View Full Version : Efsaneler
afsharkizi
01-20-2007, 02:14 PM
herkes bildigi efsaneyi buraya yazmis paylasmis ve gecmisteki güzel söyleri øgrenelim gecmisteki kahramanliklar, kavusamayan asiklar leyla ile mecnun gibi ve efsane olup agiz agiza dolasan hikayeler
afsharkizi
01-20-2007, 02:15 PM
Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur.
Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır.
Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen
bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir.
Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.
Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner,
başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.
Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun
(deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur.
Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve
mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz.
Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür.
Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn,
kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:
"Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."
Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar.
Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.
Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir.
Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de
mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır.
Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür.
Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir.
Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır.
Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.
Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.
Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar.
Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın
maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz.
Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer.
Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir.
Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;
"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez."
Der, kabri kucaklayarak ölür.
Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında,
Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür.
Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:
"Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri,
aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."
Ey Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır
Beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!
Detlilerden yardımını uzak tutma.
Yani beni daha çok belalara müptela eyle!
Ben var oldukça, beladan, isteğimi uzaklaştırma!
Ben belayı isterim, çünkü bela da beni ister.
Sevgi belasıyla ağırbaşlılığımı gevşetme!
Ta ki dostlar beni kınayıp vefasız demesinler!
Gidip geldikçe, sevgilimin güzelliğini arttır,
Sevgilimin derdine beni daha çok mübtela et.
Ben nerede, mevki ve itibar kazanma nerede?
Bana yoksulluk ve yokluk ulaşma kabiliyeti ver
Senden ayrıyken, bedenimi öyle zayıf kıl ki,
Bahar yeli beni sana kavuştursun.
Fuzûlî' nin nasibi gibi beni gururlandırıp,
Ey Rabbim, asla beni bana bağlı kılma!
Sonunda yar, ağlayıp inlememize acıdı ve
Bugün hüzünler evimize ayak bastı.
Gözyaşı yağmurum, demek, öyle tesir etti ki,
Gül bahçemizde taze bir gül dalı düşürdü.
Ah ateşinin bizi yaktığı,
Ayrılık gecesini aydınlatan meş' aleden bellidir.
Eğer ağlayan gözümüzde uyku olsaydı,
Bu kavuşma uyku halinde görülen bir rüya demek mümkün olurdu.
Gördüğümüz bir hayal mi?
Yoksa sevgilinin yanımıza geleceği aklımıza bile gelmezdi.
Ey can ve gönül! Sevgili, misafirimiz oldu!
Neyimiz varsa, misafirimizin ayaklarına dökelim.
Ey Fuzûlî! Sevgilinin kasdı, canımızı almakmış.
Gel.. Güzel uğruna can vermeyi kendimize bir borç bilelim.
**
Fuzûli' nin 1535' te yazdığı
Leylâ ve Mecnûn adlı mesnevîsi.
benay
01-20-2007, 04:47 PM
Bir varmis, bir yokmus, evvel zaman ormanda kaybolan üç erkek kardes varmis, en büyügü ev görüp kosdu ve siginma istedi, yasli kari'da "girin, girin, cicilerim benim, yavrularim benim, sizi yerim ben ! Canlarim benim !" demis, ilk gece yediler bol bol yemekler yediler, karnimizi istetecek güzel yemekler...
Ama gece yasli kari en küçük çocugu uyandirip "Bak sana ne vercem gel" demis ve çocugu kesip parçalayip, pisirmis...Sabah iki kardes küçügü soruyorlar "Kardes nerde ?", yasli kari gelecek, gelecek ama o gelesiye siz bu güzel kokulu yemeginizi bitirin, hadi canlarim, yeyin'de büyüyün" demis, çocuklar'da yediler, kardeslerin etini yediler iste...sonra koca kari masallari ile yine uyutup ikinci gece'de iste öbür en küçük çocugu kandirir ve güzel bir lezztli kebap yapar...
Sabah en büyük der "kardesler nerde ?", kari "haa ! onlar birazdan gelecek ama önce su güzel lezzerli yemegini ye ! Ye'de büyü, kari yemegibi yeyor ama büyük diyor "AAAAAAAAhh ! ben kardeslerimin eti'ni yeyormusum !! Sonra hemen kari'yi iter ve kaçar ! Ve ayle'sini bulur ve der "Bir daha sizin sözünüzden çikmam ! Cadi yedi kardeslerimi !!
Son...
Bunu küçük çocuklara'da anlatabilirsin...
KaskırJürek
01-20-2007, 04:57 PM
Bir varmis, bir yokmus, evvel zaman ormanda kaybolan üç erkek kardes varmis, en büyügü ev görüp kosdu ve siginma istedi, yasli kari'da "girin, girin, cicilerim benim, yavrularim benim, sizi yerim ben ! Canlarim benim !" demis, ilk gece yediler bol bol yemekler yediler, karnimizi istetecek güzel yemekler...
Ama gece yasli kari en küçük çocugu uyandirip "Bak sana ne vercem gel" demis ve çocugu kesip parçalayip, pisirmis...Sabah iki kardes küçügü soruyorlar "Kardes nerde ?", yasli kari gelecek, gelecek ama o gelesiye siz bu güzel kokulu yemeginizi bitirin, hadi canlarim, yeyin'de büyüyün" demis, çocuklar'da yediler, kardeslerin etini yediler iste...sonra koca kari masallari ile yine uyutup ikinci gece'de iste öbür en küçük çocugu kandirir ve güzel bir lezztli kebap yapar...
Sabah en büyük der "kardesler nerde ?", kari "haa ! onlar birazdan gelecek ama önce su güzel lezzerli yemegini ye ! Ye'de büyü, kari yemegibi yeyor ama büyük diyor "AAAAAAAAhh ! ben kardeslerimin eti'ni yeyormusum !! Sonra hemen kari'yi iter ve kaçar ! Ve ayle'sini bulur ve der "Bir daha sizin sözünüzden çikmam ! Cadi yedi kardeslerimi !!
Son...
Bunu küçük çocuklara'da anlatabilirsin...
Yamyam efsanesi mi bu :D
benay
01-20-2007, 05:09 PM
Yamyam efsanesi mi bu :D
Bu hikaye'yi örnek alip, ev'den ve aile'den pek uzaklasmamamiz içinmis herhalde, yaramaz çocuklara anlatilir genelde...ama sorun sonra çocugun karnini salata ve hiyarla karnini doyurma gibi sorunlar çikabilir...
Bu pskoloji bozar yahu, çocuğu asosyal yapar. Bırakın evden uzaklaşmayı kapıdan dışarı çıkmaz bir daha :D
Dulkadiroglu
01-20-2007, 06:30 PM
Yazıktır beaa nasıl kucuk cocuklara kıyıyosunuz bu korkunc seyi anlatarak:P
bu arada uslup guzel...
benay
01-20-2007, 07:05 PM
Bana gerçek hikaye oldugunu söylerlerdi, çocugu baya etkiler, yillar sonra ne güzel'de anlatabildigime göre, etkisi fazla oldugu belli oluyor zaten...
Dulkadiroglu
01-20-2007, 07:10 PM
Bana gerçek hikaye oldugunu söylerlerdi, çocugu baya etkiler, yillar sonra ne güzel'de anlatabildigime göre, etkisi fazla oldugu belli oluyor zaten...
Biz de onu soyluyoruz cocukları cok etkiler...bak senin hafızandan hic silinmemis iyi bisi mi bu cocukları korkutmak icin elinde bir koz olmasından baska:P(:
benay
01-20-2007, 07:31 PM
Iyi etkilerini sayarsak söyle :
-çocuk salata, hiyar, domates gibi sagliya iyi olan yiyeceklere önem verir
-anne'sinden kaçmaz
-kardeslerine'de örnek olup, "sakin ayrilmayin, cadi'lar bizi yerler" der
-aile gelenegi sürmüs olur bu hikaye'yi anlatarak, bende iste ilerde çocuklarima bu hikaye'yi anlatirim
Bu hikaye çok uzun süre anlatildigina göre benim ata'larim yaramaz olduklarini tahmin edebiliriz, söz dinlemeyen ata'larim oldugunu'da tahmin edebiliriz...
afsharkizi
01-21-2007, 06:13 AM
kız kulesi
Suların, karasevdanın ve söylencelerin gizemini taşıyan Kız Kulesi, İstanbul'un en romantik ve gizemli mekanlarından biri. Alımlı, sevdalı ve denizin ortasında bir başına, yapayalnız...
Kız kulesi ile ilgili anlatılan ilk Efsane; Ovidius'un kaydettiği bir aşk hikayesidir:
Zamanında Üsküdar sırtlarında Tanrıça Afrodit adına bir tapınak vardır. Hero'da genç kızların görev yaptığı bu tapınağın rahibelerindendir. Leandros ise karşı kıyıda bir kral oğlu...
Durun Leandros ile Herosnun Kız Kulesi aşkını anlatmadan önce Adonis ile Afroditin hikayesini bilmek lazım:
Bir bahar günü Sestosta bayram varmış, Afroditin çok genç ölen sevgilisi Adonisin şerefine bir bayrammış bu. Adonis temmuz ağaç kabuğundan doğmuş, çiçek gibi körpe, canlı bir çocukmuş. Afrodit onu görür görmez, güzelliğine vurulmuş, çocuğu yer altı tanrıçası Persophoneye vermiş, büyütsün diye. Ne var ki, karanlık ülkenin tanrıçası da çocuğa tutulmuş. Afrodite geri vermek istememiş. Tanrıların babası Zeus kızlarının arasını bulmak için Adonis yılın üçte birini yeryüzünde Afrodit ile, üçte birini yeraltında Persephone ile, geri kalanını da kendi nerede dilerse orada geçirecek diye kesip atmış. Ama Adonis yılın sekiz ayını Afroditin yanında geçiriyor, yalnız dört ay iniyormuş karanlık ülkeye, Persephone kıskançlığından bir yaban domuzu salmış ormanlara, hayvan Adonisi avlanırken yaralamış, öldürmüş. Can çekişen sevgilisinin yanına koşarken Afroditin ayağına bir gül dikeni batmış. O güne kadar beyaz olan gül, tanrıçanın kanıyla al renge boyanmış.
Tanrıça, Adonisin gövdesinde ne kadar kan damlası varsa, o kadar gözyaşı dökmüş, toprağa dökülen her damla kandan bir lale, her damla yaştan bir kırmızı gül fışkırmış. Bundan böyle bahar bayramında kadınlar, ahAdonis! Vah Adonis! diye bağırıp dövünürler, tören yaparlarmış.
Gelelim Efsanemize;
Hero kulede kumrulara bakmakla görevlidir. Aşka yasaklıdır. Her ilkbaharda doğanın uyanışı adına tapınak çevresinde yapılan bu törene çevre şehirlerden insanlar akın akın gelir, yenilir içilir, aşkı bulamayanlar Afrodit'e mabedinde yakararak aşkı yaşayabilmek için yakarırlar.
Boğazın karşı kıyısında oturan Leandros'ta Heroyu bu törenlerin birinde tapınağa geldiğinde tepeden tırnağa kırmızı güllerle donanmış olarak görür ve olan olur. Her ikisinin gönlüne aşk ateşi düşer; düşer ya işte efsane de böyle başlar.
Abydoslu kral oğlu Sestoslu rahibeye ne pahasına olursa olsun kavuşmak ister. Ancak arada bir engel vardır; Heronun rahibe olması. Böyle olunca Hero evlenemez ve sevdiğine kavuşamaz. Ama aşk sınır tanımadığı gibi deniz, deryayı hiç dinlemez elbet. Leandros Boğazın bir kıyısından Kız Kulesine geçmek için yanıp tutuşur. Bir gece dalgalara bakarken, Kız Kulesinin tepesinde bir ateşin yandığını görür. Hero kuleye çıkmış, sevgilisine, gel, gel diye bir meşale sallar. Deniz durgundur, ay suda hafifçe dalgalanan ışıltılarıyla Leandrosa bir yol çizer gibidir. Leandros dayanıklı bir yüzücüdür ve karşı kıyıda Heroya varan ışık yolu ise ona oldukça kısa görünür.
Dalgacıklar, gel, biz seni götürürüzder gibi fış fış ederek, kuledeki meşale ile aynı şarkıyı söyler ve Heroya kavuşacağı hayaliyle suya atlar. Var gücüyle kulaç atar, yüzmeye başlar. Heronun elinde sallanan meşale de gittikçe yakınlaşır. Aşk sarhoşu Leandros artık yüzmüyor, su fırtınası arasında uçuyor gibidir. Son bir kulaçla karaya ayak basar, soluk bile almadan kumsaldan yukarı koşar. Kulenin kapısı açıktır ve içeriye dalar, merdivenleri tırmanır. İlk defa birbirine sarılacak bir kadınla bir erkek nasıl bir an duraklar, karşılarına çıkan mutluluğa nasıl şaşkınlıkla inanmadan bakarlarsa, Hero ile Leandros da öyle duraklar, bakışırlar. Meşale söner, Kız Kulesi kapkara bir taş yığını gibi yükselir ay ışığında. Ve o gece Hero ile Leandrosun aşkları kutsanır.
Bir gece, bir gece daha, her gece Kız kulesi birbirine aşık iki gencin gizli aşkına tanıklık eder. Her gece Leandros kulede sallanan meşaleye doğru yüzer, her gece Heroya kavuşur ve her sabah doymadan, yaz gecelerinin kısalığına üzülerek dönüş yolunu tutar. Ancak yaz geçmiş, boğazda dondurucu poyrazlar esmeye başlamıştır. Ne var ki, Kız Kulesinde meşalenin yandığını gördü mü, ne rüzgar, ne dalga, ne soğuk durdurabilir Leandrosu. Denize dalar dalmaz en yüksek dalgaları yara yara yüzer, yorgunluğunu duymadan varır karşı yakaya.
Hero korkmaya başlamıştır, denizden çıkan sevgilisinin buz gibi bedenini sararken bir tehlike sezinleyerek ürperiyordur. Hızla esen bora meşalesini söndürecek gibi oluyordur bazı geceler. Yine de gelme diyemez Leandrosa. Kavuşmamak, biri boğazın bir kıyısında, öbürü öbür kıyısında bütün bir gece ayrı kalmak akla sığmayan, olmayacak bir şeydir.
Bir gece fırtına daha serttir, Heronun elindeki meşaleyi söndürür. Dağ gibi yükselen dalgalar Leandrosun çırpınan gövdesini döve döve Kız Kulesinden çok ötelere sürükler. Delikanlı bütün gücüyle karşı koymaya çalışır, ama kulenin tepesindeki ışığı göremez olmuştur artık. Nereye doğru yüzeceğini bilemez.
Yol gösteren ay ışığını kara bulutlar kaplamıştır. Leandrosun yüreğindeki ateş yanar daha, ama kollarının, bacaklarının gücü tükenmiştir. Buz gibi bir donukluk sarar bedenini. Ne olduğunu bilmeden bırakır kendini denize. Sabaha karşı dalganın kıyıya sürüklediği cesediyle acı son başlangıçtır onun için.
Kız Kulesi kıyılarında kurşun gibi bir sabah ve serin hava Heroyu sarmıştır. Bitkin bir şekilde akşamdan beklediği Leandrosunu düşünmektedir. Fakat kıyıya sürüklenen cesedi görünce hasret ateşini söndürmek için kendisini sadece boğazın sularına atmak olur çaresi; çaresizliğinin çaresi olarak.
Kaynak: Kız Kulesi / İstanbul
benay
01-22-2007, 03:16 AM
Bu'da güzel hikaye, bilmem tanirmisiniz...
Bir varmis, bir yokmus, evvel zaman, iki çocuklu bir aile varmis, biri erkek, biri kiz...
Anne, bir gün hastalanip ölüyor...Baba'da baska bir kari ile evleniyor...cadi kendisi, çok kötüymüs, çocuklara kötü davranirmis babalari yokken...ama bir gün babalari'da ölüyor. Cadi üvey anne sürekli çocuklari çalistirip dövermis ve çok kizarmis. Ama bir gün iki çocuk tasidiklari digan'daki yagi düsürmüsler ve erkek çocuk söyle der "Eyvah !! Kari bizi kesecek, bizi fena edecek, napacaz !!!". Ablasi'da, kardesi'de çok korkmaya basliyorlar, üvey anne'de söyle bagiriyor "Leeeeeeeen, o ses de neydi, simdi geliyorum !".
Cok büyük bir gürültü ile çocuklar fena korkarlar ve küçük kiz söyle der "Bak kardes, gelmeden hemen çukura saklanalim, Tanri bizi korusun..." Ikisi'de çukura saklanirlar ama üvey anne onlarin çukurda olduklarini bilmezmi'di...Cocuklar üvey anne'nin yaklasdigini daha fazla hissederler ve söyle derler "Tanrim, emanet ettigin bu iki cani, üvey annemizin kirli ellerinde birakma" diye dua ederler iste, üvey anne tam çukura yaklasdi ki ödü patladi, iki tane güzel kus dolanip cam'dan göklere uçuverdi...
Son...
ulaskirim
01-22-2007, 03:25 AM
Amasya yöresinden 4 güzel efsane!...
Ferhat İle Şirin Efsanesi
Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir.
Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir'e suyu getir, Şirin'i vereyim” der, demesine de su, Şahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir.
Ferhat'ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde.
Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır. Ferhat’ın dağları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da, acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Şirin'in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat'ın başı döner, dünyası yıkılmıştır zaten “ŞİRİN !” seslenişleri yankılanır kayalarda.
Ferhat'ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat'ın yanına.
Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş, sevenlerin anısına, ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. iki sevgiliyi, iki gülü ayırmak için.
Güzelce Kız (Aynalı Mağara Efsanesi)
Güzelce Kız, bir kral kızıdır. Dünyalar güzelidir. O kadar güzeldir ki; görenler dayanamaz, yıldırım düşmüş gibi kendilerinden geçerler. Bu yüzden genç kız, hep peçeli gezer, güzel yüzünü kimseye gösteremez.
Artık zamanı gelmiştir diye düşünen babası, dört bir yana haberciler çıkarır kızını evlendirecektir ama kim kızının peçesini açıp güzelliğine dayanır, onu dünya gözüyle seyredebilirse kızını ona verecektir.
Bu çağrıya yedi iklim, dört bucaktan şehzadeler, vezir çocukları, dünya zenginleri, yiğitler, bilginler, kısacası gençliğine, bilek gücüne güvenenler dört nala Amasya’ya gelirler.
Amasya meydanında kurulan özel bölümde bulunan Güzelce Kız bekleyedursun. Kendine güvenen delikanlılar cesaretlerini toplayamaz, yanına yaklaşan ise peçesini kaldırmak istediğinde eli titrer, dizlerinin bağı çözülür. Bu sahneler günlerce devam eder. Bir gün fakir mi fakir, ama yiğit mi yiğit, gerçekten güzel, alımlı bir delikanlı “Ben de şansımı denemek istiyorum!” diye destur alıp tahtın yanına yaklaşır. Herkesin şaşkın bakışları arasında hiç vakit geçirmeden Güzelce Kız'ın peçesini kaldırır. O an öyle bir elektriklenme olur ki, bir aydınlanma, bir alev, bir ateş sarar etrafı. Kimse ne olduğunu anlayamaz. Meydanda bulunanlar korkudan yerlere kapanır. Sonra, sonsuz bir sessizlik içinden kömür kesilir iki genç, yan yana uzanmış şekilde.
İki gencin cesedi, şehre yakın yerdeki bağ ve bahçelikler yanında bulunan kaya mezar içinde iki ayrı odaya gömülür. Bu kaya mezarının dışı güneşle birlikte Güzelce Kız’ın yüzü gibi parlamaya başlar. Bu parlaklığından dolayı da, daha sonra kaya mezarın adı " Aynalı Mağara" diye ünlenir.
İğneci Baba
İğneci Baba ile kardeş olan Serçoban, Amasya merkeze bağlı Karasenir Köyü’ne yerleşir. Çobanlık ile geçimini sağlayan, hal ve hareketleri, ibadetinin sadeliği ile tanınır.
Bir gün Amasya’da ayakkabıcılıkla geçimini sağlayan ağabeyi İğneci Baba’yı ziyarete gelir. Beraberinde de koyunlarından sağdığı sütü bir mendiline çıkılayıp hediye olarak getirir. Amacı, kendi mendiline koyduğu sütün, mendilden sızmadığını göstermektir. Serçoban mendilini kunduracı dükkanının duvarındaki bir çiviye asar. Bu sırada İğneci Baba dükkanında bir bayanın ayak ölçünü almaktadır. Serçoban, bayanın topuklarını görünce, “ne kadar da güzel” diye aklından geçirdiğinde çiviye asılan mendilden süt yavaş yavaş damlamaya başlar.
İğneci Baba, kardeşinin niyetinde bozulmalar olduğunu sezer ama hiç birşey belli etmez. Bayan ayak ölçünü verip dükkandan ayrılınca, İğnecibaba, kardeşi Serçoban’a “ Keramet dağ başında ermekte değil, keramet burada, çıkındaki sütü damlatmamakta” der.
Mezarı bugün özel bir mekan olarak hazırlanmış, Kocacık Çarşısı’ndadır.
Serçoban
Serçoban, Amasya merkezdeki Kocacık Çarşısı’nda türbesi bulunan İğneci Baba ile kardeştir. İğneci Baba ayakkabı tamiri, kardeşi Serçoban ise çobanlık yapar.
Serçoban, bir gün dağda sürülerini otlatırken kaçan oğlağı yakalamak ister, Serçoban kovalar, oğlak kaçar, iyice yorulan Serçobon "Seni yakaladığımda keseceğim" der. Sonunda yakaladığı oğlağı sözünü yerine getirmek için tam kesmek üzere iken mahzun ve etkileyici bakışları ile karşılaşan Serçoban, duygulanır “ Beni de çok yordun mübarek ” der ve yakaladığı oğlağı serbest bırakır.
Serçoban öldüğünde, sürüdeki hayvanların her biri ağaca dönüşür ve bir orman oluşur. Mezarın bulunduğu mevkii kendi adı ile adak ve mesire yeri olarak ziyaret edilir. Yöre insanı oradaki ağaçları kesmenin kendilerine kötülük getireceğine inanır.
ulaskirim
01-22-2007, 04:23 AM
Kerem İle Aslı
Kerem ile Aslı'nın aşkları asırlardır hiç tükenmedi.
Anonim halk hikayesi. XII. Yüzyilda tesekkül ettigi yorumlanan, Kerem ile Asli hikayesi anonim halk hikayelerimizin karakteristik özelliklerini tasir. Hikaye kahramani Asik Kerem, Asli isimli bir Ermeni kizina asik olur. Onu kendisinden kaçiranlarin ardindan arkadasi Sofu ile saz çalarak, türkü söyleyerek diyar diyar dolasir. Büyük bir askin, ugrunda ne ölçüde fedakarlik yapilacak bir kuvvet oldugunu isaret eder. Zorlu macerasinin sonunda, Haleb"de Asli"ya kavusan Kerem tam onunla evlenecekken bir kesis büyüsüne kurban gider. Bir büyü ile tutusup yanar, kül olur. Bu külün kivilcimi ile saçlarindan tutusarak, ayni akibete ugrayan Asli ile ancak cennette bulusurlar...
Hikaye boyunca Kerem arkadaşı Sofu'yla birlikte uzun yollar aşar.Anadolu'nun birçok yerini gezer,hanlarda kahvelerde şiirler söyler,yollara,dağlara,akarsulara, hayvanlara Aslı'ya benzettiği güzellere şiirler söyleyerek derdini anlatır.Aslı'yı yakından görebilmek için kızın annesine bütün dişlerini çektirir.
Hikayeye olağanüstü ögeler de karışmıştır.İki sevgilinin doğumları bir dervişin verdiği sihirli elmayla olmuştur.Zorda kalan Kerem'i Hızır kurtarır.Dağlar ırmaklar o şiir söyleyince geçit verir.
Sevgilisine kavuşma yolunda çileler çeken ve onun uğrunda yanan Kerem , modern edebiyatta bir ülküye bağlanıp can verebilen kahramanın simgesi sayılmıştır.
Ala gözlerine kurban olduğum
Hep senin derdinden yanar ağlarım
Kime arzedeyim garip halimi
Ellerin yanında görür ağlarım ..
Benden kaçar sevdiğim, gayrden kaçmaz
Dahi pek küçüktür, aşıkın bilmez
Yalvarsam Mevla'ya dileğim geçmez
Yüzümü yerlere sürer ağlarım ..
Yine düşt'ayrılık vücut şehrine
Yürek mi dayanır dilber cevrine
Sürülünce insan mahşer yerine
Hak'kın divanına durur ağlarım ..
Kerem der bu firkatla yanarsam
Tükenir ömrümüz bir gün ölürsem
Bu hasretle kıyamete kalırsam
Kefenim boynuma sarar ağlarım ...
Aşık Kerem
afsharkizi
01-24-2007, 12:32 PM
KÖROĞLU DESTANI
Köroğlu, 15. yüzyılda yaşamış, efsaneleşmiş bir halk kahramanıdır. Burada, efsaneleri dağları aşan KOCA KÖROĞLU DESTANI'nı yazıyla ve koşuklarıyla anlatmaya çalışacağım.
Köroğlu'nun babası, Bolu'ya bağlı Çamlıbel kasabasında yaşayan çok tanınan bir seyis idi.Halka cefa yapan, büyük vergiler alan,acımasız Bolu Beği, atlarını buradan alır, adam ile alış-veriş yaparlardı.
Birgün Bolu Beği : "bana öyle bir at verki,kimsede olmasın; geçti mi yel estirsin, gök yağdırsın" demiş.Bunun üzerine seyis de kendindeki gerçekten de en güzel baktığı atını gönderir.Ama bu at oldukça çelimsiz, oldukça güçsüzdür.Bunu gören Bolu Beği, hemen seyisi çağırtır ve bunu kendi şahsına hakaret saydığını söyleyerek gözlerini mimletir ve seyisi kör eder.Atı da adamın yanına verir ve eve yollar.
Gün olur, gün olur...Ve yıllar geçer.Yıllarla birlikte o çelimsiz "Kırat" da büyür,gösterişli,vâkarlı, cüsseli bir at olur. At ile birlikte de seyisin yiğitler yiğidi, mertler merdi bir koçyiğidi de yetişir.
Zamanında atı beğenmeyen,hatta, çelimsiz olduğu için seyisinin bile gözünü mühürleten Bolu Beği, atın büyüyüp de böyle vâkarlı olduğunu duyunca, askerlerini salar ve o atı getirmesini ister.Yalnız artık seyis onu vermek istemez.Askerler eve zorla girmeye çalışırlar ancak; ahırdan çıkan Köroğlu, bu askerlerin hepsini biçer ve kıratıyla dağlara çıkar.
Bolu Beği'nin halka yaptığı zûlmlere artık kendi başına karşı koyacaktır. Bunu duyan birkaç yiğit de Kroğlu'nun kızanı,yandaşı olmağa, Köroğlu'nun yanına giderler.Ve Köroğlu, ömrü boyunca bu zûlme, haksızlığa karşı koyar, ömrü boyunca Bolu Beğ'iyle savaşır.Sonunda ise Bolu Beğ'ini tüm yandaşlarıyla birlikte geberterek Çamlıbel ve tüm Bolu Halkını bu zûlmlerden kurtarır.
Halk efsanesinin sonunda, halkımız bu koç yiğidi hep yaşatmak için şöyle bitirir :
"Sonunda Köroğlu,atı "Kırat" ile dağdan fışkıran âb-ı hayat suyunu içerler ve sonsuza kadar nerede bir haksızlık varsa, nerede bir adaletsizlik varsa oradan, oraya koşarlar..."
Köroğlu, ayrıca halkın kötü yönetimine karşı bir ayaklanmanın da bir imgesi durumuna gelmiştir.Örneğin ; Türkmesintan'ın Rusya tarafından işgalinden sonra Rusya'ya karşı Türkmenler "Köroğlu" ruhunu benimsediklerini dile getirmişler, ve bu uğurda, bu şekilde onlar da koşuklar yazmışlardır (Köroğlu Destanı, yalnız anadolu da değil, tüm Türk İllerinde bilinmekte ve etkisi sürmektedir)
(Alıntı: N.Minnetoğlu)
Seckjin Khan
01-24-2007, 01:12 PM
GÖZTEPE EFSANESİNİN ÜSTÜNE EFSANE TANIMAM :P
http://www.goztepe.org.tr/imgeler/amblem.jpg
1925 yılında kurulan Göztepe'mizin, tarihi başarılarla dolu. İki kez Türkiye Kupası'nı kazanan, bir kez de Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı müzesine götüren Göztepe'miz, Avrupa'da yarı final oynayan ilk Türk takımı ünvanına da sahip.
http://img253.imageshack.us/img253/9829/alefs0067fo.jpg
Avrupa'da Destan Yazdık
Yıl 1969... Avrupa Fuar Şehirleri Kupasi'nda (şimdiki adiyla UEFA Kupası) Beograd'i yenen Göztepe'miz, Avrupa Kupaları'nda ilk kez bir Türk takımına Çeyrek Finalist ünvanını almayı başardı.
O zamanın gazeteleri haberi manşetlere taşımış "Zafer Bizim", "Göztepe'miz 4. turda", "Türk futbolunda altın sayfa açıldı" başlıkları atmıştı. Göztepe'mizin, Çeyrek Final'deki rakibi ise Hamburg'tu. Hamburg'un ısrarla ilk maçı Türkiye'de oynamak istemesi, bunun sarı-kırmızılı ekibimiz tarafından reddedilmesi ve Hamburg'un kupadan çekilmesiyle yari final oynama hakkı kazanan Göztepe'miz Türk futbol tarihine geçmiş oldu...
Ujpest Dozsa'ya Elendik
Fakat Yarı finalde Macar takımlarından Ujpest Dozsa ile eşleşen Göz-Göz'ümüz, rakibi karşısında tutunamayarak 1-4 ve
4-0'lik yenilgilerle kupaya veda etti. Göztepe'miz 5 tur atlayarak 72 takım arasından yarı final hedefine ulaşır. Bu başarı hem de tamamı yerli futbolcularla gerçekleştirmiştir.
Atletico Madrid Zaferi
Göztepe'miz Avrupa'daki ilk yillarinda deneyimizdir. 1964-65'te Göztepe'miz Romen Petrolül'e elenir. Ikinci yil 1860 Münih faciasi yasanir. Izmir'de 2-1 galip gelen GözGöz Münih'te sefilleri oynar ve elenir. Giderek deneyim kazanan Göztepe'miz, Anwers'le baslayan zaferlere imza atar. Bu yillarin en büyük zaferi kuskusuz Izmir'de Atletico Madrid'e karsi yasanmistir. 1967-68 Fuar Sehirleri 2. Turundaki o maçin bir numarali kahramani "Bombaci" Halil Kiraz o gün 3-0 kazandiklari maçta biri penaltidan iki gol atmisti. Attigi penalti golü ise kalecinin bakislari arasinda aglari yirtmisti. Göztepe'miz Atletico Madrid'i eler ama bir tur sonra Yugoslav Voyvodino'ya elenir. GözGöz'ümüz 1968-69 sezonunda kupanin en güçlü takimi olarak nitelendirilen OFK Beograd'la yaptigi ilk maçta 3-1 malup oldu. Bu Göztepe'mizi ümitsizlige düsürür. Ancak GözGöz rövans maçini 2-0 kazanarak 4. tura çikar. Hamburg çekilince 5. tura yani yari finale yükselmeyi basarir. Fakat Macar Ujpest Dozsa karsisinda tutunamaz, 1-4 ve 4-0'lik yenilgilerle elenir. Göztepe'miz 5 tur atlayarak 72 takim arasindan yari final hedefine ulasir. Ama yillar sonra Galatasaray 64 takimla 4 tur geçerek bu hedefe ulasir. Göztepe'miz bunu tamami yerli futbolcularla gerçeklestirmistir...
3.tura yükseldik
1969-70'te ise Göztepe'miz Kupa Galipleri'nde Galler'in Cardiff City takimiyla eslesti. Besiktas'in eski çalistiricisi Toschack bu takimda oynuyordu. Izmir'deki maçi Göztepe'miz 3-0 kazandi. Rövansta ise stat tiklim tiklim doluydu. Nasi olur da bir Türk takimi bizi yener diyen herkes oradaydi. Teknik Direktörümüz Adnan Süvari ilk defa o maçta adam adama markaj yaptirdi. Özer'i Toschack'in üstüne oynatti. Ali Artuner, 5-6 gol kurtarinca Göztepe'miz cesaretlendi. Fakat 75. dakikada yedigi golle Cardiff maçi 1-0 kazandi, turu atlayan taraf ise GözGöz oldu. Göztepe'mizin bu dönemdeki basarilari sadece Avrupa Kupalari'nda degildir. GözGöz'ümüz Türkiye Kupasini 1968-69 ve 69-70'te üst üste iki kez kazanir. Cumhurbaskanligi Kupasi'ni ilkinde Galatasaray'a karsi kaptirirlar ama, ikincisinde Fenerbahçe'yi Ankara'da 3-1 yenerek Izmir'e getirirler. Bu kupa Izmir'de ve Ege'de tek olarak kalir... Daha önce 5 yil kupaya uzanmaya çalisan Göztepe'miz büyük bir hayal kirikligi yasamistir. 1966-67 finalinde 2-0 önde götürdügü maçta Altay'la 2-2 berabere kalip, kupayi kura sonucunda Altay'a kaptirmistir. Ama bu arada ligde de üç büyük denilen stanbullularin korkulu rüyasi olup, sampiyonlugu zorlamis ve üçüncülük basarisi göstermistir. Göztepe'miz 1968-69 Kupa Finalinde Izmir'de Galatasaray ile yapilan maçi Ertan'in golüyle 1-0 kazanir. Istanbul'daki beraberlik de kupayi GözGöz 'ümüze getirir. Koca Kaptanimiz Gürsel Aksel sonraki yillarda bu finali söyle anlatir: "Istanbul'a ümitli gitmistik. Türkiye'nin en iyi futbol oynayan ekibi ünvanini koruyacak sekilde açik ve atak oyunu tercih etmistik. Ilk yariyi 23. dakikada yedigimiz golle 1-0 yenik bitirdik. 90 dakika da bu skorla kapandi. Uzatmalarda 91. dakikadan itibaren Galatasaray kalesine bir kabus gibi çöktük. 100. dakikada Nihat tek basina ataga kalkti. Ceza sahasina girdigi an bomba gibi bir vurusla topu aglara asti. Artik Istanbul seyircisi de bizi alkisliyordu.
http://img250.imageshack.us/img250/6774/alefs0036hz.jpg
http://img101.imageshack.us/img101/7668/alefs0107cx.jpg
http://img406.imageshack.us/img406/9704/alefs0083zw.jpg
http://img161.imageshack.us/img161/555/goztepegk1gl4gt.jpg
benay
01-27-2007, 02:57 PM
çok oldu bir kitap'da okumusdum....tam olarak hatirlamadigim bir kisa hikaye...
Hasta yataginda son günlerini yasayan bir kadin, adi Yasemin olsun, kocasina söyle diyor, adi Yusuf olsun, Sevgilim, ölecegim, yakisiklim seni o kadar çok seviyorum ki hiç bir kadinla bu sicak yatagimizi paylasmani istemiyorum, sadece benim ol baska hiç kimsenin olmani istemiyorum, bana söz ver, sevgilim, yoksa ruhum rahat olamaz....Yusuf'da diyor, Tamam canim, söz...Yasemin'de uyariyor, sozunu tutmazsan, seni rahat birakmam ! Sonra kari oluyor...
Aradan üç ay geçiyor, ve Yusuf baska bir kadina tutuluyor ve onunla beraber yasamaya basliyor, akilsiz koca karinin yatagina degil, kendi yatagina giriyor ve verdigi sözu tutmuyor...
Gece Yasemin, Yusuf'a soyle diyor, Eyyyy Yusuf !! Bunu bana nasil yapabildin ! Gece seni onunla gordum, ona hediye ettin,....Her detaylariyla herseyi anlatiyor Yasemin...
Yusuf'da devam ediyor ama geceleri uyuyamiyor, o zaman bir gün ona yardim edecek, psikolog gibi birinden yardim ister, o kisi Gülay isminde olsun, güzel isim bence, Gülay'da söyle diyor, sen o kisiyi çok dusunuyorsun, aklindan çikmiyor, o kisi bir daha gelirse sunu bunu yap der ve gider diyor ve ekliyor bu sorun aslinda senin kafanda yarattigin bir film olabilir diye...
Yaseminin ruhu geliyor ve diyor, Gülay'a gittin bana nasil yapdin bunu !! Hemde 14 subat sevgililer gunu yaklasiyor ! Her seyi anlatiyor...Yusuf'da avucuna çokca leblebi aliyor ve soruyor, canim benim, sevgilim çok sey biliyorsun çok, simdi avucumda kaç tane leblebi var ? ve Yaseminin ruhu kayboluyor...
Son
Ayle'den gelme falan degil, yabanci...çok oldu okuyali, Türklestirdik iste hikayeyi...
ulaskirim
01-27-2007, 04:26 PM
Marmaris e karayolu ile 1,5 saat uzaklıkta bulunan Kız Kumu nun hikayesi!... :cry:
Eski zamanlarda civarın kralının kızı ile bir balıkçı birbirlerine aşık olmuş. Ancak, kral kızı balıkçıya varamaz... Hal böyle olunca, kız ile delikanlı gizli gizli buluşuyorlar tabii... Kral baba bunu zaman içerisinde öğreniyor ve bir gece takip ettiriyor kızını... Diyorlar ki;
“balıkçı denizden geliyor, kız kumsalda onu bekliyor, bulunduğu yeri ışıkla işaret ediyor delikanlıya... Ve kral kızı ile delikanlı, gün ağarana kadar aşk oyunları yapıyorlar birbirlerine...”
Kral bir gece askerlerine kızını yakalamalarını ve kumsalda ışıkla balıkçıya işaret göndermelerini buyuruyor. Delikanlı ışığı görünce atlıyor kayığına ve kürek çekiyor bir manga askerin üzerine doğru... Kız askerlerin elinden kurtuluyor ve koşmaya başlıyor sevdiğini kurtarabilmek için ama koyun taaa öbür ucuna yetişmesi imkansız... Ama sevda bu; kural falan dinlemez, atıyor kendini sulara... İşte o anda bir mucize gerçekleşiyor! Kızın adım attığı her yer kumsala dönüşürken peşinden koşan askerler bastıkça denize gömülüyor onca ağırlıkla... Kız kayığa kadar koşabiliyor... Ancak bir okçu tam o anda delikanlıyı hedefleyip salıyor okunu... Heyhat! kız ile delikanlı birbirlerine sarılmışlardır bile ve ok gelip kızla buluşuyor...
Derler ki; o kumlar, kızın kanı denize karışınca kırmızıya boyanmış... Delikanlı ise aldığı gibi gidiyor kızı, sonrasını ne gören var ne duyan!...
http://bote.balikesir.edu.tr/~emin/images/stories/kizkumu.jpg
afsharkizi
03-11-2007, 04:17 PM
Ferhat İle Şirin Efsanesi
Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir.
Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir'e suyu getir, Şirin'i vereyim” der, demesine de su, Şahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir.
Ferhat'ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde.
Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır. Ferhat’ın dağları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da, acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Şirin'in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat'ın başı döner, dünyası yıkılmıştır zaten “ŞİRİN !” seslenişleri yankılanır kayalarda.
Ferhat'ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat'ın yanına.
Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş, sevenlerin anısına, ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. iki sevgiliyi, iki gülü ayırmak için.
Güzelce Kız (Aynalı Mağara Efsanesi)
Güzelce Kız, bir kral kızıdır. Dünyalar güzelidir. O kadar güzeldir ki; görenler dayanamaz, yıldırım düşmüş gibi kendilerinden geçerler. Bu yüzden genç kız, hep peçeli gezer, güzel yüzünü kimseye gösteremez.
Artık zamanı gelmiştir diye düşünen babası, dört bir yana haberciler çıkarır kızını evlendirecektir ama kim kızının peçesini açıp güzelliğine dayanır, onu dünya gözüyle seyredebilirse kızını ona verecektir.
Bu çağrıya yedi iklim, dört bucaktan şehzadeler, vezir çocukları, dünya zenginleri, yiğitler, bilginler, kısacası gençliğine, bilek gücüne güvenenler dört nala Amasya’ya gelirler.
Amasya meydanında kurulan özel bölümde bulunan Güzelce Kız bekleyedursun. Kendine güvenen delikanlılar cesaretlerini toplayamaz, yanına yaklaşan ise peçesini kaldırmak istediğinde eli titrer, dizlerinin bağı çözülür. Bu sahneler günlerce devam eder. Bir gün fakir mi fakir, ama yiğit mi yiğit, gerçekten güzel, alımlı bir delikanlı “Ben de şansımı denemek istiyorum!” diye destur alıp tahtın yanına yaklaşır. Herkesin şaşkın bakışları arasında hiç vakit geçirmeden Güzelce Kız'ın peçesini kaldırır. O an öyle bir elektriklenme olur ki, bir aydınlanma, bir alev, bir ateş sarar etrafı. Kimse ne olduğunu anlayamaz. Meydanda bulunanlar korkudan yerlere kapanır. Sonra, sonsuz bir sessizlik içinden kömür kesilir iki genç, yan yana uzanmış şekilde.
İki gencin cesedi, şehre yakın yerdeki bağ ve bahçelikler yanında bulunan kaya mezar içinde iki ayrı odaya gömülür. Bu kaya mezarının dışı güneşle birlikte Güzelce Kız’ın yüzü gibi parlamaya başlar. Bu parlaklığından dolayı da, daha sonra kaya mezarın adı " Aynalı Mağara" diye ünlenir.
İğneci Baba
İğneci Baba ile kardeş olan Serçoban, Amasya merkeze bağlı Karasenir Köyü’ne yerleşir. Çobanlık ile geçimini sağlayan, hal ve hareketleri, ibadetinin sadeliği ile tanınır.
Bir gün Amasya’da ayakkabıcılıkla geçimini sağlayan ağabeyi İğneci Baba’yı ziyarete gelir. Beraberinde de koyunlarından sağdığı sütü bir mendiline çıkılayıp hediye olarak getirir. Amacı, kendi mendiline koyduğu sütün, mendilden sızmadığını göstermektir. Serçoban mendilini kunduracı dükkanının duvarındaki bir çiviye asar. Bu sırada İğneci Baba dükkanında bir bayanın ayak ölçünü almaktadır. Serçoban, bayanın topuklarını görünce, “ne kadar da güzel” diye aklından geçirdiğinde çiviye asılan mendilden süt yavaş yavaş damlamaya başlar.
İğneci Baba, kardeşinin niyetinde bozulmalar olduğunu sezer ama hiç birşey belli etmez. Bayan ayak ölçünü verip dükkandan ayrılınca, İğnecibaba, kardeşi Serçoban’a “ Keramet dağ başında ermekte değil, keramet burada, çıkındaki sütü damlatmamakta” der.
Mezarı bugün özel bir mekan olarak hazırlanmış, Kocacık Çarşısı’ndadır.
Serçoban
Serçoban, Amasya merkezdeki Kocacık Çarşısı’nda türbesi bulunan İğneci Baba ile kardeştir. İğneci Baba ayakkabı tamiri, kardeşi Serçoban ise çobanlık yapar.
Serçoban, bir gün dağda sürülerini otlatırken kaçan oğlağı yakalamak ister, Serçoban kovalar, oğlak kaçar, iyice yorulan Serçobon "Seni yakaladığımda keseceğim" der. Sonunda yakaladığı oğlağı sözünü yerine getirmek için tam kesmek üzere iken mahzun ve etkileyici bakışları ile karşılaşan Serçoban, duygulanır “ Beni de çok yordun mübarek ” der ve yakaladığı oğlağı serbest bırakır.
Serçoban öldüğünde, sürüdeki hayvanların her biri ağaca dönüşür ve bir orman oluşur. Mezarın bulunduğu mevkii kendi adı ile adak ve mesire yeri olarak ziyaret edilir. Yöre insanı oradaki ağaçları kesmenin kendilerine kötülük getireceğine inanır.
Yusuf ile Zuleyha, Ferhat ile Sirin, Romeo ile Juliet... :D
Surusune bereket :)
Hepsi faso fiso. Ben iki kara sevdalı bilirim "İskender ile Yogurt" Yazarken ile agzım sulandı :D
eflatunn
03-13-2007, 01:01 PM
Efsane değil ama güzel bir hikaye buraya koymak uygun olur diye düşündüm.
PAPATYANIN AŞKI
Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana..
Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden.. Zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını..
Bir gün, Aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş..
Ve işte bir gün..
Bahçıvan papatyaya dopru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş..
Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya.. Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..
Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısyımış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş..
Papatya anlamış artık..
Sevgi, emek istermiş...
Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini.. Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık..
Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini...
Asık olan papatya olagan ustu bir varlıktır :) Efsane diyebiliriz.
eflatunn
03-13-2007, 01:58 PM
Asık olan papatya olagan ustu bir varlıktır :) Efsane diyebiliriz.
Tebrik ederim Mgas :frndshp:
Çok yaratıcı bir düşünce.Bu şekilde düşünmemiştim.:)
vBulletin® v3.7.0, Copyright ©2000-2008, Jelsoft Enterprises Ltd.