PDA

View Full Version : Mİr’acin Senİn


Usman
01-01-2007, 05:33 PM
“-MİR’ACIN SENİN!”

Tanınmış akademisyen- yazar Prof. Dr. Mim Kemal Öke, namaza nasıl
başladığını yazdı. İşte Prof. Dr. Öke’nin ilk kez Konya'da yerel
bir gazete de yayımlanan ve her paragrafı anlam yüklü, düşündüren
öyküsü…

"Mir'acın Senin!"
İmanı ibadetle tamamlamak gençlik yıllarıma nasip oldu. “Bu eşiği
geçişim, gurbetteki eğitimim sırasında, kendimle yüzleşme ile
başladı” gibime geliyor.
Avrupa’da Pazar günleri Hıristiyanların ibadet günleridir. Kilise
çanlarıyla başlayan bu günde, Hıristiyanlar en temiz elbiselerini
giyerek, ailece kiliselere koşarlar. O gün spor müsabakaları, hatta
bazı yerlerde barlar, restoranlar bile kapalıdır. İşte böyle bir
ortamda yedi yıl yaşadım ben...
***
Pazarları dinlenme günümdü. Ama yapacak bir meşgale bulamaz; kendimi bu
haftalık teneffüs sürecinde, yalnızlaş(tırıl)mış hissederdim. Hatta
birazda galiba, Hıristiyanlara imrenirdim. Onların o günü ulvî bir
atmosfer içinde geçirmelerini kıskanırdım. O zaman sormaya başladım kendime;
“Sen nesin?”
Dinin kişinin kimliğinde temel taşı olmasını kavramıştım çok
şükür.
Ama ya ben?
Evet, ailem daha küçükken bazı sure ve ayetleri ezberletmişti.
Hatta “yatmadan önce Allah’a dua etmem” de tembihlenmişti.

İyi niyetli ebeveynlerim şehirli uygarlık içinde büyüttükleri
evlatlarını, adeta “protestanladırılmış bir din telâkkisi”
içinde, “modern” Müslüman olarak görmeyi arzuladıklarından olsa
gerek, “kabahat de ibadet de gizlidir” zihniyetiyle, Allah’a gecenin o
ıssızlığında el açmamızın uygun düştüğünü belletmişlerdi
bana.
Din şahsi, belki de mahrem bir olguydu onlara göre...***
Üniversite ise sorgulama insiyakı açar insanda. Benim okulum da
dünyanın en saygın üniversitesiydi. Kuruluşu XII. Yüzyıla inen bir
müessese.
Akademik hayatın gerçekleştiği bir alem vardı, birde günlük
yaşantının geçtiği müstakil kolejler...
Her biri bir Hıristiyan azizin ismini taşıyan bu kolejlerden birinde
kalıyordum. Kolejlerin her birinin bünyesinde “chapel” dedikleri
kilisecikler bulunuyordu. Bu kiliseler tarihi özellikleriyle hem bir turist
uğrağı, hem de öğrencilerin ibadetlerine tahsis edilmiş
tapınaklardı.
Üniversite açıldıktan sonra, kolej yetkilileriyle öğrencilerin
tanışma çaylarından birinde, kolejin papazı yanıma geldi.
“-Siz kimsiniz?” dedi. “Biz sizinle chapel’de hiç
karşılaşmadık.”
Doğrusu endişelenmiştim. Olur ya, Papaz efendi;
“bu üniversitede kiliseye devam etmeyenleri dışlarız.” Derse ne
yapardım? Yani onca zorlukla girdiğim üniversiteyi bırakıp,
Türkiye’ye mi dönecektim?
Papaza biraz da mahcup bir tavırla;
“Affedersiniz, ben Türk ve Müslüman’ım...”
diyebildim, o kadar...
Ürkek halimi gören papaz, derhal özür dilercesine sözü değiştirdi.
Ve sudan konulara doğru bir gedik açtı.
Birkaç hafta geçti oradan. Bu kez bir arkadaşım, kolej bahçesinde beni
görünce;
“Hey, papaz seni çağırıyor.” Demez mi!
Korktuğum başıma geldi, diye iç geçirdim. Oysa ki papaz beni güler
yüzle karşıladı. “Otur!” dedi.
“Bu ülkede siz Müslümansınız. Sizin de ibadet etmeye hakkınız var.
O nedenle ben üniversite yetkilileriyle görüştüm. Müslüman
öğrencilerin de, ibadetlerini aksatmamaları için, bir oda tahsis etmeye
karar verdik. Gelin o odayı gezelim. Uygun olup olmadığını söyleyin
bize. Uygunsa o zaman tefrişi için ne gerekiyorsa temin ederiz. Tabii,
üniversite bütçesinden.”
Şaşırmıştım. O günden itibaren Aziz Rasmus’un odası bir mescide
çevrildi. Hem de aynı mahalde bir Türk Cemiyetinin temelleri atılarak.
Papazın bu jestine karşılık;
“-Biz Müslümanlar namazımızı, her yerde, odamız da kılarız”
diyemedim. Hem toplu halde kılınan namazlar için böyle mekân bulunmaz
bir nimetti...
Herhangi bir Müslüman Derneğinin bulunmadığı bu küçük
üniversitede, namaz bile kılmak alışkanlığı olmayan benim üzerime
kalmıştı. İmamlık...
Türkiye’den uzaktım. Kime yazıp, bana malzeme gerek diyecektim.
İmdadıma üniversite kütüphanesi yetişti.
Türk-İslam Literatürünün, hem de orijinal dillerinde bolluğu, bu
üniversitenin şarkiyat fakültesinde ne kadar vukufla öğretildiğini
anlamamı sağladı.
İlmihale dalıp, neredeyse bütün derslerimi bıraktım. Üstelik İbrani,
İsevi başlangıcıyla... Hepsini taradıktan sonra;
“-İyi ki Müslüman’ım” dediğimi hatırlıyorum.
Taklid-i imandan, tahkik-i imana o safhada geçmiştim herhalde.
Toparlandığım bilgiler ile hem kendi namazlarımı kılıyor, hem de
öğleleri üniversitenin Müslüman asıllı öğrencilerini, duvarlara
yapıştırdığım ilânlarla mescide çağırabiliyordum.
O günlerde kolejde aynı suiti paylaştığım arkadaşım temiz bir
İngiliz idi. Bir gün ibadet için yatak odama çekilip, kapıyı da
kilitlemiştim. Bizim ki kapıyı vuruyor, bir daha... Dışarı çıkıp,
sarmaşıklara tutunarak, balkona tırmanıyor. Oradan girmek isterken,
kolej yetkililerine yakalanıyor. Vaziyeti anlatıyor. Onlarda
şüphelenerek, bir yedek anahtarla cümbür cemaat kapıyı açıyorlar ve
görüyorlar ki, adam namaz kılıyor.
Binlerce defa özür dilediler. Ama arkadaşım o gün hayli sitem etti
bana. “Niye kapıyı kilitledin? Ben seni rahatsız mı edecektim?
Kınayacak mıydım? O kadar kalpsiz ve imansız biri miyim ben? Sana bir
şey oldu zannedip, telâşlandım” dedi.
O gün ibadetten utanılmaması gerektiğini öğrenmiştim.

Usman
01-01-2007, 05:36 PM
***
Noel tatilinde. Türkiye’deydim. Aileme kavuşmak çok güzeldi. İlk gün
namazımı aksatmamak için odama çekildim. Hani o eski alışkanlığım
var ya, kapıyı da kapamıştım. Bu kez kilitlemedim.
Namazım sırasında annem bir şey söylemek için odama girdi. Durakladı,
çıktı. Sonra babamla fısır fısır konuştuklarını duydum. Ses
etmediler. Sorgulamadılar. Birkaç namaz daha geçti. Annem devamlı
kılıp, kılmayacağımı sordu. Başımı salladım. Üstünde
durmayacaklar sandım.
Ertesi gün sanki benimle ciddi bir şey konuşmak ister gibi karşıma
dikildiler. Bu kez babam sordu.
“-Evladım, sakın ola ki, İngiltere’de bu aşırı İslâmcı gruplara
falan takılmış olmayasın? Bu değişiklik niye?”
Güldüm. Anlatmaya çalıştım onlara. Dinlediler. Ne onay, ne itiraz...
Nötr bir ifade ile...
Bir gün sabah namazına kalkmıştım. Gürültülerden anladım ki,
onlarda ayaklanmış, odama girmiş, arkamda duruyorlar. Seyrediyorlar
beni...
Selâmlarımı verdim. Seccadeyi katılıyordum ki, babam “Dur” dedi.
Meraklı gözlerimi onlara çevirince, annemin başındaki başörtüsünü
fark ettim.
“-Biz sana bir şey söylemek istiyoruz”
Bir anlık sessizlik; “-Bize de kılmayı öğretsene...” Annem de
“hem de hemen” dercesine başını sallıyordu.
İşte o günden sonra namazlarını hep kıldılar. Üstelik bunu benden
imrendiklerini iftiharla söyleyerek... Hatta babam zaman zaman yanıma
gelip, nafile namazlarının o gün kırklı, ellili, yüzlü rakamlara
vardığını müjdeledi bana...

***
Çocuklarıma yaşları gelince hiçbir şeyi empoze etmedim. Bu, onların
insiyatifi ile gelişmeliydi. Ancak bizi görüyorlardı.

Oğlumun ne zaman namaza başladığını hatırlamıyorum. Lise
yıllarında Ramazan’da teravihe ve bayram namazına gidişimiz dışında
belleğim bir şeyi kaydetmemiş.

Ergenlik çağında bile edepli olan oğlum, arada bir yanıma gelir, dini
meselelerden söz eder, daha doğrusu sorardı. Ben de dilim döndüğünce
anlatırdım ona..

Sonra, o da babası gibi üniversiteyi yurt dışında okumaya başladı.
Ramazan'a yakın seccade istedi bizden. Kargo ile hemen gönderdik. Beş
vakit namaz kılmaya başladığını söylüyordu.

Orucunu ise ortaokuldan itibaren, aksatmadan tutmuştu.
Erken yattığımız bir gün telefonumuz çaldı. Oğlumdu. Telâşlı,
hatta biraz korkmuş bir ses tonu vardı. Titrediğini hissettim.
Ağlamaklıydı. Ya da ağlama sonrası bir hal. Benimle konuşmak
istiyordu.
“-Baba, ne oldu biliyor musun?”
Eyvah, diye iç geçirdim. (O saatte kötü bir haber alma endişesiyle...)
“-Namaz kılıyordum. Kapım kapalıydı. Bir anda bir rüzgar doldu
içeri. Oda da dolaştıktan sonra adeta bir hortum gibi beni odakladı.
İçime girdi sanki. Ve o anda sanki arkamda biri ile birlikte namaz
kılmış gibi olduk. Sonra aynı rüzgâr perdeleri yalayarak, pencereden
çıktı, gitti. Bir ağlama tuttu beni. Gözlerimden yaşlar boşaldı.
Vücudumu titreme aldı. Hâlâ o halin içindeyim. Bana ne oldu baba?”

Ne dersiniz? Ne anlatırsınız? Tefsir edecek ehil de değiliz ki!...
-Mübarek olsun oğlum. Bir ikram sunulmuş olmalı sana...”
Bu sözlerimin ne mânâya geldiğini anladı mı, kavrayabildi mi,
bilmiyorum. Zaten ben de anlayamamıştım ki zuhuratı. Ne var ki, ben;
evet ben!...

Gıpta ettim herhalde oğluma. Bana öyle bir hâl nasip olmamıştı. Yani
açıkçası onu hem kıskandım. Hem de telâffuzu imkânsız bir
hoşnutluk içine girdim.

***
Oğlumdan on yaş küçük kızıma gelince... Yaradılışın efsanesi
çeşitliliğin bir nişânesi olarak, sıra dışı bir çocuktu o... Ve
daha yürüyemeden namazını kıldı yavrum.

Onu kucağımıza alıp, bir Allah dostunu ziyarete gitmiştik eşimle
birlikte. Allah dostunun hane-i saadeti kalabalıktı. Hepsi de
“gözyaşı uygarlığının” fertleri. Sessizliğin konuştuğu,
ruhaniyetin sarmaladığı o atmosferde talimat uyarınca çocuğu Allah
fakirinin önüne bıraktık. Eller açıldı Yaradan’a... Dudaklar
kıpırdadı. Ve kızımız, herkesin yaşaran gözleri şahit olduğu gibi,
sanki Yüce Efendisi'nin huzurundaymışcasına kendi safiyeti içinde ilk
namazına başladı.

Hayır, bu “halisünasyon” olamazdı. Göz yanılması hiç değildi.
Yürekler kabarıp, taşacak gibi olmuştu. O anda bebeğime doğru hamle
yapıp, yanık bağrıma basmak istedim onu... Ama kıpırdayamıyordum. Bir
el kolumu tuttu. Hıçkıran annesiydi bu.. Anı elele paylaşmak istemişti
benimle. Göz yaşların adeta hicap perdesi oluşturmuş, hakikati gizler
bir misyon yüklenmişlerdi. Bu “türbülans” ne kadar sürdü, nasıl
ölçeyim. Bir süre sonra Allah dostuna çevrildi gözlerim. Avuçları
yüzünü sıvazlarken, ter boncukları da silmiş oluyordu. Gözlerini
açtığında cemâlden, celâle geçişinin bâriz hatları yüzünde
şekillenmişti.

“-Haydi, geçmiş olsun, artık gidin!” dedi. “Gelmemeniz de olurdu.
Gıyabınızda okurduk. Biz de merasim yoktur. Bu iş kalp işidir.”
Biz de sessizce kapının yolunu tuttuk. Teşekkür etme nezaketi
gösterebildik mi, hatırlamıyorum. Ama bir daha o kapıdan ayrılmadım.

***
Kızımız bize bereket getirmişti. Yürüdü, büyüdü. Okula başladı.
İşlerim açıldı. Yeni bir sitede ev almak istedik. Seçenekler kondu
önümüze. Birini beğendik. Biraz ufak ama kaliteliydi. Ödeme plânımız
ev sahibinin beklentisinin gerisinde kalıyordu.

Yeni evin içinde dolaşıyor, hanımla hesap yapıyorduk. Hülyanın maddi
bedeli yok ya, geziniyorduk işte... Bir ara kızımız yokluğunu fark
ettik. Acaba kapıyı açıp, dışarı mı çıkmıştı? Aman kaybolmasın
diye kapıya doğru hamle yaptım. Salona girdiğimde rükudaydı. Namaz
kılıyordu.

Gözlerim beni aldatıyor olmalıydı. Takla mı atacak oyun mu oynuyor
dememe kalmadı. Namazına devam etti. O günlerde beş yaşındaydı. Ve
namaza durmuştu. Kıblesi de doğruydu, hareketlerinin insicamı da...

Durdum, onu seyrettim. Arkadan emlâk danışmanı ve hanım da aynı
sahneyi hayretle izlediler. Şaşkınlık sükûnetini ben bozdum.

“-Burayı alıyorum!...” demiştim.

***
O daireyi aldık. Sıkışmadan da ödedik.

Şimdi ben, her gün beş vakit kızımın o namaz kıldığı yerde,
ibadetimi yapıyorum. Yine günlerden bir gün, namazımı yeni bitirmiştim
ki, ana okuluna giden kızım yanıma geldi. Şöyle bir baktı bana, ve
dudaklarından;

“-MİR’ACIN SENİN!” sözleri döküldü.

Önce tam duyamadığımı sandım. Tekrarlattım.

“-MİR’ACIN SENİN!”

Sonra çocuksu bir ifade ile uzaklaştı yanımdan. Bir şarkı
mırıldanıp, bebekleriyle oyuna daldı.

Belki namaz en ulvî mânasıyla, en güzel böyle anlatılabilirdi.

“Bu sözü oğluma, o gece telefon edişinde niye söyleyemedim.” Diye
hayıflandım kendi kendime...

O anda; ilk namazı anne ve babama nasıl ben öğretmişsem, benim
çocuklarımda bana bir şeyler öğretiyorlar gibime geldi.

Geriye doğru bakınca sadece ilk namaz hadisesi”şahdamarından
YAKIN’ın” esrarını, bir hardal tanesi kadar bile olsa anlamaya
başladığımı hissettim.
Maşaallah