerme ile dile getirilir", "Doğru önermeleri 'ilm (Hikmet) verdiği için Gerçek de, ancak, 'ilm'in verdiği kadardır" demeye gelen bu Platon kalkışlı Hegel varışlı anlam yüzünden, "Mantık"ı ve "'ilm"i (Bilimi de), kısacası, Matematik'i ve Tabiat İlimlerini horlayan felsefelere de yol açılmıştır.36 "Doğru" (Vérité) ile "Gerçek" (Réalité) arasındaki karşılıklılıktan, örtüşmeden dolayı, "Hikmet"in, tâ başta, Sumerli literatürde, sadece "Doğru bilgi" değil, "Gerçek Varlık" anlamı, "Nig.Si.Sa."=Adâlet, Denge, Uyum, Göksel Evren Uyumu, Toplumsal Evren Uyumu anlamını taşımakta olduğu anlamı da, hep, hatırda tutulmalıdır37. "Philosophia Perennis", "Hikmet-i Hâlida", "Câvidân-ı Hıred", "Bengi Bilgelik", ancak bu suretle aynılaşırlar38.
G-

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:50 AM
H-
Biz, yaz aylarında, Üniversitenin parasal yardımda bulunduğu yurt içi araştırmaları gereği, ülkemiz yazma kütüphânelerinde, felsefe tarihine ilişkin incelemeler yaptığımız sırada, mes'ûd bir tesadüfle, Fârâbî'nin, Tahsîl'inde vermiş olduğu "Hikmet" tanımlarını, bize, aynen veren bir kaynağı, Brockelman'ın G.A.L.ince mechûl olan bir kaynağı, el-Hindî'nin al-Tazkira bi Cumal al-Falsafa'sini, keşfetmiş bulunduk; el-Hindî'yi ve eserini bilim dünyasına tanıttık39. V.Hicrî Asırda yaşamış olduğunu tahmin ettiğimiz el-Hindî, bu Tazkira'sinde, bize, "Felsefe"nin, veya "...Sevgisi" eki bir yana, "Hikmet"in, "Sophos"un, 36 tür tarifini vermiştir. Onlar, kısaca, şunlardır: 1."Sanatlar Sanatı", 2. "Bilimler Bilimi veya İlimler İlimi", 3. "Şeyleri, bize, onlar, her ne şekilde iseler, işte o şekilleriyle bildirme, Bilme" 4."Varlıkları, varlık olarak bilme", 5."Bilgelik, Erdem ve Tanrı Sevgisi", 6. "Tanrısal ya da beşerî şeyler üzerinde doğru bilgi", 7. "Doğal yaşam yerine, bile isteye ölümü seçmek", 8. "İnsanın, gücü yettiğince, Tanrıya benzemek istemesi", 9. "Bilimlerin göstergeni", 10. "İçerisinde, diğer aynaların görünmüş olduğu ayna", 11."Bilinecek şeylerin özünü yansıtan iyi ve değerli olan işin işlendiği, kötü ve aşağılık işlerin işlenmediği akıl aynası", 12."Akıl ışığı ile hakikati arama" (Acaba Moderne Çağı açtığı iddia edilen Descartes'ın eserinin adıyla tıpatıp olan bu benzerlik, el-Hindî'nin ve Descartes'ın kullanmış oldukları müşterek başka bir kaynaktan mı gelmektedir?), 13."Bilimlerin (İlimlerin) göstergeni, her var olanın tamamlanması", 14. "Rûhun yükseklik ve eğitim ile eğitilmesi", 15. "Akılın gücü", 16."Doğal şeylerin bilinmesi", 17. "Tanrısal bilgi", 18. "Ruh ve bedenin mükemmelleşmesi", 19. "Bütün var olmuş olan şeylerin, ya bütünüyle ya da parça parça bilinmesi", 20. "Her bilimin anası", 21. "Karşıtlıkları biribirinden ayırt eden ışık", 22. "Akılın nedenlere ulaşması", 23. "Akılın boş istemden kurtulması", 24. "Daireye değen nokta", 25. "Doğru bilgi, iyi ve güzel iş", 26. "Tanrısal olan konuları, bilgece ele almak, ona göre davranmak", 27."Var olanı küllî ve cüzî olarak bilmek", 28. "Yararlı bilgelik", 29. "İnandırıcı kanıt", 30. "Gerçekliğe inanmak, doğruyu söylemek", 31. "Gerçekliğe göre iyi ve güzel işi yapmak", 32. "Tanrının varlığını kanıtlamak, birliğine inanmak, O'na götüren yolları izlemek", 33. "Yetkin bir ahlâkı benimsemek", 34. "Rûhu kötülüklerden korumak", 35."Adâletli ve ölçülü olmak", 36. "Her türlü yararlı şeyi bilmek; her türlü adâletli şeyin gerekliliğini anlamak".

El-Hindî'nin vermiş olduğu bu felsefe veya Hikmet tariflerinden 1., 2. ve 20. tarîfler, aynen, Fârâbî'nin vermiş olduğu tariflerdir. el-Hindî'nin geri kalan öteki tarifleri de incelenirse, "Hikmet"in, veya aynı şey demek olan, ama, ona "....Sevgisi" eki eklenerek, "Felsefe"nin çeşitli açılardan yapılmış olan tarifleri olduğu anlaşılır. El-Hindî'nin 24. tarifi, "Hikmet (veya felsefe) daireye değen noktadır" tarifi, sanırım, aslında, bir "métaphore"dur (mecaz, istiare). Bu "metaphore", herhalde, matematikçi bir muhitten, özellikle de Pithagorasçı bir ortamdan gelmiş olsa gerektir. (Apodeiktik peşinde koşan) insan, Bilen'e, Bilinen şu Gerçek Varlık'a, Doğru Bilgi'ye, Olumlu Değer'e nazaran, ancak, daireye, değen bir nokta gibidir; bilinecek şeyler sonsuz büyük ise insanın bilgisi sonsuz küçüktür, eğer, bilinecekler alanı kastediliyorsa. Yok, eğer, Bilen'in bilgisinin Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî olup olmadığı kastediliyorsa, bu tür apodeiktik bilgilerin sayısı daireye değen teğetin tek noktada değmesi gibi, sonsuz büyük önünde sonsuz küçüktür. Bilen'in bilgi birikimi kastediliyorsa, durum yine aynıdır, tıpkı apodeiktik bilgi peşinde koşanların koşmayanlara nisbetinin de aynı olması gibi, veya, apodeiktik bilgiye göre davrananların davranmayanlara olan oranlarının aynı olması gibi. Kısacası, Bilen, Bilinmiş olan, Apodeiktik Bilgi, bu bilgi hakkında bilinç ve bu bilgiye göre davrananlarınn sayısı, bir çember üzerinde bulunan noktalar önünde, o daireye değen teğetteki tek nokta kadar azdır; amaç, bu sayıyı artırmaktır. Fârâbî'nin deyimiyle, seçkinleşmekte, mükemmelleşmekte, herhangi bir fert ile hükümdar arasında, sarfedilecek çaba bakımından, bir fark yoktur; öyle ki, bunlardan herbiri, kendi tarifine, mahiyetine göre, işin gereğini yapmalıdır, apodeiktik bilgi peşinde koşmalı, ona göre davranmalıdır; bugünkü alışılmış deyimiyle, hikmet veya felsefe, bu vasıfları unutulmaksızın, bir yaşam biçimi olmalıdır; "Medine-i Fâzıla"ya ancak bu suretle varılır; her iki dünyada da "Sa'âda kusvâ" bu suretle elde edilir; "Creatio Dei"ye verilen "İmitatio Dei" cevabı bu suretle gerçekleşir; insan, bu arayıştan, hiç, ama, hiçbir zaman vazgeçemez (Philosophia Perennis, Hikmet-i Hâlide, Cavidân-ı Hıred, Bengi Bilgelik denen budur). El-Hindî'nin Cumal'inde, Felsefe veya Hikmet hakkında yapılmış olan tariflerin hepsi karşılaşmış kültürlerdekilerine uygun olarak yapılmıştır. Hele 1., 2. ve 20. tarifler, Hikmet veya Felsefe hakkındaki bilginin, hiç bozulmadan, menşeden beri, aynen, karşılaşan kültürler arasında IV. Hicri Asırda da, tedavül etmekte olduğunu göstermektedir.

Fârâbî'nin, Tahsîl'indeki "...Bu 'ilm" ibaresi ile, vasıfları Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî olan Bilgi'yi (önermeleri), Biliş'i, Bilinci kastetmekte olduğu gerçeği, onun sistemini veren bütün eserleriyle de gösterilebilir ise de, asıl, "Mantıkıyyât"ı içerisinde, Aristoteles'in II.Analitikler adını vermiş olduğu Burhân'a ilişkin olanlarla, özellikle, Şerâ'it ul-Yakîn40 ile, Eucleides'in Birinci ve Beşinci Kitab'ının Başına Yapmış Olduğu Şerh41 ile, İhsâ' al-'Ulûm42 ile, Medîne-i Fâzıla43 ile "isbat" edilebilir. Tahsîl'inde ve Medîne-i Fâzıla'sında, Fârâbî, hükümdarın da "Feylesûf" olmasını istemekteydi. O, hükümdarın da Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî bilgi getirmiş, ona göre davranmış olmasını, hükümdarın hükümdar olarak "tekemmül"ü için şart olarak görüyordu. Bu şartı o kadar tabiî görüyordu ki "O halde, size, şurasını açıklayalım ki, 'Feylesûf', 'En büyük Başkan', 'Hükümdar', 'Kanun koyucu', 'İmâm', bunların hepsi, aynı manâya gelir. Bizim dili konuşanların çoğu önünde, bu kelimelerden herbirinin ne anlama geldiğine bakarsan, o zaman, görürsün ki, bu kelimelerin hepsi, en sonda, tek ve aynı 'ma'kûl'ü (ideayı) dile getirmektedir. Bu kelimelerin hangisini almış olursan ol, bunda bir mesele yoktur" (Muhsin Mahdi İngilizce çevirisi, s.58), diyordu. Fârâbî'nin bu görüşünün şaşılacak bir tarafı olmadığı sezilir, eğer, onun mensup bulunduğu kültürde hâkim ilkenin, ünlü Türk tarihçisi fransız Jean Paul Roux'nun "très turque" dediği ilkenin, "Dünya küfr ile durur, amma, zulm ile durmaz" ilkesi olduğu hatırlanacak olursa; ve, idare edenlerle edilenler arasındaki ilişkiler ve hükümdarların adlarının, asıl, ünvanlarının, "Bilge" olduğu bir düşünülecek olursa;44 ve, bilge olmanın ve bilginin onlar arasında çok yüceltilmiş bir değer olduğu göz önünde bulundurulursa45. Ayrıca, biz biliyoruz ki, Türk ellerini istilâya gelen Arap ordusu kumandanı ile Türk hükümdarı arasında, Felsefe-Din çatışmasına ilişkin bir ilk felsefî tartışma da vuku bulmuş idi.46 Hükümdarın, doğa hakkında böyle Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî bilgi getiren bir "Feylesûf" olduğu halin, insanlık tarihinde, şimdilik bilinen tek örneğini de, yine, Türkler verebilmiştir: Uluğ Bey.47 Çünkü Uluğ Bey, hem halis ve meslekten bir astronom idi, yani, rasathanede, göksel cisimler hakkında sürekli gözlemler yaparak, Genel+Zarûrû+Doğru+Yakînî bilgiler derlemek peşindeydi, hem de bir devlet adamıydı. Türk hükümdarların "Arkhont Filozof" olup olmadıkları meselesi de tartışılmıştır. Onların, sadece, doğayı tanıyan birer bilge olarak kalmayıp, toplumu ve insanı tanıyan ve ayrıca ve fazladan, kökteki "Arkhont-Filozof", "Filozof-Arkhont" tarifine ek olarak, birer alp oldukları da gösterilmiştir.48 Bundan bin yıl önce, Tarkan soylu Uzluk Oğlu Fârâbî'nin, "Feylesûf" ile kanun koyucunun, kendi dilinde, aynı anlama geldiği gerçeğini tabiî bir hadise gibi kaydetmiş olurcasına, rahatça işaret etmiş olması, bu açıdan, anlamlıdır.49 Olumlu erdemler, potansiyel olarak, "...Bu 'ilm"in, bu "Sanatlar Sanatı"nın, bu "İlimlerin İlmi"nin, bu "İlimlerin Anası"nın, bu "Gerçek Bilgelik"in, bu "En yüksek Bilgelik"in, bu "Hikmetler hikmeti" nin içinde bulunmaktadır. Fârâbî, böyle bir açıdan girdiği yolda, "limes"te, en sonda, "Hükümdar"="Kanun koyucu"="Feylesûf"="İmâm" ve "Felsefe"="Hikmet"=Dîn="'İlm"="Milla (t)" aynıyetlerini kurmuş, böyle bir sonuca bile varmıştır.50
H-

Mustafa Altınay
12-03-2006, 11:51 AM
I-Son

Ancak, burada işaret etmeden geçemeyeceğimiz bir mesele bulunmaktadır. O da şudur: Dünyadaki herhangi bir toplumda, yeni doğmuş bir insan yavrusuna, ne türden bir eğitim vermeliyiz, ona ne gibi değerleri yerleştirmeliyiz ki, o, "adam" olmuş olsun? Bu soruya verilen cevaplar çok çeşitlidir. Birisi ve bizi burada ilgilendireni, `"Humanitas (Humanités)" verelim ki, o, adam olsun´ cevabıdır. Ama, burada da karşımıza yeniden bir soru çıkar; o da şudur: Acaba, "Humanitas" tan, hiç, "Humanismus (Humanisme)"a geçilebilir mi? Başka deyimle, "Humanités", bizi, nasıl ve ne şekilde "Humanismus"a götürebilir? Yani, herhangi bir konuda Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî Bilgiler, önermeler, elde etmek ve onları öğretmekle, insanı insana sevdirmek mümkün olur mu? "Humanitas" yoluyla, hiç, bir "Humanismus"a ulaşılabilir mi? Veya "Humanitarisme"e, veya, "Philantrophie"ye? Veya, "Carithas" a ? Bir de şunu sormak lâzımdır: "Humanisme", "Philanthrophie", "Carithas", bunlar aynı şeyler midir?51 Devlet-Fert ilişkileri tartışılırken, burada, elbette, "Hikmet-i Hükûmet" kavramının da hesabı verilmelidir.

Fârâbî'nin Tahsîl'inde vermiş olduğumuz bu parçadan, bir de, şunu öğrenmekteyiz: "....Bu 'ilm", bu, Genel+Zarûrî, Doğru+Yakînî olan bilgi, ilkin, Kaldelilerde (Keldanîlerde, Mezopotamyalılarda)52 mevcut idi. Onlardan, evvelâ, eski Mısır'a, sonra, onlardan, sırasıyla, eski Yunanlılara, onlardan Süryânîlere, onlardan da Araplara geçmiştir; bu bilginin hepsi, eski Yunanca, Süryânî ve Arap dilinde ifade edilmiştir. -Eğer, bu zinciri, Fârâbî'den sonra tamamlayacak olursak:Arapçadan, "XII.Asır Renaissance"ı ile, Lâtinceye, ve sonra, Lâtinceden, Avrupa millî dillerine, ya, Katalanca gibi yerel diller üzerinden, ya da İbrânî aracılığıyle, Sicilya, Güney Fransa ve İspanya üzerinden, Batı'ya intikal ederek, bugüne ulaşmıştır. Bu ulaşan bilginin çekirdeğinde, Matematik ve Astronomi ve bu ikisinin Varlık, Bilgi ve Değer alanlarıyle ilişkisini gösteren eserler bulunmaktadır. "....Bu 'ilm"in böyle bir yolculuk yapmış olması, bize, hem, kültürlerin karşılaşmış, etkileşmiş oldukları vâkıasını gösteren en güzel bir kültür intikali misâlidir; hem de, bu intikallerde, bir dilden başka bir dile çeviri yapmanın, uygarlığın ilerlemesinde ne kadar önemli bir faktör olarak öne çıktığının da bir şahididir. 'Gerçek bir Tercüme Devri' yaşamış olmak, ana diller için, şansların en büyüklerinden biridir. "Tercüme Devri"ni yaşatan irili ufaklı büyük insanlar arasında, bugünkü Batı uygarlığının temelinde bulunan, eski Yunancadan, ya, doğrudan doğruya, ya da Süryânî aracılığıyle Arap diline çeviren Huneyn b.İshak, ve, oğlu İshak b.Huneyn'in, oradan da Lâtin diline çeviren Cremona'lı Gerhardus'un isimleri en başta zikredilir. Onlar, diğer çevirmenlerle birlikte, Arapçayı ve Lâtinceyi Bilim=Felsefe=Hikmet dili olarak kurmuş olan ulu kişilerdir. Biz, bu incelememizde, "....Bu 'ilm" ile kastedilmiş manânın açıklanmasında, işte bu ünlü çevirmen Huneyn b.İshak'a atfedilen, Aristoteles'in II.Analitikler'inin Arapça çevirisiyle ilgili olan, ve bizi, 'Yakînî önermenin Şartları' hususunda aydınlatan, "Öteki", "Eski", "Marâyanınki", "İkinci" Arapça çevirisinin metninden bir "fragment" daha ele geçirmiş bulunuyoruz53; ve, onu, aşağıda, bu maksatla kullanıyoruz; şöyle ki:

Fârâbî, Şarâ'it ul-Yakîn'inde, "Hikmet (İlm, Bilim)"i oluşturan ve (herhangi bir konuda edinilmiş) Genel+Zarûrî+Doğru+Yakînî vasıflı önermeler demetindeki "yakînî" ögeyi temin eden, oluşturan şartları, Aristoteles'e göre sayarak,54 onun II.Analitikler'ine nasıl sadık kalmışsa, işte tıpkı bunun gibi, "Eucleides'in Stoikeia'sının I.Kitab'ının Baş Tarafına (Yapmış olduğu) Şerh"iyle, de,55 ve, oradaki Aristoteles eleştirileriyle de, Sumerlilerden ve Mezopotamya'dan gelen "...Bu 'ilm", bu "Hikmet" geleneğine, Platon'un, bu, 'Kavramları dikkatle ayırmak felsefe yapmaktır' dediği ve, bu, 'Geometri bilmeyen içeriye girmesin' uyarısını yapmış olduğu, Matematik'i, düşüncede, prototip olarak almaktan ibaret olan geleneğine, kısacası, Hikmet=Bilim geleneğine de, o şekilde, aynen, sadık kalmıştır. Böylelikle, o, Tahsîl'iyle, tutarlı biçimde, çok açık "ikinci (bir)liyakat" daha sergilemiştir.

Fârâbî'nin Matematik Felsefesindeki "Birinci liyakati"ni, Gad Freudenthal, incelemeleriyle, Eski, Orta, Modern Çağlarda, Matematik üzerine felsefe yapanlardan Platon, Aristoteles, Simplicius, Proclus, Shemtov b.Joseph, Ebû'l-Ferec, Alî b.Rıdvan, Nairizî, Peano, Frege'yi ele alıp karşılaştırarak, göstermiştir.56

XII.Asrın birinci yarısında, Mardin-Hisâniye Medresesi'nde, Türk Emîri Artuk'un oğlu İlgâzî'nin oğlu Timurtaş'ın hizmetlisi olan bilge matematikçi, tabîb İbn us-Salah da, Fârâbî'nin ardından, bu "Kavramları dikkatle biribirlerinden ayırmak, felsefe yapmaktır" geleneği içerisinde kalarak hareket etmiş, temele, yazmaları karşılaştırarak yapmış olduğu bir kritiği almıştır.57 O da, herhalde, Pithagorasçılardan gelen ve Platon'un da bildiği, Aristoteles'in II.Analitikler'inin İkinci Makalesi'nin Sonu'nda, "Tümel Belgitlem
I-Son
_________________
"Bizim dilde, kanun koyucu ve bilge aynı anlama gelir" Fârâbi

Ergenekonun çocukları birbirlerine görünmez bağlarla bağlıdırlar...

Nerede bir Türk varsa Öztürkler oradadır...
http://www.felsefeturk.com/

Kaptan-i Derya
12-03-2006, 12:46 PM
Mustafa altinay, cok tesekkür ederim arsivime koydum mutlak bi bos oldugum zamanlar okuyacagim bi yazi.

Mustafa Altınay
12-03-2006, 12:49 PM
Saygı ve sevgi bizden sayın kenaney :)