View Full Version : Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Mustafa Altınay
12-05-2006, 01:54 AM
Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
1)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
........Dünyadaki görüşler bilindiği gibi tekçi görüşler ve çoğulcu görüşler diye ikiye ayrılır. Tekçi görüşler genellikle hayatı madde ya da Tanrı gibi tek bir özneye bağlarlar. Dinlerde Tanrının tek özne oluşu gibi, Marksizm'de de madde tek özne olarak ele alınır. Diğer yandan hayata çoğulcu olarak bakan görüşler ise; hayata sadece tek bir öznenin değil bir sürü gerçekliğin yön verdiğine inanırlar. Tekçi görüşler; ister moralist olsun isterse materyalist olsun yapıları gereği, dayatmacı ve totaliter olurlar iken buna karşılık çoğulcu görüşler ise, bağımsızlıkçı, özgürlükçü ve daha demokratik bir yapıya sahiptirler. Bu gün artık her şeyin din kitaplarında var olduğunu iddia eden dinci(skolastik) görüşler gibi maddeci, marksçı görüşleri de çağımız mahkum etmiştir.
Türk milliyetçileri bu görüşlerden tekçi anlayışın-ister dinci(moralist) isterse Marksist(Maddeci) görüş olsun- her ikisini de felsefi temelde kabul etmedikleri gibi metot olarak olsa dahi ilgi göstermemişlerdir. Ve hayata çoğulcu bir bakışla bakan görüşü tercihle hürriyetçi ve bağımsızlıkçı bir yolu takip etmişlerdir. Bu Ziya Gökalp'te böyle olduğu gibi Mustafa Kemal'de de böyledir. Diğer ardıllarında da. Nitekim çağın ilk çeyreğinde milletini ardına alarak çağının en büyük Milli Kurtuluş Savaşını vermiş olan Atatürk bu savaş için ne dinci metotlara itibar etmiş ne de Marksist metotlara itibar etmiştir.(sayfa 183)............
Alınan Kaynak;
Doğu-Batı Meselesi ve Sultan Galiyev-Oğuz Şaban Duman- Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı-İstanbul-1999
Mustafa Altınay
12-05-2006, 01:55 AM
2)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Atatürk Neden Bir Filozoftur?
Arslan Kaynardağ—Atatürk ve devrimleri konusunda ilgi çekici yazılarını okuyoruz. Bir kitabında " Atatürk'ün bir kahraman olduğu kadar bir filozof da olduğunu söylemekten çekinmeyeceğim" diyorsun. Atatürk'ü senin dediğin gibi filozof sayarsak, Platon'un Devlet'indeki filozof önder kuramı yıllar sonra Türkiye'de uygulama alanı mı buluyor? Atatürk'ün düşünceleri bizi ne derece böyle bir yaklaşıma götürebilir?
Bedia Akarsu—Platon " Başa filozoflar geçmez ya da baştakiler felsefe yapmazsa insanlığın acıları sona ermeyecektir" diyordu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Atatürk adlı kitabını okumuşsundur elbette. Bu kitabın başında o günlerin umutsuzluğunu göstermek için yazarın çizdiği tablo Türk insanının ne acılar çektiğini bütün ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor. İşte Atatürk halkın bu acılarını sona erdirmiş bir önder. Dünyanın acılarını sona erdirebilmiş mi? İnsanlığın acılarını sona erdirememiştir ama kurtuluşları için ışık tutmuştu onlara. O yalnız kendi ulusunu değil, bütün ulusları, bütün insanlığı düşünüyordu. Yeni bir dünya düzeni içinde her ulusun eşit hakla ve özgür olarak yer almasını savunuyor, " yurtta barış, dünyada barış" ilkesi ile kendi ülkesinin dünyaya örnek olacağını, tuttuğu yolun dünyanın acılarını dindirecek yol olduğuna inanıyordu. İkinci Dünya Savaşının sonunda Churchill "Atatürk sağ olsaydı, dünyanın manzarası başka türlü olurdu" demişti. Evet ulusların başına Atatürk gibi insanlığa açık, kendi ulusuyla birlikte bütün ulusların da kalkınmasını isteyen önderler geçebilse, tüm dünyanın acıları da sona erer kuşkusuz.
Alınan Kaynak;Bedia Akarsu armağanı, hazırlayan Betül Çotuksöken-Doğan Özlem, İnkilap kitapevi-2000 baskısı-Sayfa 32
Mustafa Altınay
12-05-2006, 01:55 AM
3)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
ATATÜRK VE FELSEFE
"Mustafa Kemal'in eserinin, kendi yetişme tarzı ve yaradılışıyla ilgisi pek büyüktür. O'nun karakterindeki özgürlük ve bağımsızlık vasfı, kısmen inceleme ve araştırmacılarının, daha çok yaradılışının ve geçirdiği deneylerin ortaya çıkardığı felsefi inançların kaynağıdır. Şu halde, O'nun kuracağı düzenin toplumsal ve bireysel bağımsızlık ve özgürlük ilkelerini yansıtan bir öğreti ve onun kökeni niteliğindeki bir felsefi inanç olması kadar doğal bir şey yoktur. Mustafa Kemal, insanı laik ve özgürlüklerini kısıtlayan, herhangi bir toplum üzerinde diğerlerini kayıtsız şartsız egemen kılan, demokratik yollar dışında bir millete iktidar olma iddiasında bulunan görüşlere, felsefelere: bireylere ve kuruluşlara düşmandır. O'nun yönetim ve hedefi, giderek, gelişmek ve olgunlaşmak suretiyle ulusal bağımsızlık ve egemenliğe dayanarak milli iradenin ve meşru temsilcilerinin etki ve yönetimiyle milli ülküleri gerçekleştirmektedir. Bu ülküye kaynak olan felsefe, Atatürkçü felsefedir; başka bir deyişle Mustafa Kemal kendi felsefesinin uygulayıcısıdır."
Kaynak; http://tekadamataturk.tripod.com/25.html
Mustafa Altınay
12-05-2006, 01:56 AM
4)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Türk Humanizmi…. Suat Sinanoğlu…
ULUSLAR ARASI İLİŞKİLER TARİHİ
….Uluslararası ilişkiler tarihi ana çizgileri ile bir şema ile gösterilebilir.
.1)-İLKEL EVRE: bu evrede toplulukların günlük çıkarları insanlara egemendir; çapulculuk doğal uğraşıdır: savaş zamanı-barış zamanı diye bir ayırım söz konusu değildir.
.2)-İMPERİALİST EVRE: bu evrede askeri üstünlük kavramı ağır basar; savaşların nedeni, maddi çıkarlardan başka ün ve onur arzusu ile ulusal ilkelerin yayılmasını sağlama isteğidir;
.3)- SÖMÜRGECİLİK EVRESİ: Bu evrede askeri üstünlük kavramının yerini daha ileri bir kavram, kültür üstünlüğü kavramı alır; öyle ki; sömürgecilik savaşları, ilkel insan topluluklarına uygarlık getirmek gibi, hiç olmazsa görünüşte, daha idealist nedenlerle açıklanabilir;
.4)- bu alanda da manevi evrimini süedüren batı insanlığı bu üçüncü evrenin de sonuna gelindiğini ve, uluslar arası ilişkiler alanında, yeni bir evrenin başladığını- uygarlık ve ırk ayrımı yapılmadan, bütün ulusların eşit hakları ve görevleri olduğu inancının egemen olduğu bir evrenin başladığını- çarpıcı kanıtlarla göstermektedir. Pek çok olan bu belirtilerin başında insan hakları bildirgesi, Birleşmiş uluslar örgütünün yaratılması ve İngilizlerin Hindistan'a, arkadan da İngilizlerle başka sömürgeci devletlerin sayısız Afrika devletlerine bağımsızlık vermeleri gelir.
1934-36 yıllarında yapılan Habeşistan savaşı gibi bir savaşa ikinci dünya savaşının sonunda, yani aradan çeyrek yüzyıl geçmeden, artık girişilemez olması, hattâ akla getirilemez olması, bu bilincin ulusların ruhunda siyasal tutumlarını etkileyecek kadar derin kökler saldığına en açık bir kanıttır.
20.yüzyıl belki de en önemli olayları olan bu saydığımız olayların büyük ölçüde bugünkü dünya koşullarından doğduğu ortadadır. Ancak bu durumun aynı zamanda ve bir kenara itilemiyecek bir ölçüde batı uygarlıklarının yüzyıllar boyunca kazandığı deneyimin insanlara sağladığı düşünsel ve ahlaksal olgunluğun bir sonucu olduğu da kabul edilmelidir.
İnsanlığın evrim sürecinin- insan ruhunun tarihsel biçimlenimini sağlayan ve onu bugünkü olgunluğuna eriştiren, böylesine insanca sorunlar ortaya koymasına olanak veren sürecin- son evresi olması itibarıyle, çağdaş batı uygarlığının kazandığı mutlak değerin bilincine varılması,- pratiği kuramsal kanılarla pekiştirmek suretiyle- bir yandan bundan böyle uluslar arası ilişkileri yönetmesi gereken bu yeni ilkenin yerleşmesine karşı çıkan son direnişleri yıkmakta büyük ölçüde yardımcı olabilir; bir yandan da gerek batılı uluslarda, gerekse batılı olmayan uluslarda, elde edilen her hakkın bir ödevin yerine getirilmesini gerektireceği düşüncesini uyandırabilir; çünkü bütün uluslar bu yeni insan toplulukları bütününün onurlu birer üyesi olmak durumundadırlar.
Bu bilinç, ayrıca, beşinci bir evrenin yakın zamanda başlıyabileceğini batıya duyurabilir. İnsanları ideal amaçlarına yöneltmesi gereken tek güç tarih bilincidir- yani insan ruhunun gelişimi diye tanımlıyabileceğimiz tek tek uygarlıkların ötesinde bir üstün gerçeğin var olduğu bilincidir- inancı bu evrede yer etmelidir.
Nihayet, batılı toplumlar, hep bu üstün gerçeği pratikte daha somut, kuramda daha bilinçli kılmak için, dünyanın karşısına ideal bir yüzle çıkabilmelidirler; bunun için de, tarihsel biçimlenimleri için gerekli olmakla beraber, ilintilik olmaları nedeniyle, insanlığın fikir tarihine katkısı olmayan ögelerden arınmaları gerekir; şu halde bu yüz her şeyden önce laik olmak zorundadır; bu yüz sonsuz ruh özgürlüğünün yüceliğini, Yunanlıların bulup ortaya koydukları ve batılı toplumların ana çizgileri ile korumuş oldukları hali ile yansıtmalıdır.
Şu halde batılı toplumlar, uygarlıklarının laiklik niteliğini daha derin bir bilinçle belirtmek zorundadırlar. Çünkü laiklik batılı uygarlıkların kaynağında vardır ve bugün yadsınamıyacak bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Batılıların toplumsal, hukuksal ve siyasal düzen anlayışları öz bakımından laiktir; düşün, sanatsal yaratma ve bilimsel araştırma alanlarında kurdukları özgürlükte bu laik anlayışın ürünüdür.
Ancak, Atatürk'ün eserinin evrenselliği yalnızca batıdan kendi özünü daha derin bir biçimde değerlendirmesini istemekten ibaret değildir. Gerçi batının yeni bir açıdan eleştirilmesi ve değerlendirilmesi demek olan bu talebin batı evreninin dışından gelmesi, önemli bir olaydır ve Atatürk devriminin boyutlarını tek başına sergileyecek güçtedir. Fakat Atatürk devrimini evrensel yapan başka bir özellik vardır, o da bu devrimin, tarihsel oluşması ve fikirsel anlamı ile, insancı ve akılcı değerlere sahip çıkmak isteyen bütün batılı olmayan toplumlara izleyecekleri yolu göstermesidir.
Bunun sonucunda, batı ile batılı olmayan dünya arasında, bunca çabaya rağmen bugüne kadar kurulamayan diyaloğun Atatürk devrimi sayesinde olanak kazandığı, yalnız bununla kalmayıp yeryüzündeki bütün uluslar arasında- manevi bir yakınlaşma olacağı için- gerçek bir yakınlaşmanın da gerçekleşebileceği anlaşılmaktadır.
Daha önce batı-doğu antinomisinin gerçekte var olmadığını, batı ile öbür evren arasındaki ilişkiler sorunun da, doğulu değerlerin batılı değerlerin karşısına çıkarılması biçiminde anlaşıldığında, bir pseudo- sorundan ibaret olduğunu göstermiş, bugünkü batı düşüncesinin bu antinomi kavrayışını aşacak güç ve yeterlikte olmadığını belirtmiştik. Gerçekten, örneğin, dünyanın en büyük eğitim, bilim ve kültür örgütlenmesi olan Unesco'nun etkinliği, Toynbee'nin – kendisini ünlü Zelotlarla Herodesçiler kuramını ileri sürmeye iten- kötümser düşüncesinin çerçevesi içine kapanmış olduğu izlenimini vermektedir. Netekim Unesco, her batılı olmayan toplumun batı tekniğini benimsemek zorunda olduğunu kabul etmekle beraber, bu toplumların geleneksel kültürlerine bağlı kalmaları gerektiği kanısındadır. Gerçi, Unesco'nun bu tutumu, bir yerden bugünkü batı düşüncesine tam bir uyum halinde olmasından ileri gelebilirse de, bir yerde de, Birleşmiş ulusların etkinliğine yön veren temel ilkeye, uluslar arasında eşitlik ilkesine, saygılı olma kaygusunun bir sonucu olabilir.
Ancak ulusların yalnızca siyasal bağımsızlıklarına değil, kültürlerine de gösterilen bu karşılıklı saygı kutsal ve korunması gerekli bir ilke ise de, insanlığın sorunlarının özgür bir biçimde ortaya atılmasına ve incelenmesine engel olmamalıdır. Ve bütün ulusların elde ettikleri bağımsızlığa, özgürlüğe ve bugün vazgeçilmez bir kural ve bir hak gibi yerleşen karşılıklı saygıya gitgide daha layık olmayı bir zorunluluk ve bir ahlak görevi olarak duymaları nasıl siyasal alanda temenni edilir bir şey ise, aynı biçimde batılı olmayan ülkelerin kültürel ve toplumsal alanda- maddi alanda 'az gelişmiş' ya da 'gelişmekte olan' ülkeler adını benimsemelerine neden olan aynı gerçekçi ruhla- gerçeği olduğu gibi görmeleri ve her biri kendi başına ya da aralarında işbirliği ederek- çoğu zaman bir alın yazısı gibi gördükleri- batılılaşma sürecini çözümlemeyi, eleştirmeyi ve değerlendirmeyi amaç tutan kuramsal çalışmaları geliştirmeleri beklenmelidir.
Atatürk devriminin evrensel değeri burada açıkça ortaya çıkmaktadır; çünkü Türkiye bu devrim sayesinde skolastik düşüncenin maddi ve manevi zincirlerini koparabilmiş ve böylece- bugün henüz yeti halinde de olsa- inceleme ve araştırmalarını tam bir özgürlük içinde yapmasını sağlayan özgürlükleri kazanmıştır.
Türkiye'nin batılı olmayan toplumlar içinde tuttuğu yerin özelliği bilinçli düşünceden önce, gerçekler düzeyinde ortaya çıkmıştır. Gerçekten Türkiye, siyaset ve ekenominin gerçekler düzeyinde, batılı ülkeler topluluğunun bir üyesi olarak benimsenen tek batılı olmayan ülkedir; ve bu üyelik üzerine hiçbir gölge düşürülmüş değildir. Türkiye bu ayrıcalıklı durumu yalnızca jeo-politik koşullarına borçlu olmadığı gibi, fabrikalarının sayısına ya da Avrupalı ve Amerikalı örneklerine uyarak teknik ve sanayi alanında elde ettiği başarılara, ya da kurduğu (biçim olarak batılı, ancak ruhça hâlâ doğulu olan) melez kurumlara hiç borçlu değildir. Şu halde eğer Türkiye, her şeye rağmen, Japonya dahil, diğer batılı olmayan ülkelerden değişik bir nitelik sergilediği kanısını uyandırabildiyse, bunu bugüne kadar gerçekleştirdiği eserlerden çok, bizzat batı uygarlığının özünü benimsemeyi amaç edinen radikal eyleminin içinde saklı duran evrim gücüne borçludur; ve, bundan daha önemli olmak üzere, bu özün ne olduğunu kendisi ortaya koymak durumundadır. Gerçekten teokratik bir ülkeyi çok kısa bir süre içinde demokratik ve laik bir ülke haline getirmeyi başarmak, dogmatik değerleri bir çırpıda ve toptan atıp akılcı ve insancı değerlerle değiştirmek tarihte eşi görülmemiş radikal bir harekettir.
İşte batılı olmayan topluluklar, bu açıdan, Türkiye'ye oranla geri bir aşamada bulunuyorlar, çünkü onlar geleneksel eğitimlerinin bir sonucu olan zihinsel ve manevi sınırlılıktan henüz tam ve kesin olarak kurtulmuş değildir. Onlar her şeyden önce ve kararlılıkla temel özgürlükleri kurmak zorundadırlar, çünkü başka türlü Atatürk devrimini değerlendirmeye elverişli ortamı kendi içlerinde yaratamazlar; Atatürk devriminin değeri ve anlamı anlaşılmadıkça da bizzat kendi amaçlarını benimsemelerine ve gerçekleştirmelerine olanak yoktur. Bu toplulukların Türkiye'den örnek olarak alacakları şey, teknik ya da toplumsal düzen alanındaki başarılar değilidir (bunun çok daha olgun örneklerini batıda bulabilirler); Türkiye'den alınacak örnek, onun kurtuluş savaşında yeni bir fikir akımını yaratacak ilkeleri çıkarmasını bilmiş olan radikal yenilik ruhudur………(sayfa 170)
Alınan kaynak;
Türk Humanizmi- Prof. Dr.Suat Sinanoğlu- Türk Tarih Kurumu Basımevi-1988
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:00 AM
5-A)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Atatürkçülük nedir? (ünlü yazar-araştırmacılara göre)
Atatürkçülük nedir?
--------------------------------------------------------------------------------
Doç. Dr. Anıl Çeçen: "... Atatürkçülük, emperyalizm gerçeği karşısında az gelişmiş ülkelerin kurtuluş ve gelişme sürecinin ortaya çıkardığı bileşik yapılı bir eylemdir."
( Anıl Çeçen, Atatürk ve İdeoloji, Türk Dili, TDK Yayını, Sayı 359, Kasım 1981, S. 299 )
Ataol Behramoğlu: "... Atatürkçülük donmuş bir kalıplar dizgesi değil, araştıran, kendini pratikte sınayan bir uygulamanın adıdır."
Attilâ İlhan: "... Atatürkçülük, "mazlum milletler"in "Hristiyan, beyaz ve Batılı" emperyalistlere ilk başkaldırış hareketidir."[ a ]
"... Mustafa Kemal sosyalist değildi ama, solcu bir devrimciydi."[ b ]
( [ a ] Attilâ İlhan, Üç Atatürkçülük!, Milliyet, 22.06.1982 / [ b ] Attilâ İlhan, Faşizmin Ayak Sesleri, S. 254 )
Aziz Nesin: "... Bana göre Atatürkçülük şudur: Atatürk'ün yaşadığı dönemde, içinde bulunan koşullara en akılcı yoldan çözümler getiren uygulamalar toplamıdır."
( Şahap Balcıoğlu'nun Aziz Nesin İle Söyleşisi, Yazko Somut, Yıl: 3, Sayı: 50/24, 15.07.1983, S. 2 )
Azra Erhat: "... Atatürk'ün belli bir öğretisi yoktur. O, düşünceyi eylemden ayırmayan, düşünceyi eylemle gerçekleştirmek, eylemi de düşüncenin kaynağından getirmek sürecini uygulamış, böylece varlığın akış ilkesine günü ve geleceği için uymuş bir devrimdir." ( Azra Erhat, Atam Seni Niçin Seviyorum? Cumhuriyet 81, Cumhuriyet Gazetesi Yayını, S. 165 )
Prof. Dr. Bedia Akarsu: "... Atatürk Devrimi bir sınıf devrimi değil, gerçek anlamıyla bir halk devrimidir. Ulusun bütün kesimleriyle, askeri ve memuru ile, köylüsü ve kentlisi ile, işçisi ve esnafı ile kadını erkeği ile emperyalizme karşı ayaklanması: bağımsızlığı için egemen güçlere karşı tüm halkın Atatürk'ün önderliğinde baş kaldırmasıdır."
( Bedia Akarsu, Atatürk'ün Özgün Görüşleri, Cumhuriyet, 10.11.1982 )
Em. Gen. Celâl Erikan: "... Atatürkçülük, Kemalizm, ancak çalışmakla hak sahibi olabilecek bireyleri ve toplulukları birbirine sömürtmeyen; siyasal kuvvetlerine kendileri sahip ve herbiri akraba olmuş ulusların içte ve dışta barış içinde yaşadıkları cumhuriyetçi, laik, yenilikçi, demokratik ve sosyal bir düzendir."
( Celâl Erikan, Atatürkçülük ( Kemalizm ), S. 134 )
Ceyhun Atuf Kansu: "... Kemalizm, Türk toplumunu uygarlık değişimiyle, düzen değişimiyle çağdaş, ileri, bağımsız, bir toplum yapmak isteyen devrim öğretisinin adıdır. " ( C. Atuf Kansu, Kemalist Bir Öğreti Var mıdır?, Yeni Ufuklar, Sayı 232, Ocak 1973, S. 23 - 25 )
Doğan Avcıoğlu: "... Kemalizm, bir ulusal kurtuluş devrimidir. Bir ulusal kurtuluş devriminin amacı, yalnızca siyasal bağımsızlığı gerçekleştirmek değildir. Tam bağımsızlığa ulaşabilmek için, sömürge düzeninin ülkedeki bütün dayanaklarının tasfiyesi ve sağlam bir sanayi temelinin kurulması zorunludur." [ a ]
"... Kemalist hareket, kurulu düzene karşı devrimci, yani solcu bir hareket olduğu halde, solculuk en büyük küfür haline gelmiştir." [ b ]
( [ a ] Doğan Avcıoğlu, Devrim ve "Demokrasi" Üzerine, S. 365 / [ b ] Doğan Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni, I. Kitap, S. 563 )
Emin Özdemir: "... Atatürkçülük bir öğreti değildir. ( ... ) gerçeği ararştırma tavrıdır." ( Emin Özdemir, Atatürkçülük Sınavı, Varlık, Sayı 806, Kasım 1974, S. 9 )
Prof. Dr. Emre Kongar: "... Kemalist ideoloji, "tam bağımsızlık" ve "batılılık" ilkeleri çerçevesinde "karşı - emperyalizm" ve "altı ok" ile belirlenir. Ne yazık ki, Türkiye'deki "resmi ideoloji" , Kemalizmi önce yalnızca "altı ok" a indirgemiş, daha sonra da bu altı ilkeyi genel anlamından tümüyle saptıracak yorumlara konu yapmıştır."
( Emre Kongar, Atatürk ve Devrim Kuramları, S. 429 - 430 )
Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal: "... Türk Devrim Tarihi, dünyanın büyü devrimleri arasına geçmiştir. Orijinaldir. 20 nci yüzyılın en büyük hareketidir. Bu devrimden Atatürkçülük doktrini veya isterseniz şimdiki gibi söyleyelim. Atatürk ilkeleri çıkmıştır. Yani, ilkin ilkeler ortaya konmuş, sonra devrim yapılmış değildir. İlkin devrim yapılmış, ondan ilkeler çıkarılmıştır. Bu, Türk devriminin bir özelliğidir. Başka devrimlerde bunun tersini görürüz. İlkin ilkeler, sonra devrim.
( ... ) Atatürk ilkelerine batıda "Kemalizm" adı verilmektedir. Kemalizm terimi batı çıkışlı bir terimdir. Niye Kemalizm denmiştir? Bakmışlardır, sosyalizme benzemiyor, Faşizme benzemiyor. Hitlerizme benzemiyor. Demokrasi denilen ve çok eskiden beri gelen bir meslek - i siyasete de benzemiyor, buna ayrı bir isim vermek zorunluluğu duyulmuştur ve Kemalizm denilmiştir. "
( Enver Ziya Karal, Atatürk ve Devrim ( Konferanslar ve Makaleler ), TTK Basımevi, S. 148 )
Falih Rıfkı Atay: "... Atatürkçülük demek, akıl ve vicdan hürriyetleri yolu ile Türk Milleti'ni batı medeniyet toplumları arasına katmak demektir."
( F. Rıfkı Atay, Atatürkçülük Nedir? S.45 )
Prof. Dr. Hamza Eroğlu: "... Atatürkçülük ölmeyen bir hedef, yükselen bir şereftir." ( Hamza Eroğlu, Gerçek Yönüyle Atatürkçülük, S. 39 - 40, 212, 176 )
Hasan Âli Yücel: "... Kemalizm denilen doktrin, sıralanmış birtakım kuru, içi boş laflar değildir. Anayasanın benliğine girmiş bu prensiplerde Türk Milleti'nin hâli ve istikbali gizlidir." ( Yaşar Nabi, Atatürkçülük Nedir? S. 34 )
Hasan Pulur: "... Atatürk ve Atatürkçülük ışıl ışıldır, kapkara değil..."
( Hasan Pulur, Atatürk Yas Karası Değildir, Milliyet, 10.11.1975 )
Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu: "... Atatürk bizlere miras olarak bir de "Atatürkçülük İlkesi"ni bıraktı. Atatürkçülük, ülkemiz bakımından, kalıplaşmış ve donmuş reformlar toplamından ibaret olmayıp, "Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne yükselmek", hiç değilse o düzeye ulaşmak ya da yakınlaşmak için her zaman canlı duran ve canlı kalacak olan bir devrimcilik ruhu, bir devrimcilik felsefesidir."
( Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Atatürk Sevgisi ve Atatürk Korkusu, Türk Dili, TDK Yayını, Sayı 254, Kasım 1972, S. 153 )
Prof. Dr. Hüseyin Naili Kubalı: "... Atatürk'ün düşünce sistemi bir doktrin değildir, bir ideoloji hiç değildir.
( ... ) Atatürk'ün düşünce sistemi ise açık ve kavrayıcı niteliği ile bir dünya görüşüdür." ( H. Nail Kubalı, 12 Eylül Atatürkçü Rönesansa Geçiş Dönemidir, Milliyet, 08.06.1981 )
Prof. Dr. İbrahim Karaca: "... Kemalizm, akılcı, deneyimci ve bilimci bir ideolojidir." ( İbrahim Karaca, Atayol Dergisi, Sayı 4. İzmir 1982, S. 4 )
İlhan Selçuk: "... Atatürkçülük demek, bilime inanmak demektir. Bilime inanmak, sosyal olaylarda da bilime inanmaktır.
( ... ) Ümmetçiliğe karşı milliyetçilik, şeriata karşı laiklik, uyduculuğa karşı istiklalcilik, padişahlığa karşı cumhuriyetçilik, imtiyazlı yönetime karşı halkçılık, tutuculuğa karşı devrimcilik, her şey köleliğe karşı hürriyetçilik, emperyalizme karşı antiemperyalizm, sömürüye karşı toplumculuk, bağımlaşmaya karşı bağımsızlık mesleğini benimsemek Atatürkçülüktür." ( İlhan Selçuk, Bir Anı'dan Bir Anıt'a, S. 51 )
İskender Özturanlı: "... Atatürkçülük demek özgürlükle otorite arasında bir uyum, bir armoni kurmak demektir." ( İskender Özturanlı, Acı Deneylerle, Cumhuriyet, 23.10.1980 )
Prof. Dr. İsmet Giritli: "... En kısa tanımı ile Atatürkçülük veya Kemalizm; modern Türk Devleti'nin kuruluşunda temel olan fikir ve ilkelerin bütünüdür. Kemalizm; gerçekçi, rasyonalist ( akılcı ) ve radikal bir sistemdir.
( ... ) Atatürk rejimine otoriter rejim denilebilirse de "keyfi ve diktatörlük rejimi olmuştur" denilemez." ( İsmet Giritli, Tek Birleştirici Akım; Kemalizm, Yeni İstanbul, 29.01.1969 )
Mehmet Deligönül: "... Atatürkçülük, dar sınırlar içinde dondurulmuş, katı, devinim yeteneğinden yoksun bir doktrin olarak düşünülemez. Geleceğe dönük, usun buyruğunda devingen, çağdaş gelişmelere açık bir dünya görüşü, bir yaşam dizgesidir. Özgürlüğün özdeşi olan bağımsızlıkla mayalanmıştır."
( Mehmet Deligönül, Atatürk Devrimler ve Ulusal Eğitim, Türk Dili, TDK Yayını, Sayı 353, Mayıs 1981, S. 733 )
Melih Cevdet Anday: "... Atatürk devrimi dediğimiz, iki bin beş yüz yıllık bir süre içinde oluşan batı uygarlığının Türk toplumuna mal edilmesi çabasıdır. Atatürkçüler ve Atatürkçü olmayanlar işte bu olay karşısındaki durumlarına göre tanımlanabilirler. ( Yaşar Nabi, Atatürkçülük Nedir?, S. 156 )
Prof. Dr. Muammer Aksoy: "... Atatürk'ün daha 1920'lerden beri amaç edindiği ve adım adım kurmaya ve gerçekleştirmeye çalıştığı rejim, bugünkü anlamda çağdaş bir demokratik toplumculuk, sosyal demokrasi, ya da bütün dünyanın kullandığı geniş anlamda ( Marksist olmayan ), ılımlı ve ulusal nitelikte demokratik bir sosyalizmdi. "Demokratik sol bir düzen" di." ( Muammer Aksoy, Sosyalist Enternasyonal ve CHP, S. 207 )
Prof. Dr. Mümtaz Soysal: "... Atatürk, "En hakiki mürşit, ilimdir" diyen adamdır.
Kemalizmin özü de buna indirgenebilir: Olguları akılcı bir tutumla inceleyip öğrenmek ve bu öğrenişten olumlu sonuçlar çıkarmak. Bu yöntemde, bilim dışı unsurların, putların, totemlerin, velveleye ve yaygaraya boğulmuş sahtekârlıkların yeri yoktur." ( Mümtaz Soysal, Bez Resimler, Milliyet, 10.11.1979 )
A-
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:03 AM
5-B)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Nadir Nadi: "... Atatürkçülük, medeniyetçiliğin, müspet bilimciliğin, şuurlu milliyetçiliğin ve ileri bireyciliğin ta kendisidir." ( Nadir Nadi, Atatürk İlkeleri Işığında Uyarılar, S. 156 )
Necati Zincirkıran: "Kemalizm: Bir diriliş hareketidir. Kısaca bu hareketi bir "ihtilal" olarak da tarif edebiliriz." ( Necati Zincirkıran, İzm'ler Nedir?, S. 78 )
Em. Org. Necdet Öztorun: "... Atatürkçülük Türk Milleti'nin istikbale gidiş hareketinde, ümitlerini besleyen, elle tutacağı eserleri ihtiva eden canlı bir cereyandır."
( Necdet Öztorun, Atatürkçülükte Devletin Dinamik İdeali, Atatürkçülük, Gnkur. basımevi, S. 368 )
Prof. Dr. Niyazi Berkes: "... Gerçek şudur ki Kemalizm bir ideoloji değil, tarihsel bir olay ve o olay hakkında bir görüştür. İki yüz yıldanberi başlayan modernleşme akımının doğru yolunu bulması ve ona yönelmesidir.
( ... ) Kemalizm devrimi, Mustafa Kemal'in arkasındaki bir avuç ilericilerle, gene bu savaş içinde bulunan muazzam bir gericiler kütlesi arasında didişile didişile santim santim koparılmış bir devrimdi." ( Niyazi Berkes, İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz?, S. 94, 84 - 85 )
Oktay Akbal: "... Atatürkçülük durmaksızın, Atatürk, Atatürk, demek değildir. Ben Atatürkçüyüm, diye söylevler çekmek de değildir. Herşeyi yerli yerine koymalı, gerçek anlamını vermeli... Ne demişti Atatürk "Beni sevmek benim yüzüme bakmak değildir" düşüncelerini uygulamak, benimsemek, bilim yolunda ilerlemek, uygarlığın gerektirdiği işleri başarmaktır Atatürkçülük." ( Oktay Akbal, Atatürk Bir Gün Gelecek, S. 81 )
Peyami Safa: "... Kemalizm iki büyük milli zaruretten doğdu: Biri Türk yurdunu ve Türk birliğini içeride bozgundan ve dışarıda salgından kurtaran millî savaş; öteki de bu yurdu ve bu birliği kurtardıktan sonra Türk toprağını ve kafasını betonla inşa. Burada bina ve kafa aynı istihaleyi ( başkalaşmayı ) geçiyor. Kemalizm ahşap binaların ve ahşap kafaların yıkılması ve betonlaşmasıdır." ( Atatürk Devri Fikir Hayatı, Kültür Bakanlığı Yayınları, S. 289 )
Recep Peker: "... Türk inkılâbı, yalnız siyasal veya ekonomik bir rejim değiştiren bir hareket değildir. O, ulusal, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yaşayışın bütün derinliklerinde aynı zamanda tesirler yapmış olan inkılâptır." ( Recep Peker, İnkılâp Dersleri, S. 19 )
Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak: "... Atatürk bir doktrin adamı değildir. Atatürkçülük doktriner bir tez de değildir. Atatürkçülük bir elektik sistemdir. Ekstermlerden kaçmaya uğraşan, sağ duyuyu bulmaya çalışan bir sistem olarak mütalaa edilmelidir. Atatürkçülük donmuş bir sistem de değildir."[ a ]
"( ... ) Rahatlıkla söylenebilir ki, Kemalizm, bütün insanlık tarihinin en büyük atılımlarından birisidir. Bu hareket, kapitalizmin, liberalizmin, muhafazakârlığın ve sosyalizmlerin ötesinde bir girişimdir."[ b ]
( [ a ] Abdi İpekçi'nin Sadi Irmak ile Yaptığı Sohbet, Milliyet, 12.11.1973 /
[ b ]Sadi Irmak, Atatürk Yılının Eşiğinde Türkiye Ne Yapıyor?, Milliyet, 18.036.1980 )
Sami Selçuk: "... Atatürkçülük, aklın ve bilimin yaşama uygulanmasıdır."
( Atatürk'e ve Atatürkçülük'e Yaklaşım, Cumhuriyet, 10.11. 1981 )
Prof. Dr. Suat Sinanoğlu: "... Atatürk öğretisinin genel niteliği insancı - akılcı bir düşüncenin ürünü olmasıdır. Öğretisinin temelinde yatan ilkelerin tek ve tükenmez kaynağı engin bir insan sevgisidir. Bu sevgi kendi milletinden hareketle bütün insanlığı kucaklamaya kadar varır. Davranışları, düşünceleri, kurduğu kurumlar, getirdiği düzen hep bu sevgiden esinlenir."
( Suat Sinanoğlu, Atatürk Öğretisi, VII. Türk Tarih Kongresi ( Ankara, 25 - 29.09.1970 ) 2. Cilt, Kongrede Sunulan Bildiriler, TTK Basımevi, S. 148 )
Prof. Dr. Suna Kili: "... Atatürk devrim modelinin, Atatürkçü ideolojinin en belirgin özelliği ulusal oluşu, toplumun tarihsel, ekinsel, toplumsal ve ekonomik koşullarına, yapısına göre oluşturulmuş bulunmasıdır. Marksist kalkınma modelinde de, Batı tipi gelişme yönteminden de yararlanıldığı doğrudur. Fakat bu model Batı'nın da, Sovyet Rusya örneğinin de kopyası değildir. Ülke ve toplum gerçeklerini dikkate alarak yararcı ( pragmatist ) bir yaklaşımla yeni yöntemler geliştirmiştir. Dogmacı değildir.
( ... ) Atatürkçü düşünce Batı'nın elkoyucu güçlerine karşı verilen Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan doğmuştur, ama amaçladığı toplum ve devlet yapısı Batı'nın us'a, olgul ( pozitif ) bilime dayalı çoğulcu, özgürlükçü demokrasi anlayışıdır. Bu, çağdaş uygarlık, çağdaş düşünce olarak tanımlanmıştır."
( Prof. Dr. Suna Kili, Atatürk Devrimi ( Bir Çağdaşlaşma Modeli ), S. 39 - 41, 112, 189, 190, 223, 247 )
Ord. Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu: "... Kemalizm deyimi ile de ifade olunan Atatürk ilkeleri ve devrimleri Türkiye ve dünya çapında bir fikir - kuvvetin, özgürlük fikir - kuvvetinin tezahürü, politik, sosyal, ekonomik, düşünsel sonuçlarıyla ulusal hayata ve tarihe mal oluşu, uygulanışıdır."
Şevket Süreyya Aydemir: "... Atatürkçülük bir ilim ve heyecan sistemi olmaktan ziyade, bir ruh ve zihniyettir. Bu ruh ve zihniyetin yapısı ise, his ve heyecandan ziyade, çağın akışına dayanır.
( ... ) halk işlerinde, yaşayışta, üretimde, eğitimde, sanatta, fikirde ve duyguda, asrın medenî ve sosyal icaplarına yöneliş! Atatürkçülük budur..."
( Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, 3. Cilt, S. 535 - 537 )
Talat Halman: "... "Yeni" Cumhuriyetimizin kutsal görevi, gerçek bir demokraside eşitlik, adalet, hak ve hürriyet, refah ve umut sağlamaktır. Atatürkçülük budur."
( Talat Halman, "Yeni" Cumhuriyet, Milliyet, 24.10.1983 )
B-
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:05 AM
5-C)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Talip Apaydın: "... Gerçek Atatürkçülük Türk yurduna, Türk Ulusu'na Atatürk gibi bakmaktır. Tüm ulusu Atatürk gibi sevmektir."
Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya: "... Atatürkçülük tarihsel bir oluşun, Türk Milleti'nin için için başlayan gelişmesi boyunca, ideolojik ihtilâller çağında, varmış olduğu bir aşamanın fikir ve eylem programıdır, kısaca ideolojisidir. Bir sentezidir."
( Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, S. 6, 99 )
Prof. Dr. Toktamış Ateş: "... "Kemalizm" adını Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın Başkumandanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Mustafa Kemal'den alan bir ideoloji ve doktrindir.
( ... ) Kemalizm özde "halka rağmen halkçı; yarı totaliter" bir rejim ortaya çıkartır. Daha sonraları Orta Doğu ve Afrika'da kimi zaman "Nasırizm" adıyla ortaya çıkan "ilerici askeri yönetimler" aslında Kemalizmin derin izlerini taşırlar.
( ... ) Kemalizm her şeyden önce Tanrısal kökenli "monarşik iktidara" karşı, halk egemenliği kökenine dayanan ya da en azından bunu savunan "temsili" bir iktidardır. ( Toktamış Ateş, Kemalizmin Özü, S. 7 )
Em. Gen. Turhan Olcaytu: "... Atatürk bir sentez adamıdır. Yaptığı devrimin tümünde eskiyi ve eski görüşü "Tez" ve yeni düşünceleri ve uygulamaları da "Antitez" olarak kabul etmiştir.
Tez ile antitezi karşılaştırıp kendi deha süzgecinden geçirerek neticede "Sentez"e ulaşmıştır. Atatürk'ün, devrimlerinin her birisi için uyguladığı bu sistem ( Tez x Antitez = Sentez )dir. Daima daha güzele daha iyiye ve ulusal gerçeklere en uygun olanına ulaşma adımlarını bu sentezler teşkil etmiştir. Bu metodla Atatürk kendi ilkelerini milletine kabul ettirerek yükselmeyi sağlamıştır. İşte "Kemalizm" dediğimiz prensipler, bu "Sentezler" âbidesidir." ( Turhan Olcaytu, Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk Ne Yaptı, S. 16, 175, 200 )
Uğur Mumcu: "... Atatürkçülük ne demektir? Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir. Atatürkçülük, özetle antiemperyalist bir Kurtuluş Savaşını başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir." ( Uğur Mumcu, Unutturulan Atatürk, Cumhuriyet, 06.01.1981 )
Prof. Dr. Utkan Kocatürk: "... Atatürkçü görüşte, Atatürk ilkeleri, Atatürk inkılâplarına temel teşkil eden, onlara ruh veren fikir ve düşüncelerdir. Zira Atatürk inkılâparı, Atatürk ilkelerinin eser haline dönüşmüş şekilleridir."
( Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, S. XIII - XIV )
Vedat Nedim Tör: "... Kemalizm, azgelişmiş bir memleketin, en kısa zamanda, hiç vakit, enerji, sermaye kaybetmeden kalkınması için milletçe el, iş ve gönül birliği yaparak plânlı ve sistemli bir savaş idealizmidir." ( V. Nedim Tör, Kemalizmin Dramı, S. 14 - 18 )
Yaşar Nabi: "... Atatürkçülük nedir? Kısaca, Atatürk'ün sözleri ve devrimleriyle getirdiği yeni düşünce sistemi ve önümüzde açtığı yeni yoldur." ( Yaşar Nabi, Tek Yol Atatürk Yolu, S. 14 )
Atatürkçülük Ne Demektir?
UĞUR MUMCU
6 Ocak 1981
(Uyan Gazi Kemal!)
Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir. Atatürkçülük, özetle antiemperyalist bir kurtuluş savaşını başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir.
Amacımız, ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusal tam bağımsızlığımızı sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konuda karar ve inancımız kesindir. Atatürkçülüğü, tam bağımsızlık inancından ayırmanın ve çok yönlü uluslararası ipotekleri Atatürkçülük adına savunmanın hiç olanağı yoktur. Kurtuluş Savaşı'nın başlarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütün programlarına dayanağı, şu iki temeldir: Tam bağımsızlık, kayıtsız koşulsuz ulusal egemenlik!..
- Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...
İşte Atatürk budur, işte Atatürkçülük budur...
Kurtuluş Savaşı, kökeninde antiemperyalist ve antikapitalist düşüncelerin kutsal harcını taşır:
- Biz bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, ulusal kurulumuzca bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı kavga vermeyi uygun gören bir yolu izleyen insanlarız.
Bu sözleri söyleyen ve her adımında ulusal bağımsızlığı, devrimci ve ilerici bir dünya görüşü ile sağlayıp pekiştiren Atatürk'ü bugün içine itildiğimiz ekonomik tutsaklığın temeli ve adı gibi görmek, Atatürk'e ve Atatürkçülüğe karşı yapılabilecek en ağır ve de en sinsi saldırıdır.
Atatürkçülük bağımsızlık demektir, Atatürkçülük ulusal onur demektir,
Atatürkçülük devrimcilik demektir. Kurtuluş Savaşımızın ve ulusal devrimlerimizin önderi Mustafa Kemal, bugünkü emperyalist ilişkileri daha o günden görmekteydi:
- Karşılıklı güvenlik ve esenlik, bütün dünya uluslarının üzerinde titremesi gereken bir mutluluk ilkesidir. Ancak bu ilke bütün uluslar için gerçekleşmedikçe, genel bir barışma sağlamaktan çok, sömürülmek istenen birtakım uluslara karşı, bir takım güçlü ulusların yeni davranış ve ayrıcalıklar kazanmasını sağlamak niteliğinde görülse yeridir. Hele uluslararası silah alışverişinin, birtakım ulusların denetimi altında tutulmasını sağlayacak önlemlerin alınması bu kuşkuyu artırmaktadır...
Unutturulan, unutturulmak istenen Atatürk ve Atatürkçülük budur! Televizyon ekranlarında Türk halkına tanıtılmayan, anımsatılmayan sözler de işte bu sözlerdir:
- Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız...
Ezilen uluslar bir gün ezen ulusları yok edeceklerdir diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, yeniden ezilen ulusların, Asya ve Afrika halklarının bayrağı yapmak, biz Atatürkçülerin, biz devrimcilerin namus borçlarıdır.
- Bütün dünya bilsin ki benim için tek yanlılık vardır. Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı...
Atatürk'ün bütün dünyaya duyurduğu bu ilerici ve devrimci düşünceleri ne yazık ki, ülkeyi Atatürk'ten sonra yöneten, yönettiğini sanan politikacılar eliyle hançerlendi ve Atatürk, gerçek nitelikleri ile değil, beylik anma törenlerinin donmuş kalıpları olarak tanıtılmak ve benzetilmek istendi.
Atatürk'ü hiç olmazsa bu yıl, gerçek nitelikleri ile tanıtabilirsek, geçmiş dönemlerin ihanetleri bir ölçüde unutulmuş olur. Kurtuluş Savaşı'nın yüce önderini Atatürk Yılı nda inançla selamlıyoruz
( sanalgenclik.gen.tr)
C-
Alınan kaynak;
http://www.blogcu.com/dogruadres/545229/
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:06 AM
6)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Türk Humanizmi…. Suat Sinanoğlu…
…… Batıda doğunun, doğuda da batının değerlerinin karşılıklı olarak bilinmesi ve değerlendirilmesi için Unesco halen büyük bir etkinlik göstermektedir. Ancak "beğeni" kelimesi beğenme ve değer verme anlamını taşır. Oysa sanatın yadsınması, kadını köle kabul eden zihniyet, ilkel inançların kalıntıları olumsuz terimlerdir; bunlar olumlu terimlere eklendikleri zaman, onları daha zengin yapmaz, tersine sıfıra indirir.
Bu olumsuz terimler ya, koca bir ırmak gibi akıp giden tarihin iki kıyısında yığınlar halinde kalakalırlar, ya da, akıntıya kapılırlarsa, yararsız birer ağırlık gibi dibe giderler, çünkü somut insancıl gerçeklikten ve ideal değerlerden yoksundurlar.
Batı ile doğunun genel eğitimin amacı üzerinde nasıl anlaşabildiklerini anlamak daha da güçtür; amacın, insancıl değerlerin benimsenmesi, eleştiri yeteneğinin, estetik duyarlığın ve muhakeme gücünün oluşturulması olduğu saptanmıştır; oysa bu ilkeler batılı olmayan uygarlıklarda ya hiç yoktur, ya da açıkça reddedilmektedir. Batılı olmayan ülkelerin, Unesco'da bağlandıkları sözleşmelere uygun olarak, yeni kuşaklara insancıl değerleri nasıl benimsetmeyi başaracaklarını görmek çok ilginç olacaktır. Çünkü ulusal uygarlıkların dar sınırları içinde kaldıkça, dünyaya açılmadıkça, düşünsel, ahlaksal ve estetik eğitimleri için batı uygarlıkları bütününün büyük deneyimine yani Homeros'a, Sophekles'e, Platon'a, Petrarca'ya, Shakespeare'e, Descardes'a, Luther'e, Kant'a vb. baş vurmadıkça bunu gerçekleştiremiyecekleri ortadadır.
Şu halde batının ve doğunun değerlerinin karşılıklı olarak bilinmesini ve sayılmasını sağlama yolunda buluşma noktası humanizmdir. Humanizmi bir tarihsel evre olarak görmekle kalmamak, hele yalnız tanımını bilmekle yetinmemek gerekir. Pratik ve teorik bütün etkinliğimize bilincin ışığını tutmak istiyorsak, humanizmi gerçekten benimsemek zorundayız. Ancak humanizm bütün uygarlıkların ortak paydası haline geldiği gün yeryüzündeki uluslar birbirlerini anlıyabilecek ve sayabileceklerdir; çünkü birbirini anlamada karşılıklı saygının kurulması, bu karşılıklı saygı sayesinde de insanlığın ilerlemesine topluca bir katkıda bulunulması olanaksızdır. Humanizmi insan topluluklarının ortak paydası kılmak için belki yüzyıllar gerekecektir; fakat uzak ve erişilmesi güç olduğu oranda yücelen bir ideal amaç kadar hiçbir şey insanları büyüleme gücüne sahip değildir. Öte yandan, toplumların çökmesinin nedeni ideal bunalımı olduğu doğru ise, böylesine görkemli bir amaç, insanların yaratıcı enerjilerini yüzyıllarca beslemekte, yeni ve büyük bir değer kazanacaktır.
İnsanlığın ilerlemesi için elbirliği ile girişilecek böyle bir ortak çabada her toplum değişik bir çalışma, değişik bir çaba gösterecektir; çünkü her biri başka bir tarih deneyimine, başka bir toplumsal ve manevi varlığa sahiptir; ve her biri, insanlığın manevi evrim sürecine katılma anında, değişik bir tarihsel ânı yaşayacağı ve, bunun sonucunda, her birinin manevi koşulları, ruh durumları ve manevi eğilimleri çok farklı olacağından, bütün toplumlar insan ruhunun tarihsel oluşumu, evrim sürecinin doğuşu ve gelişmesi gibi ortak sorunların çözümüne aynı anlayışla katılacaklardır; ancak ilgileri ve görüş açıları değişik olacaktır; görüş açılarının değişik olması elde edilen sonuçlara zenginlik kazandıracak ve yeni gelişmelere yol açacaktır.
Böylece evrensel humanizm gerçekten doğmuş olacaktır; karşıt olmaları ve birbirlerini yok etmeleri nedeniyle toplamı yapılamıyan terimlerin toplamından değil, örneğin Hint bilgeliğinde veya Çin sağduyusunda ya da İslam öğretisinde insanlığın yeni gelişmelere yönelmesini sağlayacak ne varsa, hepsinin evrimin sürekli akışına kattıkları ile oluşan bir humanizm olacaktır. Batılı olmayan toplumların toplumsal ve manevi varlıklarının insancıl değerlerin evrensel ölçütü ile yeniden değerlendirilmesi konusunda, bugünkü Türkiye somut bir örnek ve güvenilir bir önderdir.
Klasik düşüncenin Hıristiyan batının dışına taşıp insanlığın tümünü kucaklamasının zorunluluğunu ve aynı zamanda olanaklılığını kanıtlayan bu öğreti, Atatürk devrimine evrensel bir değer kazandırmaktadır.(sayfa 173)
Alınan kaynak;
Türk Humanizmi- Prof. Dr.Suat Sinanoğlu- Türk Tarih Kurumu Basımevi-1988
Türk felsefesinin temellerini Atatürk atmıştır. Pratikte ve Teoride var olan Türk felsefesini, derli toplu açık ve net bir hale getirmiştir. Bunu saptırmak isteyenlerinde art niyetlerini ortaya çıkarabilecek kabiliyettedir. Gizli saklı hiç bir şey yoktur, dost da düşmanda her şeyi açık ve net olarak bilmektedir.Atatürk'ün en önemli sözü"Gerçekleri söylemekten korkmayınız"dır.Biz Atatürk'ün öğrencileriyiz, her şeyi söylüyoruz.Hiç bir şeyi söylemektende korkmuyoruz.Atatürk"Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür" demiştir.Kültür havuzunuda dolduran üç kaynak felsefe,bilim ve sanattır.Bizim yaptığımız siyaset Atatürkçü felsefenin yansımasıdır. Atatürk sadece bir önder, devlet kuran değil.Türklük ruhunun somutlaşmış halidir.bütün hainler, hasmane tutumları olanlar Atatürk Milliyetçiliğinin çelik duvarı önünde durup kalıyorlar, foyaları hemen meydana çıkıyor.Felsefesi açık ve nettir.Felsefe demek elastikiyet demektir, her ortama uyabilmesi demektir. Atatürk Türklük Felsefesinin temellerini atmamış olsaydı, dünyada ki bu kadar değişimler karşısında devletimiz çoktan yıkılmıştı. Bütün dünya Türkiye Cumhuriyeti devletinin yıkılması konusunda hemfikirdir, içeride de hain işbirlikçileri vardır. Neden yıkamıyorlar, çünkü, Türkiye Cumhuriyeti devletinin felsefesi vardır. Değişen koşullara Atatürk milliyetçiliği hemen intibak edebilmektedir. Ne yapmamız gerektiğini bize açık ve net olarak göstermektedir. Türk'ün nasıl bir felsefeye göre hareket edeyim diye bir sorunu yoktur. Önümüzde de ne yapmamız gerektiği açık ve net olarak gözükmektedir.
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:07 AM
7)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Atatürk Milliyetçiliği Felsefesinin ideolojik oluşumuna bir yaklaşım tarzı;
Oysa, yine Prof. Duverger'in de vurguladığı gibi, çağımızda ideolojilerin gelişmelerinde sınıflardan başka daha birçok unsurlar yer alır. Meselâ; merkezileşme ve bürokrasi üzerindeki ideolojiler aynı sınıfın içindeki yönetenlerle yönetilenler arasındaki anlaşmazlıklar, merkezleşme aleyhindeki ideolojiler ise Başkent'e karşı Taşra'nın emellerini ortaya koyar, Kemalizm gibi, Milliyetçi ideolojiler özgürlük ve bağımsızlığı tehlikeye girmiş bir ülkenin sınıfsal değil, ulusal bir başkaldırısı neticesinde oluşmuştur.
İdeolojilerin toplum güçlerini yansıtmaları, ideolojilerde düşünürlerin ve sistem yaratıcılarının büyük bir etki yapmadığı anlamına gelmez. Marx olmasa idi, nasıl olsa yine bir Sosyalist İdeoloji olacak ve fakat aynı muhtevaya, nüfuz ve yayılma gücüne sahip bulunmayacaktır. Mustafa Kemal'de, Montosquieu Adam Smith, Karl Marx ve Victor Hugo gibi, kendi çağlarının ve toplumlarının haykırışlarını aksettiren "sesli yankılar" dır. Bunlar toplumsal güçlerin bir çeşit aletleri ve organlandır: Kurdukları sistemler, sadece kafaların içinde kendiliğinden doğup dışarıya fışkırmaz, bu sistemlerin unsurları toplumdan gelir, onlar da toplumun ihtiyaçlarına tercüman olurlar. Fakat sistem ve ideoloji yaratıcıları sadece kaydedici aletler durumunda oldukları zannedilmemelidir. Toplum onlara taş, kaya verir, onlar da, bu taşlarla ve kayaları yapıyı veya heykeli oluştururlar. Yani, görevleri bir mimarı ve heykeltıraşı andırır. Kişisel dehalarının etkisi ve sentez yapma yetenekleri çok önemlidir. Birçok ideolojiler, bunların dağınık unsurlarına, düzen verecek, bütün parçaları birbirine kuvvetle geçmiş bir sistem hâline koyacak birinci sınıf bir düşünürü bulamamış olmanın çok acısını çekmişlerdir. Faşizm ve Hristiyan Demokratlıkta bir Karl Marx'm olmaması bu ideolojilerin gelişimini oldukça güçleştirmiştir. Sistem ve ideoloji yaratanın ifade gücü, sentez yapma yeteneği kadar önemlidir. Mustafa Kemal Atatürk bu bakımdan da emsalsizdir.
İdeolojilerin, politik çatışmaların gelişiminde; bir yandan iktidarları ve muhalefetleri düzene sokup, sistemleştirmek, diğer taraftan anlamaya veya anlaşmazlığa değerler üzerinden bir itiraz niteliği vermek gibi niteliği vardır. İdeolojilerin her şeyden önce vatandaşların politik bilinçlerini geliştirmeye yaradığıi da inkâr edilemez.
Kaynak; http://tr.wikipedia.org/wiki/Kemalizm_ve_pragmatizm
KEMALİZM İDEOLOJİSİ Yazarı: Prof. Dr.İsmet GİRİTLİ
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:07 AM
8)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
------------
Alman düşünürü Herbert Melzig
'Türkiyenin çöküşü ve yükselişi' adlı yapıtında Atatürk ve Yeni Türkiye için şu değerlendirmeyi yapar:
"ESKİ ÇAĞIN BÜYÜK FİLOZOFU PLATON'UN 'YA YÖNETİCİLER FİLOZOF, YA DA FİLOZOFLAR YÖNETİCİ OLSALAR YOLUNDAKİ İKİBİN YILLIK DİLEĞİ, İLK KEZ 20.YÜZYILDA ATATÜRK'ÜN KİŞİLİĞİNDE TAM GERÇEKLEŞMİŞ BULUNUYOR..........
Not:Ünüversitelerimizde Platon ve Atatürk üstüne sempozyumlar ve çalışmalar da vardır.
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:08 AM
9)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Bizim Konfüçyüsümüz Atatürk.
Konfüçyüs insan düşünce tarihinin en büyük kişiliklerinden biri, öncü bir eğitimci, toplumsal eleştirmen ve siyaset bilimcidir. Bir filozof ve öğretmen olarak Konfüçyüs insana ilişkin temel konulara, deyişlerinin BİNLERCE YIL boyunca saklanıp incelenmesine neden olan bir ustalıkla seslenmiştir.
......ulusların yönetimi ve şirketlerin idaresinden, toplumu yönlendirme ve arkadaşlarla geçinmeye, aileyi ayakta tutma ve kişinin kendine hakim olmasına dek insan işlerine ilişkin geniş bir öğütler yayılımı...........
Günümüzde Konfüçyüsün adı, öğretilerinden daha iyi bilinmektedir; yine de kişilik, toplumsal ilişkiler ve insanlık durumu üzerine görüşleri, tarih, yirmibeş yüzyıl önce dillendirdiği kaygıların vehametini artırırken, daha bir nüfuz edicilik kazanmaktadır. Saldırganlık, diktatörlük ve militarizmin ilk eleştirmenlerinden biri olmakla, Konfüçyüs, insan saygınlığı ve toplumsal adaletten, çağlar boyu bilinç sahibi insanlarda raslanabilecek derinlemesine bir özlemle sözetmektedir.
Doğu'nu diğer büyük düşünürleri gibi Konfüçyüs de dogmatik bir belletici değildi; temel öğretileri genellikle, çağlar boyunca farklı kültür ve toplumların, iletisine ilişkin kavrayışlarını, kendi zamanlarının gerçekliklerine uygulayacak tarzda yeniden yorumlamasına olanak sağlayacak kertede geniştir.(sayfa12)
Alınan kaynak;Konfüçyüs Düşüncesinin temelleri-İngilizce 'ye çeviren Thomas Cleary-Türkçe'ye çeviren Sibel Özbudun-anahtar kitaplar yayınları-baskı 1996
Atatürkte bizim Konfüçyüsümüzdür, sözleri BİNLERCE YIL Türk milletinin kulaklarında çınlıyacaktır. BİNLERCE YIL bize rehber olacaktır. Çok şükür ki geç de olsa bir Konfüçyüse sahip olduk.
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:08 AM
10)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
" Türk milliyetçileri bu görüşlerden tekçi anlayışın-ister dinci(moralist) isterse Marksist(Maddeci) görüş olsun- her ikisini de felsefi temelde kabul etmedikleri gibi metot olarak olsa dahi ilgi göstermemişlerdir. Ve hayata çoğulcu bir bakışla bakan görüşü tercihle hürriyetçi ve bağımsızlıkçı bir yolu takip etmişlerdir. Bu Ziya Gökalp'te böyle olduğu gibi Mustafa Kemal'de de böyledir. Diğer ardıllarında da. Nitekim çağın ilk çeyreğinde milletini ardına alarak çağının en büyük Milli Kurtuluş Savaşını vermiş olan Atatürk bu savaş için ne dinci metotlara itibar etmiş ne de Marksist metotlara itibar etmiştir.(sayfa 183)............
Alınan Kaynak;
Doğu-Batı Meselesi ve Sultan Galiyev-Oğuz Şaban Duman- Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı-İstanbul-1999"
Yukarıdaki açıklamaya ilave olarak söylemek istediğim. Marksist ideolojiyi ve Şeriat ideolojisini savunanlara karşı çıkmamız ve mücadele etmemiz, bu uğurda başarıya ulaşmamız, o ideolojileri doğru teşhis edip tedaviyi ona göre uygulamamız lazım. Karnı ağrıyan adama beyin cerrahının müdahalesi hastayı daha da vahim hale getirir, dahiliye uzmanı gerçek çözümü uygulayacaktır.
Bizde bu ideolojilerle mücadele ederken, beyin cerrahı gibi mi davranıyoruz, yoksa dahiliye uzmanı gibimi, yaklaşımımı buna göre açıklıyacağım.
İdeolojiler bir silah gibidir. Silaha karşı olmak başka şeydir, silahı kullanana karşı olmak başka şeydir. Ben silahlara karşıyım, silahsızlanmayı destekliyorum demek silahların kullanımına ve silahlara bir etkisi yoktur.
Gerek marksist felsefe gerek de İslam dini insanlığa hizmet etmek amacını güder. İslam dininin varlığının ortaya çıktığı zamanlarda kendini koruyabilmesi için dinimizle savaşanlarla mücadele etmiştir. Bu da doğal hakkıydı, Ortaçağ dediğimiz dönem ise din savaşlarıdır, Hıristiyanlıkla Müslümanlığın açık savaşıydı. Egemenlik sağlama savaşıydı. Çağımız ise üstü örtülü olarak din savaşları olduğu söylense de, din savaşlarının kapandığı, milletlerin birbirlerine egemen olmaya çalıştığı bir savaş şeklidir. Çağımızın örgütlenme şeklide millet esasına göre örgütlenmedir.
Marksist ideolojinin temelinde ise sınıfsal yaklaşım vardır, İnsanları Proleterya, Küçük Burjuva ve Burjuva olarak üç sınıfa ayırmaktadır. Proleterya diktatörlüğü ile insanların birbiriyle savaşmayacağı adil bir düzeni savunan bir ütopyaydı, bu gerçekleşmedi. Komünist ideolojiyi savunanlarda ayrıştı, proleterya diktatörlüğü savunmayan demokratik yollarla sosyal adaleti savunanlar ile radikaller diye ikiye ayrıldılar. Bunlar sosyal demokratlar, solcular dediğimiz meşru ve legal sol partilerdir. Birde Proleterya diktatörlüğünü savunan illegal sol örgütler var, onlar ise kanun dışıdır, ideolojik suç örgütüdür.
Ruslar komünizm silahını kullanarak Türklere çok büyük zarar vermiştir. Komünizm silahı Galiyevcilerin elinde olsaydı, Komünist ideoloji Türk kültürüne hizmet etmiş olacaktı. Suçlu olan silah değildir, silahı kullanandır. Silahı kullanana karşı çıkmakla, silaha karşı çıkmak arasında fark vardır. Ben silahın bana karşı kullanılmasına karşıyım. Eğer ortada bir egemenlik savaşı varsa ki var. Dünya milletleri birbirine egemen olmaya çalışıyor. Bende kültürel ve fiziki her türlü silahın bende olmasını isterim, ben güçlü olayım isterim. Karşımdakinin elinde silah varken benim hümanist olmam, komik olmamdır. Eğer benim de elimde silah varsa bu caydırıcı olur, o zaman benim hümanistliğim işe yarar.
Dine gelince Elhamdürüllah ben müslümanım. Dünyada gerçek müslümanlığında Türkiye de uygulandığına inanıyorum.
Çağımızda dinler insanların vicdanlarıyla alakalıdır, müslümanlık propagandası da, misyonerlik faaliyetleri de dünyanın her tarafında yapılmaktadır.
Savaşlar din fonksiyonu olsa da din merkezli değildir.
Kuran dilimizin arapça olması, ibadetimizi arapça yapmamızı araplar ideolojik bir silah olarak kullanmaktadırlar. Güzel dinimizden doğan duygusal yanımızı kullanarak bizi arapların siyasi mücadelesinde taraf olmaya zorlamaktadırlar. Bunun en bariz örneği İsrail düşmanlığıdır, Müslümanlık hiçbir dine mensup insanları düşman görmez. Türkler müslümanlığı tam anlamıyla uygulamıştır. Din savaşlarının olduğu dönemde bile yahudiler kucak açmıştır. Gerçek müslümanlık Türkün doğasında vardır, iki su yatağını manevi dünyada bulmuştur. Çünkü Türkün doğasında da insan sevgisi vardır.
Ben bireysel olarak İsrail düşmanlığının müslümanlığı arapların bir siyasi silah olarak kullanmasının başarısı olarak görüyorum.
Atatürkçü felsefede bunlar yoktur. Turan idealini ise her milletin nasıl bir egemenlik ideali varsa buna ulaşmak istiyorsa benimde idealim var bende ulaşmak istiyorum olarak algılıyorum.
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:09 AM
11)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
..... ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ nesnel bir biçimde tanımlayabilmek için Atatürk'ün ve bağrından çıktığı Kurtuluş Savaşı vererek varlığını ispat etmiş bir ulusun en büyük eseri 1924 anayasasıdır. 1982 Anayasası'nın 2. maddesi hükmü bir atıf hükmüdür, söz konusu hüküm 1924 Anayasası'nın 88. maddesine göndermede bulunmaktadır.
Anayasa'nın 88. maddesi "Türkiye ahalisine DİN ve IRK farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyle (Türk) ıtlâk olunur" diyerek Türkiye Cumhuriyeti Devletinin insan unsurunu, yani millet (Ay. M.3), dolayısıyla milliyetçiliği tanımlamış bulunmaktadır. Öyleyse ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ, 1924 Anayasası'nın 3 ve 88. maddesinde tanımını ve ifadesini bulan "millet" anlayışıdır. Tanımından da anlaşıldığı üzere "IRKÇI" ve "ÜMMETÇİ" millet anlayışıyla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır, dolayısıyla ideolojik herhangi bir yönü yoktur.(Sayfa 84)
Kaynak;
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Fikrî Temelleri- Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları(1938 - )-ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ BAŞKANLIĞI YAYINLARI-273 SAYI
Not; 1924 Anayasası Atatürk'ün sağlığında hazırlanmıştır. Irkçıların ve Ümmetçilerin bilgilerine arz ederim.
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:10 AM
12)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Başlangıç'ta "Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve Onun İnkılap ve İlkeleri doğrultusunda", "ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ, ilke ve inkılapları", vs., ifadesine yer verilmiştir. Burada temel sorun, kısacası Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik ve Onun İnkılap ve İlkelerinin, mesela Marksizm-Leninizm, Faşizm, Nazizim, Maoizm. Vs. gibi bir ideoloji olmadığının ortaya konulmasıdır. Gerçekten, yukarıda da belirtildiği üzere, "Atatürkçülük" diye bir ideoloji varsa o zaman Türkiye Cumhuriyeti Devletinin "...demokratik...hukuk devleti" olması mümkün değildir. Gerçekten "Atatürkçülük" veya "Kemâlizm" adında bir ideoloji veya ideolojik düşünceler sistemi yoktur. Maalesef, burada, "ideoloji" ile "ideal" kavramları karıştırılmıştır. Oysa ideoloji başka şeydir, ideal başka şeydir. İki kavramın karıştırılmaması gerekmektedir. Liberal-demokratik bir toplum/hukuk/devlet düzeninde devletin ideolojisi olmaz, devletin sadece idealleri olabilir. Atatürk inkılap ve ilkeleri, 1924 Anayasası'nda ifadesini bulan Atatürk'ün millet, Türk ve Türklük anlayışı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir ideolojisi değildir, tersine niteliği demokratik...hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve bu devletin halkının sadece ulaşmayı özlediği ülküleri, idealleridir.(sayfa 87)
Kaynak;
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Fikrî Temelleri- Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları(1938 - )-ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ BAŞKANLIĞI YAYINLARI-273 SAYI
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:11 AM
13)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Sayın tanrikut1071
"Atatürk Milliyetçiliği" kavramı ile "Türk Milliyetçiliği" kavramı aynı şeydir. Sizin bu kavramdan algıladığınız, CHP'sinin bu kavramı yorumlama şeklidir. Ben CHP'sinin sayfasından bile bu terimin anlamına bakmadım. Ben Sosyal Demokrat falan değilim.
Terimin anlamının felsefi bir yorumu vardır ve yoruma açıktır.
Ben Atatürk Milliyetçiliğinden ne anladığımı sorarsanız. Atatürk, Türk'ün atasıdır ve en büyük Türk Atatürktür. Yaşam tarzı ve düşünceleriyle ortada bir Türk vardır. Türk Milletinin tarihi Atatürk'ten önce ve sonra olarak algılıyorum. Atatürkle Türk Milleti bir felsefeye kavuşmuştur.
Sen bir Çin'liye Konfüçyüs Milliyetçiliği dersen gocunmaz. Çinli demek konfüçyus demektir.
"Atatürk Milliyetçiliği" kavramını bir ideoloji olarak değil, bir ideal olarak algılıyorum.
Daha öncede size Genelkurmay Başkanlığının ve Devletin, Anayasanın resmi görüşleri olduğunu söylemiştim. Bu makamları rahatsız etmeyen bir kelime sizi neden rahatsız ediyor.
Son olarak benim Atatürk Milliyetçiliğinden anladığım kelimenin geniş anlamıdır, felsefi bir yaklaşım tarzıdır.
Siz kelimeyi dar anlamıyla anladığınız için yadırgıyorsunuz. Sosyal Demokrat diyorsunuz. O zaman Genelkurmya da CHP'li sizin mantığınıza göre. Demekki kelimeyi daha geniş ve felsefi anlamıyla düşünmek gerekiyor. bu kadar kurumun hatalı sizin doğru düşündüğünüzü düşünmektense, acaba ben mi hatalı düşünüyorum diye düşünmeniz gerekiyor.
Atatürk'ün Irkçı olmadığı konusunda mutabakata varmamız güzel.
Irk ve Soy kelimeleri eş anlamlıdır. Ben soy kelimesini kullanmayı tercih ediyorum.
Saygılarımla.
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:11 AM
14)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Başlığa katkı amacıyla bu yazıyı da ilave etmek istedim.
ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TEMEL TAŞLARI-Ord. Prof. Reşet KAYNAR
Gerçek olan şudur ki Atatürk milliyetçiliğinin temel taşı, Türk halkının ve ülkesinin bütünlüğüdür. Bu halk(ulusal ant) Misak-i Millî ile ulusal kurtuluş savaşını kazanan ve Türkiye Cumhuriyetini kuran halktır. Bu nitelik onu ırkçılıktan ayıran bir özellik taşır. Bu halk, başarının bölücülükte değil, ülke ve ulus bütünlüğünde olduğuna inanan halktır. Atatürk, bu hususu el yazıları ile belgelemiştir. Bu el yazıları Prof. Afet İnan'ın "Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazıları" adlı kitabının belgeler kısmındadır. Bu konuda Atatürk şöyle der :
"Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Millet sözünden ne anlaşılır? Millet neye derler sualine bugünkü, asrî telakkilere mutabık fennî bir tarif yapabilmek için yürüttüğümüz münakaşayı kâfi görelim. Onun üzerine bir lâhza durup düşünelim; bugün Türk Cumhuriyetini kurmuş olan Türk Milleti'ni mütalaa ederken bulduğumuz şartları, tekrar gözden geçirelim :
a. Siyasî varlığımız haricinde, başka ellerde, başka siyasi zümrelerle, isteyerek veya istemeyerek teşriki mükadderat etmiş, bizimle dil, ırk, menşe birliğine mâlik ve hattâ yakın uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk cemaatleri vardır. Tarihi bir hadisenin neticesi olan bu hâl, Türk Milleti için elim bir hâtıradır. Fakat Türk Milletinin Tarihen ve İlmen teşekkülündeki asaleti, tesanüdü asla haleldâr edemez.
b. Bugünkü Türk Milleti siyasî ve içtimâî camiası içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, Birkaç düşman âleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü, bu Millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.
Ayrı ve birçok topluluklara (Cemiyetlere) mâlik olduklarını iddia etmiş ve bu yüzden Türklerle birleşip bir millet teşkil etmemiş olan Araplar- hem de dinlerini kabul ettiğimiz halde- acaba bugünkü esaretlerinden memnun mudurlar?
c. Bugün içimizde bulunan hıristiyan, musevî vatandaşlar, mukadderat ve talihlerini Türk Milletine vicdanî arzularıyla rapt ettikten sonra kendilerine yan gözle yabancı nazariyle bakılmak, medeni Türk Milletinin asîl ahlâkından beklenebilir mi?
Milletin umumî tarihi: Bundan sonra, müşterek milli fikrin, ahlâkın, hissin, heyecanın hâtıra ve an'anelerinin millet efradında meydana gelmesini ve kökleşmesini temin eden müşterek mazinin, birlikte yapılmış tarihin, vicdanları ve zihinleri doğrudan doğruya birleştiren müşterek dilin, milletlerin teşekkülünde en mühim âmiller olduğunu bir defa daha kaydettikten sonra millet hakkında, ikinci derecede unsurları kâle almayarak mümkün olduğu kadar her millete uyabilecek bir tarifi biz de alalım:
(1) Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan,
(2) Beraber yaşama hususunda müşterek arzu ve muvaffakate sahip olan,
(3) Ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir.
Bu tarif tetkik olunursa bir milleti teşkil eden insanların rabıtalarındaki kıymet, kuvvet ve vicdan hürriyetleriyle insanî hisse gösterilen riayet, kendiliğinden anlaşılır;
Filhakika, maziden müşterek zafer ve yeis mirası;
İstikbalde tahakkuk ettirilecek aynı program;
Beraber sevilmiş olmak, beraber aynı ümitleri beslemiş olmak;
Bunlar elbette bugünün medeni zihniyetinde diğer hertürlü şartların fevkinde mâna ve şümûl alır.
(Ayrı ve birçok topluluklar diye başlayan ve kitabın ek kısmında Atatürk'ün el yazıları ile yazılmış ve MEMNUN MUDURLAR kelimesiyle biten cümle kitabın metin kısmına alınmamıştır.)
Bir millet teşekkül ettikten sonra, efradının devlet hayatında, iktisadi ve fikrî hayatta müştereken çalışmak sayesinde vücuda gelen milli harsta(KÜLTÜR) şüphesiz milletin her ferdinin çalışma hissesi, iştiraki, hakkı vardır. Buna nazaran bir harstan olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir, dersek milletin en kısa tarifini yapmış oluruz.
Bundan evvel tespit ettiğimiz tariften mülhem olarak diyebiliriz ki; milliyet meselesi ferdî ve müşterek hürriyet meselesidir.
Milliyet prensibi: Bir milletin, diğer milletlere nisbetle tabiî veya mükteseb hususî karakterler sahibi olması, diğer milletlerden farklı bir uzviyet teşkil etmesi, ekseriya onlardan ayrı olarak onlara muvazi inkişafa sahip bulunması keyfiyetine milliyet prensibi denir.
"Bu prensibe göre, her fert ve her millet kendi hakkında hüsnüniyet, topraklarına bizzat kayıtsız tesahüb talep etmek hakkına ve hürrriyetine mâliktir.
Bu düstur, bize hangi milletlerin hür, hangilerinin hürriyetten şu veya bu şekilde mahrum olduklarını, yani millet namını taşımaya lâyık olmadıklarını kolaylıkla gösterir."(sayfa 33)
Ord. Prof. Reşet KAYNAR
Alınan Kaynak:Atatürkçülük- 2.cilt- Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları:325-Milli Eğitim Basımevi- Genel Kurmay Başkanlığınca Hazırlanmıştır.
Not: Hocamız makalesinin geri kalan kısımlarında "Atatürkçü halkçılık,Atatürk milliyetçiliği,Atatürkçü laiklik, Atatürkçü devletçilik" gibi deyimleri kullanmıştır.Atatürk Milliyetçiliği deyiminin ilk kullanılış hallerini göstermesi açısından not düştüm.
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:12 AM
15)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
"Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki ona kayıtsız kalanları yakar mahveder" Mustafa Kemal Paşa...
Ortaçağda medeniyet ateşi "din esası"na göre örgütlenme idi. Osmanlı Devleti din esasına göre örgütlenmeyi hakkaniyeti ile uyguladığı için medeniyet ateşi ondaydı, medeniyet ateşine kayıtsız kalanları yaktı mahvetti.
Yeni çağda ise medeniyet ateşi "millet esası"na göre idi. Osmanlı bir milleti temel alıp medeniyet ateşini gögüslüyemedi, eski medeniyet olan ümmetçi bir anlayışla yani "din esası"na göre örgütlenmeyle ayakta durmaya çalıştı. Ama aynı medeniyet ateşi bu sefer onu yaktı mahvetti. Medeniyeti anlayamamak bilememek mahvolmaktır. Bu gün Irak ve Ortadoğu yanıp kavruluyorsa medeniyet ateşine kayıtsız olmasındandır. Ya laik demokratik "millet esası"na dayalı rejimler kurarlar ya da mahvolur giderler.
Genç Türkiye Cumhuriyeti Türk Milleti esasına göre bir örgütlenmedir ve medeniyet dairesi içindedir.
Ama medeniyet ateşi bu sefer "insan esası"na göre örgütlenmeye gidiyor. Nasıl Osmanlı yeni medeniyet ateşine ayak uyduramadığı için mahvolup gittiyse. Yerine Türk Milleti esasına dayalı bir yapılanmayla ayakta kaldıysak, şimdi de insanoğlu "insan esası"na göre bir örgütlenmeye gidiyor.
Avrupa Birliği ve ABD bu tip örgütlenmelerin ön denemeleri durumunda. Birliktelikler ne kadar insan esasına göre olsada sonuçta bir dil konuşulacaktır. O topluluk zaman içinde o millet olacaktır. 50 yıl sonra en fazla 5-10 dil arasında dil konuşulacağını uzmanlar söylemektedirler.
Biz medeniyet ateşine ikinci kez maruz kalmamak için "insan esasına" göre örgütlenmeyi zaten bünyemizde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Bu yeni medeniyet ateşine uygun felsefemiz "Atatürk Milliyetçiliği Felsefesi"dir. Bu ideal Atatürk'ün millet kavramından hareketle Türkiye Türkçesinin konuşulduğu bir Türk devletleri toplulukları ve Türk Milletinin asil şemsiyesiyle diğer unsurların barınması.
Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetini kurarken açıkladığı millet kavramı yeni çağın "insan esası"na göre örgütlenmeninde temelini oluşturmaktadır. "Atatürk Milliyetçiliği" deyimine ben bu idealden bakıyorum.
Şimdi Atatürk'ün millet tanımıyla devam etmek istiyorum.
"b. Bugünkü Türk Milleti siyasî ve içtimâî camiası içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, Birkaç düşman âleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü, bu Millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.
Ayrı ve birçok topluluklara (Cemiyetlere) mâlik olduklarını iddia etmiş ve bu yüzden Türklerle birleşip bir millet teşkil etmemiş olan Araplar- hem de dinlerini kabul ettiğimiz halde- acaba bugünkü esaretlerinden memnun mudurlar? "
Kaynak yukarıdadır.
Bu kısmına özellikle dikkat çekmek istiyorum.
"Araplar- hem de dinlerini kabul ettiğimiz halde- acaba bugünkü esaretlerinden memnun mudurlar? "
Asil Türk Milletinin mensubu olamamalarının acılarını çekiyorlar araplar bugün. Geleceği gören ve bilen lider budur.
Kürtler bu mensubiyetin kıymetini bilemiyerek arayışlar içine girmektedirler ama bugüne kadar varlıklarını asil Türklük ruhuyla koruduklarınıda bilmemektedirler.
Barzani gibi vatanını satarak vatan sahibi olmaya çalışan ve bebek katili bir insanı lider olarak görebilen insanlar asilliği ve geçmişi olmayan maceralardır ve mahvolmaya mahkumdur.
Asil Türklük ruhunun bulunduğu "Atatürk Milliyetçiliği Felsefesi" çevresindeki geniş coğrafyayla "insan esası"na dayalı yeni oluşacak medeniyet dairesinde örnek teşkil edecektir.
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:13 AM
16)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
Bugünkü durumu dünya ölçüsünde değerlendirmek istersek şöyle bir sonuca varabiliriz. Yirminci yüzyılın başlarında, geri kalmışlıktan kısa bir sürede kurtulmak isteyen sosyalist ülkelerdeki devrimlerin, çağdaşlaşma amacının ötesine giden aşırılıklar yüzünden bir çıkmaza saplanması gibi, doğruca çağdaşlaşma amacıyla yapılan Türk devriminin de, bu kez politikacıların yetersizliği yüzünden başarısızlıkla sonuçlandığı söylenebilir. Buna göre Türkiye'nin olağanüstü bir silkelenişle, bir anlamda hemen hemen bir geri dönüş yaptıktan sonra, yeniden çağdaşlaşmaya yönelmesi gerekiyor. Bu olağanüstü silkelenişi gösterememesi durumunda Türkiye'nin geleceği ne olabilir? Uzak ya da yakın bir gelecekte bütün toplumların tek bir dünya toplumu içinde erimesi ve bu toplumun bütün üyelerinin tek bir çağdaşlık düzeyinde birleşmesi beklenebileceğine göre, o uzak ya da yakın gelecekte Türkiye'nin yerinin ne olacağı biçiminde bir soru gereksizdir. Bütün sorun, o noktaya doğru ilerlemekte olan uygarlık kervanında Türkiye'nin yerinin nerede bulunacağıdır? Türk toplumu silkinip devrimlerini yeniden uygulamaya koyabilirse BU KERVANIN ÖNCÜLERİ ARASINDA YER ALACAK, bu silkinmeyi gösterememesi durumundaysa öncülerin yedeğinde sürüklenerek ilerleme biçiminde bir yazgıya boyun eğmekten kurtulamayacaktır.
Alınan kaynak; İnançtan bilgiye-Vehbi Hacıkadiroğlu
Daha yukarıdaki yazıda da hocamız Ord. Prof. Reşet KAYNAR'ın belirttiği Atatürk devrimleri için kullandığı Atatürkçü halkçılık,Atatürk milliyetçiliği,Atatürkçü laiklik, Atatürkçü devletçilik" gibi deyimlerle açıklanan, Atatürk Milliyetçiliği Felsefesini hayata geçirebilirsek "insan esası"na dayalı yeni medeniyet ateşinden kendimizi koruruz. Medeniyet ateşi bizi yakmaz ve ısıtır. Benim kanaatimce de doğru felsefe budur. Bu felsefeye dayalı strateji ve bu stratejiye hizmet eden taktikler geliştirmeliyiz.
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:14 AM
17)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
"Bu eşsiz kahraman Türklüğün mukadderatını ele alacak olan bir dehadır. Zira Çanakkale Boğaz harbinde malzemece üstünlük bizdeydi. Fakat iradece üstünlük Mustafa Kemal'de olduğu için yenildik."
İngiliz Bahriye Nazırı Churchill
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:14 AM
18)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
TÜRK HUMANİZMİ
Prof. Dr. Suat Sinanoğlu
.........Gerçekten, önyargılardan sıyrılmış olmak koşulu ile, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın toplumsal, siyasal, eğitimsel ve kültürel kurumlarına bir göz atmak bile, onların temelinde hıristiyan düşüncesinin değil, Yunan dünyasından kaynaklanan hemen hemen bir zihin özgürlüğünün bulunduğunu görmeye yetecektir.......(sayfa 9)
.......Gerçekten, batı uygarlığını öbür uygarlıkların yapısından ayıran özellik, onun temelinde bulunan tam bir ruh özgürlüğü idi; bu özgürlük sayesinde batı dünyası (öbür kültür dünyalarından burada da farklı olarak) ereklerini kendi dışında aramıyor, kendi özü içinde bulunan ve hiç değişmeyen bir amaç, insanın doğal yeteneklerini özgürce geliştirme amacını güdüyordu........(sayfa 10)
(Atatürk'ün başlattığı devrimleri kasdeterek devam ediyor.)
..... Türkiye'de bu bu düşüncelerin sonucunu göz önünde tutan bir eğitim sistemi kurulabilirse, Atatürk devriminin insanlık için sürekli bir kazanç oluşturacağı, Atatürk'ün de tarihin göğünde birden görünen ve hiç iz bırakmadan kayıp yiten yıldızlardan biri olacağı böylece anlaşılmış oluyordu; aynı zamanda ülkenin geleceği inanca altına alınacak; üstelik Türk ihtilali insanlığın fikir tarihinde yeni bir aşamayı başlatacaktı: Türk hümanizminin batılı olmayan toplumlara- çağdaş teknolojiye sahip çıkma ve batılı kurumları taklit etme sayesinde- bağımsızlıklarını koruyabilmenin ötesinde, uygar evrenin insanlık için daha iyi bir yaşam sağlama çabasına nasıl katılacağını öğretme durumunda olduğı, insanlığın manevi tarihinde yeni bir atılım dönemine geçiş oluşturduğu ortadaydı.
Ama bu atılıma götüren fikir akımına evrensel hümanizm de denebilirdi; çünkü batılı olmayan uluslar, Atatürk devrimini örnek alan ve, hiç olmazsa biçimsel olarak, anayasal yoldan, zihin özgürlüğünü amaçlayan bir temel ihtilali gerçekleştirdikten sonra, insancıl değerler sistemini özümseyebilirler ve - evrensel ölçüte dönüşen - bu sistemi elde ettikten sonra, tüm edebiyatlarını, tüm tarihlerini, tüm zihniyetlerini yeniden değerlendirebilirlerdi; böylece yeryüzündeki bütün uluslar hümanist biçimlenimin ortak paydasına indirgenmiş olurdu.........(sayfa 11)
Alınan kaynak- Türk humanizmi- prof. Dr. Suat Sinanoğlu-Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara-'.baskı-1988
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:15 AM
19)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
...... eleştiri yeteneğinden yoksun ve belli dokunulmaz dogmaların esiri olan zihniyetlerini atmak olanağını bulmadıkça, batılı olmayan toplumların bugün içinde bulundukları bunalımdan kurtulmaları olası değildir. Şu halde bugünkü bunalımın sona ermesi daha başka, çok karmaşık nitelikte bir sorunun, batılı olmayan toplumların bugüne kadar hiç dikkate almadıkları bir temel sorunun çözümlenmesine bağlıdır.
İnsan, yaratılışı itibarıyla soyut düşünceden çok somut gerçeğin etkisine açık olduğundan, batılı olmayan toplumların yalın, yalın olduğu kadar temel bir sorunun ve bu soruna bağlı bütün öbür sorunların çözümlenmesine zorunlu bir önkoşul oluşturan bir hakikati kavramaları belli bir süre istiyecektir. Hakikat şudur: insanın oluşturduğu ve örgütlediği toplumsal evren, onun iç evreninin dış görüntüsünden başka bir şey değildir; bu nedenle çağdaş uygarlığın, insanı kötü raslantıların darbelerinden, hastalıklardan, doğanın kaba güçlerinden, ilişki kurmak zorunda olduğu soydaşlarının keyfi davranışlarından korumakta gösterdiği büyük başarının nimetlerine bir gün kavuşmak istiyorlarsa, batılı olmayan insanlar, bu uygarlığı yaratan insanlardaki zihinsel ve ahlaksal biçimlenimi olduğu gibi benimsemek zorundadırlar.
Türk toplumunun bugün karşılaştığı kültürel sorun ayrıntılı bir biçimde incelenirse, ileri sürülen savın doğruluğu ortaya çıkacaktır. Gerçekten Türk toplumu, batılı olmayan toplumlar arasında, Atatürk'e borçlu olduğu dikkate değer bir evrim düzeyine erişmiştir; çünkü Atatürk devrimi ona düşüncelerin özgürce ifade edilmesi için gerekli olan temel özgürlükleri sağlamış ve böylece, yanlızca yeti halinde bile olsa, bu ülkede zihin özgürlüğünü kurmayı başarmıştır.(sayfa 30)
Alınan kaynak- Türk humanizmi- prof. Dr. Suat Sinanoğlu-Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara-2.baskı-1988
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:15 AM
20)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
TÜRK HUMANİZMİ, BATI HUMANİZMLERİNİN BİR İLERİ SAFHASIDIR.
..... Türk humanizmi, Avrupa'nın büyük düşünce akımlarının tersine, kaynağını yanlızca klasik evrenden değil, batı dünyasının bütününde, yani Yunan ve Roma aşamalarından başka İtalyan, Fransız, İngiliz ve Alman aşamalarını da kapsayan bir evrende bulur. Ne kadar kusursuz olursa olsun bu evren onun için taklit edilecek bir örnek değil, somut ve tarihsel hatlarıyla incelenmesi gereken insanlık deneyiminin tümüdür; Türk humanizmi, onun fikirsel değerlerini kendi açısından araştırmak ve bunlardan manevi biçimlenmesi için yararlanmak durumundadır.
Ana düşüncenin bu olduğu anlaşılıyor. Geri kalan bundan doğan sonuçlardır; bununla beraber, görüldüğü gibi, bu sonuçlar son derece önemlidir. Netekim bunlardan biri doğu-batı çatışkasının ortadan kalkmasıdır. Bir başka sonuç taklitçilik kavramının kalkıp yerine batılı olmayan toplumların insanlığın manevi evrimine katılmaya sürüklenmeleri kavramının geçmesidir. Aynı biçimde, değeri mutlaklık ölçüsünde tanınan batı düşüncesinin olası bir zenginleşmesi de bu sonuçlardan biridir. Ve nihayet sonuçta -insan aklının bir fethi gibi görünen- tarihsel bilincin tarih, gelenek, din ve dil bağlarının yerine geçme görevini yüklenmesidir; bu bağlar Avrupa evrenini Yunan-Roma evrenine bağlayan; böylece insanoğlunun manevi evrimini başlatan bağlardır.
Şu halde Türk humanizminin kuramsal doğrulaması batı dünyasının, görelilik düzeyinde değil, mutlaklık düzeyinde değerlendirilmesini, onun ilerliyen insanlığın edindiği deneyimin tek sahibi olarak görülmesini ister. Batı dünyasının batılı olmayan toplumlarca tanınmasını zorunlu kılan tek koşul budur. Bu zorunluluk aynı zamanda Türk humanist hareketinin var olma nedenini oluşturur ve, dolayısiyle, onun zorunluluk niteliğini ortaya koyar.(sayfa116)
Alınan kaynak- Türk humanizmi- prof. Dr. Suat Sinanoğlu-Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara-2.baskı-1988
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:35 AM
21)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
... Red, yalnızca ortaçağ zihniyetinin ve bu zihniyetin ürünlerinin, yani toplumsal düzenin, teokratik rejimin reddi değil, bu ruhun gelişmesine elverişli ortamı yaratan manevi evrenin, yani fikirden yoksun edebiyatının, yaşamdan kaçan dekoratif sanatının, yaşamdan usancı ve yazgıya boyun eğişi dile getiren müziğin bir yana bırakılmasıdır. Devrim -islam ülkelerinde, eski ile yeni arasındaki çatışma, hemen hemen dinsel ruhla yenilik ruhu arasında süregelen bir çatışmadan ibaret olduğu için- kısaca laik diye adlandırabileceğimiz düşüncenin benimsenmesidir. Bundan başka, devrim laikliğin kaçınılmaz sonuçlarının hepsinin kabulüdür. Bu sonuçlar ise, hiç te, sanıldığı gibi, dinsel düşüncenin siyasal yaşama el atmasını önlemekten ibaret değilidir.
Gerçekten bir devlette laikliğin güvence altına alınması, toplumun laik bir zihin yapısına sahip olması ile sağlanabilir. Oysa laikliği gerçekten benimseyen bir toplumda, dinsel inançlar siyasal yaşama karışmamakla kalmaz; din düşüncenin, bilimin, sanatın özgürce gelişmesini engelleyecek her türlü davranıştan kaçınmak zorundadır; ayrıca o, devlet adamının, bilginin, aydının, herhangi bir vatandaşın kendi hareketlerinin hesabını topluma dinsel ve dogmatik özde olan eski değerler sistemine göre vermek zorunda kalmaması için, ya da, buna zorlanırsa, kendini temize çıkaramama durumunda eski zihniyete tehlikeli ve onarılması olanaksız ödünlerde bulunmasının önlenmesi bakımından, vatandaşla toplum arasındaki ilişkileri etkilememek zorundadır.
Laik açıdan bakılınca, Atatürk devrimi doğunun mistik ya da dogmatik, ama her halde akılcı olmayan zihin yapısından kaynaklanan değerler sisteminin reddi, akılcı ve insancı temellere dayanan yeni bir değerler sisteminin kabulü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yoruma göre, Atatürk devrimi, tarihe geçen ihtilallerin en geniş kapsamlısı, en derine ineni, en radikali ve en hayranlık uyandırıcısı olarak belirmektedir. Atatürk dehaların en büyüğü; eseri, bir tek kişinin gerçekleştirebileceği eserlerin en yücesidir.
Devrim olaylarını, oluştukları pragmatik alandan ve bugün anı olarak yaşadıkları duygu alanından çıkarıp, değerlendirmelerinin yapılacağı fikir alanına yükseltecek olan, işte bu akılcı ve insancı sistemdir. Türk toplumunu bu durumdan kurtarıp, kuşkusuz daha elverişli ancak eskisi kadar durağan bir duruma getirmeyi değil, ona sonu gelmeyecek bir evrimi başlatacak ilk hareketi sağlamayı amaçlayan bir ihtilal yalnızca bu sistem içinde değerlendirilebilir. Çünkü evrim fikrinin, sözü edilen değerler sistemine varlık kazandıran batı düşüncesinin dışında var olabileceğini düşünmek bile olanaksızdır.
Böylece, Türk toplumunun çözmek durumunda olduğu kültür sorunu ana çizgileri ile ortaya çıkmış oluyor. Sorun şu terimlerle dile getirilebilir: eski skolastik zihin yapısının üstesinden gelebilecek tek güç, humanist kültürdür; bu kültürün ülkemizde doğup gelişmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü, öğretimde doğal ve matematik bilimlere geniş yer veren bugünkü eğitim sistemi eski zihniyetin köklerini sökmeyi başaramamıştır; onun bütün yapabildiği her biri el sürülmez birer auctoritas olan ve islam evrenini egemenlik altında tutan ulemayı tahttan indirip yerine Larousse du XX. siecle'i geçirmek olmuştur.
Türk toplumunun geleceği, laik düşünceyi ülkenin toplumsal ve kültürel yaşamında egemen kılmaya bağlıdır: devrim ilkelerinin ve devrimci kurumların ülkemizde sürekli ve sağlam bir inanca altına alınabilmesi bu koşula bağlıdır. Toplumun zihninde laik bilincin yer etmesi, devrimin aldığı yolun bugünkünden çok daha iyi bir biçimde aydınlanmasına olanak sağlayacaktır; bu da, yeni bir yola giren Türk toplumunun sürekli olarak karşısına çıkan sorunları çok daha çabuk ve yanılmazlıkla kavramasına izin verecektir. Bu durumda toplumumuzu manevi alanda yeni ve daha büyük aşamalara ve insanlığın evrimi yolunda daha ileri bir noktaya götürecek olan yeni bir dizi toplumsal ve insancıl ideallerin filizlenmesi beklenmelidir.
Bugün yalnızca bir hayal olarak görünen, dinsel düşünce ve kurumlarda büyük bir reform hareketinin başlaması Türk toplumunda laiklik bilincinin yer etmesi ile ileride olanak kazanacağından kuşku duyulmaz. Reforma bizzat din adamlarının önayak olmaları da olasılık dışı değildir; bu durumda din adamları dinsel inançla yeni laik düzen arasında uyumu kurmak zorunluluğunu duymakta gecikmeyeceklerdir.
İslam toplumlarını ve, genellikle, batılı olmayan toplumları, çoğunlukla dinsel temellere dayanan ve her halde eleştiri ruhundan yoksun olmaları nedeniyle, dokunulmaz bir niteliğe sahip olan geleneksel değerlerini yeniden gözden geçirmeye yöneltebilecek tek güç humanist eğitimidir. Bu gözden geçirme Avrupa'dakinden farklı olmayacaktır; Avrupa'da din adamları, humanizmi ve uyanış çağını izleyen yıllarda, yenilenme gereksinimini duymuşlar ve, Reformun ister yanlısı, ister düşmanı olsunlar, humanist düşünceyi değişik ölçülerde kabullenmek zorunda kalmışlardır.....
......Batıda hıristiyanlıkla humanizm arasında kurulduğuna tanık olduğumuz uyuşmaya benzer bir anlaşmanın islam düşüncesi ile humanist düşünce arasında kurulmasından bir dizi sonucun çıkması doğaldır: her şeyden önce, Türk toplumu kendi pratik etkinliği ile- ahlaksal özgürlük ilkelerine ve anlamının geniş kapsamı ile kavranılan dignitas hominis ilkesine dayanan- yeni iç evreni arasında tam bir uyuşum kurulabildiğinin; ayrıca kendini yeni girişimlere, yeni ve daha büyük eserler yaratmaya yönelten bir enerji kaynağının kendi içinde oluşmaya başladığının farkına varacaktır. Kişi, günlük etkinliğinin yeni insancıl değerler sistemi içinde manevi ve ahlaksal bir değer kazandığını görecek, bununla kendine olan güven artacak ve- her insanın, çoğu zaman haksız yere de olsa, duyduğı- kendine saygının boş bir duygu olmadığına inanacaktır. İç denge, kendine güven, kendi kişiliğinin ve yeni yaşam bilinci onu dünyaya dönük etkinliğe o güne kadar duymadığı bir ilgi ve coşku ile itecektir.
Çünkü toplumları düşünce, bilim, sanat ve toplumsal ve siyasal düzen alanlarında ilerleten bu sevgi ve bu yaratıcı coşkudur.(sayfa 75)
Alınan kaynak- Türk humanizmi- prof. Dr. Suat Sinanoğlu-Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara-2.baskı-1988
Mustafa Altınay
12-05-2006, 02:35 AM
22)-Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş.
....Şu halde eğer Türkiye, her şeye rağmen, Japonya dahil, diğer batılı olmayan ülkelerden değişik bir nitelik sergilediği kanısını uyandırabildiyse, bunu bugüne kadar gerçekleştirdiği eserlerden çok, bizzat batı uygarlığının özünü benimsemeyi amaç edinen radikal eyleminin içinde saklı duran evrim gücüne borçludur; ve, bundan daha önemli olmak üzere, bu özün ne olduğunu kendisi ortaya koymak durumundadır. Gerçekten teokratik bir ülkeyi çok kısa bir süre içinde demokratik ve laik bir ülke haline getirmeyi başarmak, dogmatik değerleri bir çırpıda ve toptan atıp akılcı ve insancı değerlerle değiştirmek tarihte eşi görülmemiş radikal bir harekettir.
İşte batılı olmayan topluluklar, bu açıdan, Türkiye'ye oranla geri bir aşamada bulunuyorlar, çünkü onlar geleneksel bir sonucu olan zihinsel ve manevi sınırlılıktan henüz tam ve kesin olarak kurtulmuş değillerdir. Onlar her şeyden önce ve kararlılıkla temel özgürlükleri kurmak zorundadırlar, çünkü başka türlü Atatürk devrimini değerlendirmeye elverişli ortamı kendi içlerinde yaratamazlar; Atatürk devriminin değeri ve anlamı anlaşılmadıkça da bizzat kendi amaçlarını benimsemelerine ve gerçekleştirmelerine olanak yoktur. Bu toplulukların Türkiye'den örnek olarak alacakları şey, teknik ya da toplumsal düzen alanındaki başarılar değildir(bunun çok daha olgun örneklerini batıda bulabilirler.); Türkiye'den alınacak örnek, onun kurtuluş savaşından yeni bir fikir akımını yaratarak ilkeleri çıkarmasını bilmiş olan radikal yenilik ruhudur.
......Şu halde batılı olmayan toplumlar, önce, Türk humanist uyanışının başlangıcını oluşturan Atatürk devrimini örnek alarak, temel özgürlükleri, yani laiklik, demokrasi ve özgürlükçü eğitim ilkelerini benimsemek, sonra da, bu ilkeler sayesinde, humanist değerler sistemini benimseme çabasına girişmek zorundadır. Çünkü insanlık kavramına, insanlığın gerçekliği ve idealliği kavramlarına erişmiş bulunan ve onun amaçlarını ve maddi-manevi ilerlemesinin zorunluluklarını iyi bilen bu dinamik zihin yapısını sağlayan yalnızca humanist değerler sistemidir.(sayfa 170)