View Full Version : Destanlar
afsharkizi
01-20-2007, 05:43 PM
Bozkurt destani
Destan Hakkında bilgi:Bilinen en önemli iki Göktürk Destanından birisidir. Bir bakıma, M.S. altıncı yüzyıldan sekizinci yüzyıl ortalarına kadar egemen olmuş bu Türk Devletinin Göktürklerin soy kütüğü ve var olma hikâyesidir. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir dal hâlinde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kağan'ın Orhun Âbidelerindeki ünlü vasiyetinin ilk cümlesi olan: "Ben Tanrıya benzer, Tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan, Tanrı irade ettiği için, kağanlık tahtına oturdum" cümlesi ile birlikte düşünülecek olursa soyun ve ırkın nasıl bir şekilde ilahileştirilmek istenildiğini de anlatmaktadırlar. Destan Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Değişik söyleyişler durumunda ise de, çizgileri aynı fakat isimler üzerinde, anlatıştan doğma veya Çinlilerce yazılırken isimlerin Çince söylenmesinden meydana gelme değişikler yüzünden ayrı görünen belli üç söylenti şeklinde yazılmıştır.
Birinci söyleyiş:
Hun Ülkesinin kuzeyinde So adı verilen bir ülke vardı. Burada, Hunlarla aynı soydan olan Göktürkler otururdu. Bir gün Göktürkler So Ülkesinden ayrıldılar. Bu sırada başlarında Kağan Pu adlı bir yiğit vardı. Kağan Pu'nun on altı kardeşi bulunuyordu. On altı kardeşten birinin annesi bir kurttu.
Annesi Göktürklerce en kutsal yaratıklardan biri olarak bilinen ve böyle kabul edilen bir kurt olduğu için delikanlı, rüzgârlara ve yağmura söz geçirir, bu iki kuvveti buyruğu altında tutardı.
Bununla beraber, So Ülkesindeki yurtlarından ayrılan Göktürkler düşmanlarının baskınına uğradılar.
Bu baskında düşmanlar bütün Göktürkler'i yok ettikleri gibi on altı kardeşten sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı annesi kurt olan idi.
Bu delikanlının da, birisi yaz diğeri de kış ilâhının kızı olan iki karısı vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine Hakan seçtiler; o zamanki adı Göktürk dilinde değildi. Hakan seçilir seçilmez Göktürkçe olmayan bu adını bıraktı ve Türk adını aldı.
Ondan sonra Türk on kadınla evlendi, bir çok çocukları oldu. içlerinden Asena adını taşıyan biri hakanlık tahtına geçince boyun adı da Aşine oldu.
İkinci söyleyiş:
Hunların bir boyu olan ve adına Aşine denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı.
Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hattâ içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü; düşündükleri gibi yaptılar.
Kolunu bacağını kesip, yan ölü hâle getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa attılar; bırakıp gittiler.
O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı.
Zamanla Bozkurd'un beslediği çocuk gürbüzleşti.
Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Asine soyunu yok eden düşman başbuğu, kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.
Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle gerici yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi; orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü. Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi, onunla evlendi; on oğlan doğurdu!
Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçlan, av hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da Asine boyu idi.
Asine, kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu.
Soyunu unutmadı. çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğ dikti.
Aradan çok yıllar geçti. Aşine boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu. Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleştiler.
Üçüncü söyleyiş:
Bir not halindedir. Çin devlet adamlarından Cjan-Ken'in, Milattan önce 119 yılında, Çine göre batı ülkelerinde yaptığı gezi sonunda gördüklerini ve duydukların yazıp o zamanki Çin împaratoruna sunduğu notlan arasında kayıtlıdır. Notu, Abdülkadir înan'ın, Türk Dili Araştırmalan Yıllığı (1954) ndaki Türk Destanlanna Genel bir bakış adlı yazısından olduğu gibi alıyoruz:
"Hun Ülkesinde bulunduğum zaman duydum ki Usun Hanı, Gunmo unvanını taşıyor. Gunmo'nun babası, Hunlann batısındaki bir ülkeye sahipti. Gunmo'nun babası bir savaşta Hunlar tarafından öldürüldü. Yeni doğmuş olan Gun-mo'yu kırlara attılar. Kuşlar çocuğu sineklerden koruyor; bir dişi kurt sütüyle besliyordu. Hun Hakanı buna şaştı. Bu çocuğu saydı. Onu kendi terbiyesine aldı, büyüttü. Babasının ülkesini ona geri verdi."
afsharkizi
01-21-2007, 10:17 AM
TÜRK DESTANLARI
Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde "destan" terimi birden fazla nazım şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikâyeler, Anonim edebiyatta ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı Edebiyatında "epope" terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde "destan" adı ile anılmaktadır. Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler. Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru biçimde nakletmezler. Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek, beklenti ,doğruları ve değerleri ile idealleştirilir, eski hatıralarla birleştirilerek tarihî gerçekmiş gibi anlatılırlar.Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve yanlışları da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu, kuvvet, binicilik ve savaşcılık yanında verdiği sözde durma , acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma, yardımcı olma Türk destanlarında dile getirilen ortak değer ve kabullerdir. Türk destanları,kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır. ilk örneklerinin manzum olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan Manas destanı dışında bütünüyle günümüze gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer Türk destanları çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra, kısaltılmış seçme metinler halinde bulunmaktadır.
Türk tarihine anahatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları yurt edinerek gelişmiştir. ilk anayurt olan Orta Asya hiç bir zaman terkedilmemiştir. Türk halkları ilk anayurt olan Orta Asya'dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün yedi Türk cumhuriyetinde, pek çok özerk toplulukda ve çeşitli devletlerin idaresinde azınlık halinde yaşamaktadır. Türk kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak çeşitlenmiş farklı seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını sürdürerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeble Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir. Türk destanları, anahatlarıyla kültür dâirelerine, kronolojik ve içinde teşekkül ettikleri veya muhafaza edildikleri siyâsî birliklere göre şöyle sınıflandırılmaktadırlar:
İlk Türk Destanları
1.Altay - Yakut Yaradılış Destanı
2.Sakalar Dönemi a.Alp Er Tunga Destanı b.şu Destanı
3.Hun Dönemi Oğuz Kağan Destanı
4.Köktürk Dönemi a.Bozkurt Destanı b.Ergenekon Destanı
5.Uygur Dönemi a. Türeyiş Destanı b. Göç Destanı
İslamiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları :
1.Karahanlı Dönemi Satuk Buğra Han Destanı
2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi Manas
3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi Cengiz-name
4.Tatar-Kırım Timur ve Edige Destanları
5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri a. Seyid Battal Gazi Destanı b. Danişmend Gazi Destanı c.Köroğlu Destanı
Türk Kozmogonisi-Yaradılış Destanı:
Altaylardan Verbitskiy'in derlediği yaradılış destanı özetle şöyledir: Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen'e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi :
Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayımBu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayımBunun çaresi nedir, ne yolla yaratayımşSu içinde yaşayan Ak Ana,su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen'e şöyle dedi :Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren: de ki hep," yaptım oldu " başka bir şey söyleme.Hele yaratır iken,"yaptım olmadı" deme.Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen'in kulağından bu buyruk hiç gitmedi . insana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı : " Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz." Tanrı Ülgen yere bakarak : " Yaratılsın yer!" Göğe bakarak "Yaratılsın Gök!" Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş.Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandı şire'ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeğen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.Dünya altı günde yaratılmışdı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmışdı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşden başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü" insanoğlu bu olsun, insana olsun baba." dedi ve toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana "Erlik" adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik'in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi.
Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik'in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi.Tanrı Ülgen insanları idare etmek üzere May-Tere'yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı. Yakut'lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın varyantı niteliğindedir . XIX.yüzyıl'da derlenen bu efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir
afsharkizi
01-21-2007, 10:19 AM
Alp Er Tunga
Sakalar dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya'daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye ve Mısır'ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er Tunga'nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği iranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev 'in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile iranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem iranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot'ta Madyes, iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır.
Orhun Yazıtlarında "Dokuz Oğuzlar" arasında "Er Tunga" adına yapılan "yuğ" merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan "Bezegelik" mabedinin duvarında da Alp Er Tunga'nın kanlı resmi bulunmaktadır. "Divan ü Lügat-it Türk" ün yazarı Kaşgarlı Mahmud'a ve " Kutadgu Bilig" yazarı Yusuf Has Hacip'e göre "Alp Er Tunga" iran destanı "şehname" deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı "Efrasiyab"dır. Divan ü Lûgat-it Türk'de Turan hükümdarlığının merkezi olarak "Kaşgar" şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan Karahanlı devleti hükümdarları da kendilerinin "Efrasyap" sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de Uygur devletinin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu yazmaktadır. şecere-i Terakime'ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğıinin dağılmasından sonra iletişim kurmak imkânı bulduğumuz ve Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir. Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir.Tarihçi Mesudî de M.S. 7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının "Efrasyab" soyundan olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden hareketle "Tunga Alp" le ilgili efsanelerin Kök Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini göstermektedir.Alp Er Tunga destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu (ağıt) tesbit edilmiştir:
Alp Er Tunga Öldü müDünya sahipsiz kaldı mı Korkak öcünü aldı mışimdi yürek yırtılır Felek yarar gözettiGizli tuzak uzattıBeğlerbeyini kaptıKaçsa nasıl kurtulurErler kurt gibi uludularHıçkırıp yaka yırttılarAcı seslerle bağırdılarAğlamaktan gözleri kapandıBeğler atlarını yordularKaygı onları durdurduBenizleri yüzleri sarardıSafran sürülmüş gibi oldularKutadgu Bilig'de "Alp Er Tunga" hakkında şu bilgi verilmektedir: " Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi ; zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. iranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır. iranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir.Kitapta olmasa onu kim tanırdı." Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili en geniş bilgi iran destanı şehname'de tesbit edilmiştir. şehname'nin başlıca konularından biri iran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en büyük Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap'tır.şehname'deki Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir:
"Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine iran'a harp açtı. iki ordu Dihistan'da karşılaştılar.Boyu servi, göğsü ve kolları arslan gibi ve fil kadar kuvvetli olan Efrasyap, iranlı'ları yendi. iran padişahı Efrasyap'a esir düştü. iran'ın ilk intikamını o zaman iran'a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal başarılı olmasına rağmen iran şahının öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab iran'ı ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. iran'ın yetiştirdiği en büyük kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab'ın üzerine yürüdü.. Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. iran tahtında bulunan Keykâvus, hem oğlu Siyavuş'u hem de Zal oğlu Rüstem'i darılttı. Siyavuş Efrasyap'a sığındı . Siyavuş'un Turan'da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi Piran'ın kızından bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev'in adını verdi. Efrasyab uzun yıllar Turan'da hükümdarlık etti. iran'lılar Siyavuş'un oğlu Keyhusrev'i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev Zaloğlu Rüstem'le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile Efrasyap defalarca savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap Keyhusrev'in adamları tarafından öldürüldü. şehname'de Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er Tunga'nın iran hükümdarlarına sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak iran Turan savaşlarında iran hükümdarları sürekli değişmiş ı4o yıl yaşadığı rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap'ın başarısız olmadığını gösterir. Gerçek destan metni bulunduğu takdirde bu destanla ilgili daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir görüşündeyim.
Şu Destanı :
Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı iskender, iran'ı ve Türkistan'ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka hükümdarının adı şu idi. Bu Destan Türklerin iskender'le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatımaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk'de iskender'den Zülkarneyn olarak bahsetmektedir.Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan'da hükümdar şu isminde bir gençti. iskender'in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu.Bu sebeble de iskender'le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun bulmuştu. iskender'in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: "Erler iskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç" dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen "Kalaç" bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. iskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk'e benziyor anlamında " Türk maned " dedi.Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de iskender'in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak iskender'in öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile şu barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun'a dönerek bugün şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir.
Bu destana göre iskender Türkistan'a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. iskender Türkistanda mukavemetle karşılaşmamış bu sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler iskender'in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.
afsharkizi
01-21-2007, 10:19 AM
Hun - Oğuz Destanı :
Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete'nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır. Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII ile XVI yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşîdeddîn'in Câmiüt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı islâmî varyantların ilkini temsil etmektedir. Oğuz Kağan Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü'l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak yazılmıştır.
Oğuz Kağan Destanının islâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan'ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi.Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz'un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı. Günlerden bir gün bu gergadanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz'un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti. Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşden ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu.Oğuz bu kızı sevdi ve bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz'un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.
Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı.Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler.Toydan sonra Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:
Ben sizlere kağan oldumAlalım yay ile kalkanNişan olsun bize buyanBozkurt olsun bize uranAv yerinde yürüsün kulanDana deniz, daha mürenGüneş bayrak gök kurıkanOğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:" Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm". Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan'a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı dinlemezdi. Oğuz Kağan'ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü.Kırk gün sonra Buz Dağ'ın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi.O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: " Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim."dedi. Bunun üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde durdu. Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını aldı.Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan'ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz'un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey'e "Kıpçak" adını verdi. Gök tüylü gök yeleli kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan'ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok sevindi. Atını getiren bu beye: " Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun." dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı. Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü. Günlerden bir gün Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu.Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.
Köktürk Destanı
Köktürklerle ilgili tesbit edilen destanın iki farklı rivayeti bulunmaktadır. Çin kaynaklarında tesbit edilen varyant "Bozkurt", Ebü'l-Gâzi Bahadır Han tarafından tesbit edilen varyant şecere-i Türk'te ise "Ergenekon" adıyla verilmiştir.
Ergenekon Destanı
Moğol ilinde Oğuz Han soyundan il Han'ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han Moğol ülkesine savaş açtı. ilhan'ın idaresindeki orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. ilhanın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız il Han'ınn küçük oğlu Kıyan ve eşi ile yeğeni Nüküz ile eşi kaçıp kurtulmayı başardılar.Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeğe karar verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir dağıda dar bir geçite vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akar sular,pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyva ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada kalmağa karar verdiler. Dağın doruğu olan bu yere dağ kemeri anlamında "Ergene" kelimesiyle "dik" anlamındaki "Kon" kelimesini birleştirerek "Ergenekon" adını verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılarki Ergenekon'a sığamadılar.Atalarının buraya geldiği geçitin yeri unutulmuştu.Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmı eritirlerse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş körükle hep birden körüklediler.Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı.ilhan'ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına döndüler, atalarının intikamını aldılar. Egenekondan çıktıkları gün olan 21 martta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar, demir kıpkırmızı olunca önce Hakan daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak döğerler. Bugün hem yeniden özgür hem de bahar bayramı olarak hala kutlanmaktadır.
afsharkizi
01-21-2007, 10:20 AM
Uygur Destanları
Uygurlara âit Türeyiş ve Göç isimli iki destan parçası tesbit edilmiştir.Türeyiş parçası Çin kaynaklarından Göç ise hem Çin hem iran kaynaklarında bulunmaktadır.
Türeyiş Destanı
Eski Hun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeble ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.
Göç Destanı
Uygurların yurdunda "Hulin" isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin'e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu . Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.
Buraya kadar kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Yaratılış, Alp Er Tunga, şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve Göç destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve Topluluklarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya geçirildiği kabul edilen "Dede Korkut Hikâyeleri" nin Hun-Oğuz Destan dâiresinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır. Dede Korkut Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde islâmiyeti kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asyada gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı siyasî birlikler içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu'da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek yaşatılmaktadır.
İslâmiyetin Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda islâmiyeti resmen devlet dini olarak kabul etmiştir. islâmiyetten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın islâmiyeti kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla doğmuştur. Bu destanın bir elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir :
Satuk Buğra Han Destanı
Hz. Muhammed kanatlı atı Burak'ın sırtında göklere yükseldiği "Mirâc Gecesinde" gök katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail'e bunun kim olduğunu sorar.
Cebrail :
" Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan'da sizin dininizi yayacak olan bu ruh " Abdülkerim Satuk Buğra Han" adını alacaktır." Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün islâmiyeti Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti. Hz. Muhammed'in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra Han ve arkadaşları selâm verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Hanın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler , çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Hanı, annesi : " Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz." diyerek ölümden kurtarır.
Satuk Buğra Han ı2 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır.Satuk Buğra Han'ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi ona müslüman olmasını öğütler ve islâmiyeti anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından islâmiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar Hanı, müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han'ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk ülkeleri onun idaresinde islâmiyeti kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkabelere göre Satuk Buğra Han'ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış bu sebeble Kaşgar'a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.
Manas Destanı
Kırgız Türkleri arasında doğan Manas destanı Kazak-Kırgız Türk kültür dâiresi içinde bugün de bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bu destanın XI ile XII. yüzyıllarda meydana geldiği düşünülmektedir. Destanın kahramanı Manas da, Oğuz Kağan destanının islâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra Han gibi islâmiyeti yaymak için mücadele eden bir kahramandır. Böyle olmakla beraber Manas destanında islâmiyet öncesi Türk kültür , inanç ve kabullerinin tamamını görmek mümkündür. Bazı varyantları 4oo.ooo mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dâiresinin kültür belgeseli niteliğindedir.
afsharkizi
01-21-2007, 10:21 AM
Cengiz-nâme
Ortaasya'da yaşayan Türk boyları arasında XIII. yüzyılda doğup gelişmiştir. Cengiznâme Moğol hükümdarı Cengiz'in hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili olarak Cengiz'in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından meydana getirilmiştir. Orta Asya'da yaşayan Türkler özellikle de Başkurd, Kazak ve Kırgız Türkleri, Cengiz destanını çok severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-nâme'de, Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmekte ve hikâye Türk tarihi gibi anlatılmaktadır. Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı'nın çocuğu olarak doğar. Cengiz-nâme, Moğol Hanlarının destanî tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesinin değerli yazarı Ebü'l Gâzi Bahadır Han, "şecere-i Türk" adlı eserinde "Cengiz-Nâme"nin ı7 varyantını tesbit ettiğini söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın, Orta Asya'daki Türkler arasındaki yaygınlığını göstermektedir. Orta Asya Türkleri, Cengiz'i islâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap tarihçilerinin, bu hükümdarı islâm düşmanı olarak göstermeleri ve tarihî olaylar onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadoluya saldırgan biçimde gelip ortalığı yakıp yıkmaları, Bağdat'ın önce Hülâgu daha sonra Timurlenk tarafından yakılıp yıkılması, Timurlenk'in Yıldırım Beyazıd'la sebebsiz savaşı gibi tarihi gerçekler, Cengiz'in de diğer Moğollar gibi sevilmemesine sebeb olmuştur. Cengiz-Nâme batıda yaşayan Türkler'in hafıza ve gönüllerinde yer almamıştır. "Cengiz-Nâme"nin Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da " Dâstân-ı Nesl-i Cengiz Han"dır.
Edige
Bu destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır'a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır'ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820'yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkırt olmak üzere altı rivâyeti tesbit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga ve Oğuz Kağan gibi ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği içinde yer almamış pek çok başka destan örneği bulunmaktadır. Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte ara türler olarak da nitelendirilen çok tanınmış ve bir çok Türk topluluklarınca da bilinen Köroğlu örneği yanında daha sınırlı alanlarda tesbit edilen Danişmendname , Battalname gibi ilgi çekici örnekler de bulunmaktadır.
Battal-Nâme
Bu destanın kahramanı Türkler arasında Battal Gâzi adıyla benimsenmiş bir Arap savaşcısıdır. Asıl destan, VIII. yüzyılda, Emevî'lerin hırıstıyanlarla yaptıkları savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş Abdullah isimli bir kişiyle ilgili olarak doğmuştur. Battal arapça kahraman demektir, Battal Gâzi, Arap kahramanına verilen unvanlardır. Türklerin müslüman olmalarından sonra Battal Gâzi destan tipi Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla zenginleştirilmiş ve anlatım geleneği içine alınmıştır. XII ve XIII yüzyıllarda Battal-Nâme adı ile ve nesir biçimi yazıya geçirilmiştir. Hikâyeci âşıkların repertuarlarında da yer almıştır.Seyyid Battal adıyla da anılan bu kahraman hem çok bilgili, çok dindar ve cömertdir. Müslümünlığı yaymak için yaptığı mücadelelerde insanların yanında büyücü, cadı ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. " Aşkar Devzâde" isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap, Fars ve Türklerin X-XX. yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak islâm kültür dâiresinin ürünlerinden biri olmakla beraber Orta Asya'da yaşayan Türk guruplar arasına da yayılarak Türk kabul ve değerleriyle kaynaşmıştır.
Dânişmendnâme
Anadolunun fethini ve bu mücadelenin kahramanlarını anlatan, X11. yüzyılda sözlü olarak şekillenen X111. yüzyılda yazıya geçirilen islâmî Türk destanlarındandır. Danişmendnâme'de hikâye edilen olayların tarihi gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmalarından, Anadolu coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun süre tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir. Köroğlu metni destan adıyla anılmakla ve bazı destanî niteliklere de sahib olmakla birlikte XX. yüzyılda Anadolu'dan derlenen örnekleri daha çok halk hikâyesi geleneğine yakındır. Anadolu'da hikâyeci âşıklar tarafından 24 kol halinde anlatılan hikâyesinin özeti kısaca şöyledir :
Köroğlu Destanı
Bolu beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Yusuf'a : " Çok hünerli ve değerli bir at bul ." emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis Yusuf'un gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali'ye verdiği talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü bir at haline gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik, şâirlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel'e yerleşir, çevresine yiğitler toplar ve babasının intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silâh icat edilince mertlik bozuldu demiş kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı siyâsî birlikler sahip Türk gurubları arasında tesbit edilen Türk destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu kadardır. Bu destan metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk destanı Oğuz Kağan destanının izleri bulunduğu görülür. Bu destan parçaları Türk dünyasının ortak tarihî dönem hatıralarını aksettiren ilk edebî ürünler olarak da önem ve değer taşırlar. Bir gün bu parçalardan hareketle Fin destanı Kalavala gibi değerli mükemmel bir Türk destanını yazılabilirse çeşitli kaynaklarda dağınık olarak bulunan malzeme daha anlamlı hale gelebilir kanaatindeyim.
not : alintidir
afsharkizi
01-21-2007, 10:26 AM
arastiriyorum daha..
afsharkizi
01-21-2007, 10:51 AM
Syın Timur açanın şamandan nâklettiği Huban Arığ destânı var, 3000 yıllık Kırgız Kamlarının destânıdır. Onu bul bakalım...
türk mitologi ozaman ben bir sürü kitap buldum belki isene yarar..
1)Kamizm&Şamanizm - Yaşar Kalafat Yeditepe Yayınları
"Kültür belli bir takım manevi kuvvetlere, yüksek formlar vermek, onları işlemek demektir". Bu açıdan bakıldığında sosyal grupların inanç yapıları sosyokültürel hayatın çok önemli kısmını teşkil ederler. Şimdiye kadar Türklerin inanç yapıları ve eski dinleri konusunda çok çeşitli kitaplar yayınlanmıştır. Ancak bunların çoğu masa başı çalışması olup hepsi de teorik düzeydedir. Eser bu konuda çok geniş bir coğrafyada alan çalışmaları yapılarak hazırlanmış ilk kitap olması açısından son derece önemlidir. Umarız bu çalışmayı diğerleri izler.
2)Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük - Celal Beydili - Yurt Kitap Yayın
Türk mitolojisi ve Türk mitolojik dünya modelinin temelini, Altay, Yakut veya herhangi bir Türk topluluğunun dini-mitolojik görüşlerinde görmek, bir Hakas tapınağından konuşmak kadar yanlıştır. Çünkü Türk mitolojik sisteminin yaratılması, Türk birliği çağıyla sınırlanır. Farklı Türk halklarının dini-mitolojik görüş ve düşüncelerinin temelinde, Türk mitolojik dünya modelinin oluşumu bulunur. Bu anlamda Türk mitolojisinden bahsedilirken, eski Türklerin mitolojik görüş ve düşüncelerinin toplamı olan, ''kök dil'' çağlarında yaşadıkları ''öntürk'' dönemin anısı kastediliyor. Semboller ile gerçek bir düşünce sistemi olan bu mitolojik görüşlerin bütünlük oluşturması, uygarlık bilincinin genel kanısına göre, ''kök dil'' zamanına ait olduğu kabul edilir. ''Protürk döneminde şimdiki Türk dillerinde hiçbiri mevcut değildi. Sadece ulu ve atalar Türkçesi denilebilen en eski dönemin ortak Türkçesi (Kök Türkçe) vardı. İşlek bir sistem gibi Türk mitolojisi bu dönemin düşüncesini aktarır. Bunun için de Türk halklarının mitolojik dünya modeli ve arkaik düşünce sisteminin oluşum zamanı, kullanılabilecek tek düzgün ''Türk Mitolojisi'' dir.
3)Huban Arığ - Timur Davletov - Yurt Kitap Yayın
Alp Yiğitlerin, Şamanların, Ruhların, Evrendeki Üst, Orta ve Alt Dünya'nın, Üzüt Ülkesi'nin Destansı Romanı
Altın Tüylü Ak Köpek, vedalaşarak, hiç zaman yitirmeden Haan Hıs'ın eriyip girdiği delikten yerin altına yıldırım hızıyla iniverdi. Arkasından ulu yel esti, ulu kasırga oynadı. Ağır çile gören alp yiğitlerin kalın vücutları tükenmiş, katı kemikleri kalmıştı yalnızca. Kızıl kasları erimiş, sivri kemikleri kalmıştı vücutlarında. Güçten düşerek yelden, tandan etkilenerek kara toprağa düşecek hale gelmişlerdi. Üçgen çıplak oğlan, dokuz başlı kayanın içindeki alp yiğitlerin arı canlarını bitirip, alp kişi Huban Arığ'ın önüne yeniden dikiliverdi. Huban Arığ onu üçgen kistike dönüştürerek sağ cebine koydu. Ardından etrafta yığılan yerli halka döndü; "Ey halk! Geldiğiniz yere geri dönün. Yanınızda da kendinize ait malınızı ayırıp götürün" dedi.
4)Göktanrı - Sabir RÜSTEMHANLI - İleri Yayınları
Son dönem Azerbaycan edebiyatının önde gelen isimlerinden Sabir Rüstemhanlı, Göktanrı'da Türklerin tarihini destaniaştırarak anlatıyor. Oğuz Han'ın doğuşu etrafında gelişen tarihte, tüm Türk boylarının izini sürüyor ve Türklerin gittikleri tüm coğrafyalarda yarattıkları medeniyeti ortaya çıkarıyor.
Göktanrı, kendi alanında bîr ilk eser ve bir başyapıt. Hem bir Türk mitolojisi, hem bir Türk tarihi, hem de modern döneme göndermeleriyle usta bir politik eser.
Eser Azerbaycan'da ve Türkiye'de aynı anda yayınlanıyor.
5)Türk Kozmolojisine Giriş - Emel Esin - Kabalcı Yayınevi
Eski Türkler evreni nasıl tasarlıyorlardı? Evrenle ilgili düşünceleriyle gök, yer ve atalar tapımı gibi dinsel inançlar ve ayinleri arasında ne tür ilişkiler vardı? Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş'te bu ve benzeri soruların yanıtını arıyor.
6)Altay Türklerinde Ölüm - Jean-Paul ROUX - Kabalcı Yayınevi
Türkler, Moğollar ve Tunguzların oluşturduğu Altay toplumlarının yaşayışları dilsel ve dinsel olarak hala tam anlamıyla çözümlenememiştir. Paganizm, Mazdeizm, Budizm, Manihaizm, Nasurilik, Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık ayrıştırılamaz biçimde iç içe geçmiştir.
Ülkemizde Türklerin Tarihi, Türklerin ve Moğolların Eski Dini gibi ayrıntılı çalışmaların yazarı olarak tanınan Jean-Paul Roux, "ölüm" gibi dinsel, kavimsel ayrılıkların ötesinde çıplak insan gerçeğine ulaşmayı sağlayan bir kavramı son arkeolojik incelemelerin ışığında inceleyerek Altay toplumlarına genel bir giriş yapmamızı sağlıyor.
7)Orta Asya'da Kutsal Bitkiler Ve Hayvanlar - JEAN – PAUL ROUX -Kabalcı Yayınevi
"Kutsal" özellikle eski toplumlarda insanların kendi aralarındaki ve doğayla kurdukları ilişkilerin en belirleyici unsuru olmuştur. Çünkü kutsal ve kutsal olmayan sıfatları bir defa tanımlandığında toplumu oluşturma yolundaki en önemli düzenleyici ilkeler de belirlenmiş hale gelir. Böylece maddi hayatı düzenlemenin yanı sıra büyüsel ve dinsel ortak payda aracılığıyla yaşamı ölümle bağdaştırma yolunda çok büyük bir adım atılmış olur. Bu kutsallaştırma süreci toplumların köken mitolojilerinin de temelini hazırlamıştır. Bu bağlamda hemen hemen her toplumun belli bir dönemde hayvan ve bitki mitolojileri oluşturduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.
İşte Jean-Paul Roux, Altay Türklerinde Ölüm'ü bütünleyen bu kitabıyla Altay halklarında bitki ve hayvan mitolojilerinin oluşumunu ve bazılarının kutsal olarak tanımlanma sürecini inceliyor. Bitkilerin ve hayvanların bu halkların gündelik ve dinsel yaşamındaki yerini belirlerken, toplumun inşasında oynadıkları rolleri ortaya çıkarıyor.
Yaşamın en mükemmel ve en güçlü temel kaynağını oluşturan, insanlığın kökeninde bulunan ve ebediyete ulaşmalarını sağladıkları için insanlardan ayrı düşünülemeyen hayvan ve bitkiler her zaman bu halkların ilgi alanlarının ilk sırasında yer almış ve sürekli olarak simge, örnek ya da eyleyen olarak bunlardan söz edilmiştir.
Kısacası bunlar yaşamın temel tezahürü, varoluşun ifadesi olmuştur. Orta Asya'da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar ölümü de kapsayan bir yaşam kitabıdır
8 )Gök-Tanrı'nın Çocukları - A.Haldun Terzioğlu - Yurt Kitap Yayın
Tanrı Dağları'ndan Anadolu'ya Yürüyüşün Destanları
Buduk Ata geldiğinde erkekler Turak'ın öğrettiği gibi onu diz vurarak selamladılar, doğrulmaları için izin vermesini beklediler. Kızlar ise ayakta durup sadece başlarını eğdiler. Bulduk Ata, çocukların hepsini görebileceği bir kayanın üzerine oturdu. Uzaktan tanıdığı, adlarını bildiği ama ilk defa konuşacağı yüzleri teker teker, sıra ile gözden geçirdi. Bulduk Ata gecikmeden söze başladı. Gün batmadan sözünü tamamlayabilmek istiyordu: "Bugün size atalarımızın büyük göçünü anlatacağım" dedi çocukların tümünün işitebileceği bir sesle. "Bilin, öğrenin ve siz de sizden sonrakilere bir kelimesini bile eksiltmeden, bir kelime dahi katmadan anlatın. Anlatın ki unutulmasın. Zaman geçse de herkes öğrensin. Bu ayak bastığınız yer sadece toprak değildir. Şu uçan sadece kuş değildir. Gölgesinde oturduğunuz sadece ağaç değildir. Şuradan akan sadece su değildir. Her şey görünür ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Anlatacaklarım uzun zaman öncesine ait gerçeklerdir..."
9)Türk Mitolojisi - Murat Uraz - Düşünen Adam Yayınları
10)Türk Mitolojisi 1-2 - Bahaeddin Ögel -TTK
11)Tarihte ve Bugün Şamanizm - Abdülkadir İnan - TTK
12)Makaleler 1,2 - Abdülkadir İnan - TTK
www.turan.tc
Karayılan
01-21-2007, 10:53 AM
Cok guzel bir paylasim sana bir tesekkur gondermek istiyorum ama nasil yapacam sitede yeniyim :D
afsharkizi
01-21-2007, 10:55 AM
thanks denilen tusa bastmiydi tsk gönderiliyor :-)
Karayılan
01-21-2007, 10:55 AM
Batu Xan Orhun alfabesini bilgisayarda yazmak istiyorum boyle bir font yukleme olanagimiz var mi? bir program buldum su anki yaziyi eski yaziyi ceviriyor ancak baska bir yere kopyalayinca yazi degisiyor.
Karayılan
01-21-2007, 10:57 AM
Add to Reputation mu nerde bu tus? Kusura bakma biraz safimda :D
afsharkizi
01-21-2007, 10:58 AM
gøstere basiyorum ondan sonra dil klavyelerine basiyorum ve türkce windows
afsharkizi
01-21-2007, 12:11 PM
Add to Reputation mu nerde bu tus? Kusura bakma biraz safimda :D
hayir thanks diye bir isaret var hani yazinin altinda 3 isaret link var sag tarafta
afsharkizi
01-21-2007, 12:13 PM
Ay-Atam Efsanesi
Ay-Atam Efsanesi, Memlükler döneminde Misirda yasamis olan Türk tarihçisi Aybek üd Devâdârî tarafindan kayda geçirilmis bir Türk efsanesidir. Aybek üd Devâdârînin verdigi bilgilere göre bu efsaneyi halk dilinden yaziya aktaran ilk kisi Ulug Han Ata Bitikçi adli eski bir Türk bilginidir. Ulug Han Ata Bitigçinin içinde Ay-Atam Efsanesinin de yer aldigi bir kitabini ele geçiren Cebrail bin Bahtesyu adli Iranli bir tarihçi, Ay-Atam efsanesini Türkçeden Farçaya tercüme etmistir. Bu farça tercümeyi bulan Aybek üd Devâdârî efsaneyi oldugu gibi kendi kitabina aktarmistir.
Ay-Atam Efsanesinin konusu insanoglunun yaratilisidir. Insanin yaratilisini dört unsura (su, ates, toprak, rüzgar) ve balçiga baglayan bu efsanede Ön Asya mitolojisinin etkileri görülür. Kimi Türkologlar, Ulug Han Ata Bitikçinin yeni müslüman olmus bir Türk düsünürü oldugunu düsünmektedirler.
Efsanede geçen ve Kara Dagci adli bir dagin üzerinde bulunan Ata Magarasi motifi, Türk mitolojisinin temel motiflerinden biridir. Bozkurt Destaninda kurtla yasayan son Türk çocugunun kaçip sigindiklari Turfanin kuzeybatisindaki büyük dag ve dagdaki magara da böyle bir yerdir. Ergenekonda da durum böyledir. Nitekim Ay-Atam Efsanesinde anlatilan magara da Kara Dagci adli bir dagin üzerinde bulunmaktadir. Büyük Hun ve Kök Türk devletleri zamaninda Türklerin Tanriya tapinmak için bir tür tapinak olarak kullandiklari ata magaralari da konu ile ilgili ve önemlidirler
Karayılan
01-21-2007, 12:21 PM
Bende gorunmuyor suan quote ve reply isaretleri var dedigin yerde
ulaskirim
01-27-2007, 06:29 PM
Dede Korkut Hikayelerini E-Book olarak isteyen arkadaşlara!...
Hadi yine iyisiniz!... ;)
afsharkizi
01-28-2007, 02:28 AM
tskler ulakskirim kardesim
afsharkizi
02-18-2007, 01:48 PM
1-KÖK-BÖRİ: Totem devri yaşayan Türklerin totemi bozkurt, destanlarda hayat ve savaş gücünü temsil eder. Bozkurt, destanlarda Tanrı kurt ,anne kurt, ordular önünde yürüyen kumandan olarak geçer.Türkler bozkurta önce Tanrı diye tapmışlar, sonra kendilerinin bozkurt soyundan geldiklerine, böylelikle birer bozkurt olduklarına inanmışlardır.
2-IŞIK: Bu motif destanların kuruluşunda kutsiyetten kaynaklanan hayat verici bir özelliğe sahiptir.Destanların büyük kahramanları; bu kahramanlara kadınlık ve mukaddes Türk çocuklarına annelik yapan kadınlar ilahî bir ışıktan doğarlar.Şamanist inanca göre yerden on yedi kat göğe doğru gittikçe aydınlanan bir nur âlemi vardır ki bunun on yedinci katında bütün göz kamaştırıcı ışığıyla Türk Tanrısı oturur.Yeryüzünde iyilik yapan ruhlar da bir kuş şeklinde bu nur âlemine uçarlar.
3-RÜYA: Destanın bütününü etkileyen ve destan kahramanlarının hareket alanını belirleyen bir motiftir.Bir mücadele üzerine kurulu destanlarda kazanılacak başarı veya yaşanacak bir felaket düş yoluyla önceden öğrenilir. Kadercilik anlayışı düş motifiyle destanlarda işlenir.
4-AĞAÇ: Destanlarda ağaç motifi üç yönüyle yer alır: Sığınak (Oba), Ana ya da Ata, varlığı, devleti temsil eden sembol.İnsanlığın yaratılışı hakkındaki Türk düşüncesine göre Tanrı, yeryüzündeki dokuz insan cinsini, bu insanlardan önce yarattığı dokuz dallı ağacın gölgesinde barındırmıştır.
5-KIRKLAR:Bu motif, kahramanlar etrafındaki gücü temsil eder.Kırk sayısı bazı eşya ve davranışları sınırlar.Oğuz Kağan’ın kırk günde yürümesi, konuşması gibi.Kırk sayısı görünmez aleminden gelen koruyucu, güç verici kutsiyete erişmiş şahısları da simgeler.
6-AT: At destanlarda önemli bir konuma sahiptir. Bunun temelinde göçebe kültürün yarattığı zorlayıcı koşullar vardır.Ata bir tür dinsel totem özelliği kazandıran şamanist inançtır. At, kahramanın başarıya ulaşmasında en etkin güçtür.Sahibini korur, ona yol gösterir, tehlikelere karşı uyarır.
7-OK-YAY: Destanlarda maden isimlerinin sıkça geçmesi Türklerin savaşçı bir ulus oldukları kadar savaş aracı üretmede de usta olduklarını gösterir.Destanlardaki maden isimleri tamamiyle Türkçe’dir.Bu da Türklerin çok eskiden beri madencilikle uğraştıklarının delilidir.Ok- yay motifi destanlarda sadece savaş aracı olarak geçmemiş,Türk üstünlüğünü ifade etmiş, hukuki bir sembol haline gelmiştir.
8-MAĞARA: Bu motif destanlarda sığınak ve ana karnını temsil eder.Bazen de ilahî buyruğun tebliğ edildiği yer olarak karşımıza çıkar.
9-AK SAKALI İHTİYAR: Destanlarda hakanların akıl danışıp öğüt diledikleri gün görmüş yaşlılar vardır.Derin tecrübeli bu kimseler, geç hakanlara yol ve iz gösterirler.Bu, Türklerin alimlere mukaddes insan gözüyle bakıp ilme değer verdiklerini gösterir.
10-YADA TAŞI: Bu taş destanlarda millî birlik ve bütünlüğü, halkın mutluluğunu ve devletin idealini temsil eder.Bu taş ülkeden çıkarıldığında birlik ve bütünlük bozulur ve kıtlık baş gösterir
Kur_Sad
02-18-2007, 01:51 PM
teşekkürler Afşar Kızı...
ben de teşekkür göndermek istiyorum fakat olmuyo...
afsharkizi
02-18-2007, 01:56 PM
Thanks tusuna basarsan..tsk gelecektir
Kur_Sad
02-18-2007, 02:00 PM
bastım ama olmuyor az önce başka bir başlıkta vermiştim yine ondan heralde
afsharkizi
02-18-2007, 02:01 PM
Seyyid Battal Gazi ve Seyyid Gazi Tekkesi
Battal Gazi büyük bir olasılıkla, Arap-Emevi yönetiminin VIII. yüzyılda Bizans'a karşı yürüttüğü savaşlarda ünlemiş Arap-İslam Devleti'nin komutanlarındandır. Yaşamı destanlaşmıştır. Arap ve Türk destansal halk romanlarının kahramanı olmuştur. Türkler arasında "Battal Gazi", "Seyyid Battal" ve "Seyyid Battal Gazi" adlarıyla bilinir. "Hüseyin Gazi"nin oğludur. Annesi "Saide Hatun"dur. Eşi amcasının kızı "Zeynep Hanım"dır. Annesi, eşi ve iki oğlunun mezarları eski Malatya'dadır. İmam Hüseyin'in soyundan geldiği ve "Seyyid" olduğu savunulmaktadır. Battal Gazi'nin tüm yaşamı Anadolu'da geçmiştir. Anadolulu'dur. Bu nedenle ulusal bir Türk kahramanı kimliği sergiler. 680'de Malatya'da doğmuş, 740'da Eskişehir'de antik dönemde "Nakoleia", Bizans döneminde "Mesiha", Türklerin yerleştiği dönemlerde "Türkmen Köyü" adlarını taşıyan bugünkü Seyidgazi İlçesi'nde ölmüş ve buradaki "Üçler Tepesi" denilen yere defin edilmiştir. Mezarını, I. Alaeddin Keykubat'ın annesi Ümmühan Sultan keşfetmiş ve buraya türbesi yaptırılmıştır. Türbe, giderek bir külliyeye dönüşmüştür. Malatya, Kayseri ve Eskişehir'de makamları vardır. Tarihsel kişiliği konusunda değişik görüşler vardır. Kaynaklar onu farklı adlarla ve farklı biçimlerde anarlar.'
a) Battal Gazi'nin Adı, Lakabı ve Babası:
Tarihçilerden Taberi, Mesudi, İbnü'1 Esir, İbn Kasir, Sibt bin el- Cavzi ve Ebü'1 Muhasin'lere göre adı "Abdullah"tır. Lakabı "Battal"dır. "Kahraman" anlamına gelmektedir. Künyesi Übnü'1 Esir'e göre "Ebu Hüseyin", İbn Kesir, Zehebi, Sibt ve Ahmet Rıfat'a göre "Ebu Yahya", Ebü'1 Muhasin'e göreyse "Ebu Muhammed"dir. "Battal" lakabı bütün kaynaklarda "Abd Allah" veya "Abdullah" adlarıyla birlikte yer alır. Nitekim Taberi, Hayrettin el-Zirkili, Yakubi ve Vasilev'de "Abdullah El-Battal" olarak geçer. N. Araz ve S. Arısoy "Ebu Muhammed Cafer", "Cafer" ve "Cafer Gazi" adlarıyla anarlar. George Jacop 1912'de yayınladığı eserinde Battal Gazi'nin adını "Cafer bin Hüseyin Seyyid Gazi" olarak verir. İbnü'l Esir, Hüseyin Hüsameddin, M. Aslanbay "Abdullah" adı ve "Battal" lakaplarını memleketiyle birlikte kullanmışlardır. Bu yazarlarda Battal Gazi'nin adı "Ebü'l Hüseyin Abdullah El-Antaki"dir. Hasluck ile Şükrü Baba memleketini de alan bu ada "Battal" lakabını da eklerler. Bu ad Hasluck'da "Abdullah Ebü'l Hüseyin el-Antaki el-Battal", Şükrü Baba'da ise "Ebü'l Hüseyin Abdullah El-Battal El-Antaki" biçiminde dile getirilir. F. Köprülü, Battal Gazi için "Ebu Muhammed Cafer bin Sultan Hüseyin bin Rebi bin Abbas El-Haşimi" adını kullanarak onun Peygamber soyuyla ilişkisini de vurgulamış olur. Taberi'ye göre babasının adı "Omar" veya "Amr"dır. Ayrıca kaynaklar babası için "Hüseyin", (Zirkili'ye göre) "Abdülmelik", (Zehebi'ye göre) "Muhammed" ve "Ömer" adlarını da kullanırlar. Battalnamelerde babasının adı "Hüseyin b. Cafer b. Münzer b. Ömer b. Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebu Talip"dir. Tarihçi Hüseyin Hüsameddin ile Şükrü Baba da bu adı yeğlerler. Anadolu Alevi-Bektaşi geleneğinde Battal Gazi'nin babasının adı "Hüseyin Gazi"dir. G. Jacop da bu adı verir [1].
b) Battal Gazi'nin Kökeni, Soyu, Memleketi ve Yaşadığı Dönem:
Battal Gazi'nin kökeni, soyu ve doğum-ölüm yerleri ile yılları tartışmalıdır. Ebü'l Muhasin ve İbnü'l Esir'e göre Battal Gazi "Antakyalı", Sibt'e göre ise "Şamlı (Dımışk)"dır. Arap kökenlidir. İbnü'l Asakir'e göre, Emeviler'in özgürlüğünü verdikleri bir köledir. Yani İranlı, Türk gibi Arap olmayan topluluklardan devlet hizmetine alınan "mevaliler"dendir ve Arap soylarından değildir [2].
İbnü'l Asakir'in bu kaydı Battal Gazi'nin soyunun belirlenmesi konusunda çok önemlidir. Bu görüş de yine Ortaçağ'ın önemli tarihçilerinden İbnü'l Esir'den kaynaklanmaktadır. İbnü'l Esir Battal Gazi'nin soy olarak Arap olmayıp, Emevilere bağlanmış azatlı bir mevali (köle) ailesinden geldiğini yazar. Bu görüşü Prof. A. Y. Ocak Diyanet Vakfı'nın yayınladığı İslam Ansiklopedisi'ndeki yazısında destekler. Kimi kaynaklarda Malatya'da doğduğu belirtilir. Ama eğer 740'larda Emeviler döneminde öldüyse Malatyalı oluşu kuşkulu olmalıdır. Çünkü, Emeviler döneminde bu yörelere bir Arap yerleşimi olmamıştır. Köprülü de Malatya doğumlu oluşuna kuşkuyla bakmaktadır [3].
afsharkizi
02-18-2007, 02:03 PM
Oysa, Evliya Çelebi, Jacop ve Hammer "Arap seyyidi" Battal Gazi'nin doğum yerinin Malatya olduğunu yazarlar [4].
Ahmet Rıfat, Battal Gazi'nin "Antakyalı bir Arap emiri" olduğunu ve Melik Hişam döneminde Anadolu'ya akınlar düzenlediğini belirtir. "Tarih-i Dımaşk"ta Battal Gazi'nin Antakya'da oturduğunu, Mervanoğlu Abdülmelik tarafından Şam ve Cezirelilerin reisliğiyle görevlendirildiğini yazar. Tarihçi Hüseyin Hüsametin, Hüseyin soyundan gösterilmesini, Emevilerin Hz. Hüseyin evlatlarına görev ve yetki vermeyecekleri düşüncesiyle inandırıcı bulmaz. A. Gölpınarlı ve A. Y. Ocak Ali soyundan gösterilme gibi "nesep sahiplenme" olaylarının temelinde "menkıbevi halk kültürünün" etkisi olduğunu, yoksa bu durumun etnik bakımdan pek bir değer taşımadığını belirtirler ve Battal Gazi'nin Arap soyundan gösterilmesine kuşkuyla yaklaşırlar.
Battal Gazi'nin Türk kökenliliğini düşünenler de vardır. Mehmet Önder kaynak göstermeden bu savı savunur. Ona göre, Battal Gazi Hz. Ali soyundan Malatyalı Emir Hüseyin Gazi'nin oğludur ve "Horasanlı bir Türk"tür. Battal Gazi'ye ilişkin nesepname/ şecerelerin hepsi onu Hz. Hüseyin-Hz. Ali yoluyla Hz. Muhammed'e kadar ulaştırırlar. Bu durum doğallıkla onu Arap kökene bağlar. Ne var ki, bu bağlılık bir yerde inançtan doğan bir geleneğin ifadesidir. Çoğu kez etniksel olarak bir değer taşımaz. Battal Gazi'nin Arap olmadığı düşüncesinde olan yazarlar da genellikle bağlantının bu yanını bilerek kuşkuya düşmüş ve Battal Gazi'ye başka kökenler aramışlardır. Halepli Mehmet İbni Ali Azimi'nin eserinde Battal Gazi'yi "Mesleme'nin kölesi" olarak belirtmesi Prof. Mükrimin Halil Yınanç, Muhittin Aslanbay ve İ. Alaeddin Gövsa gibi tarihçi ve edebiyat tarihçilerini Battal Gazi'nin "Türk olduğu" düşüncesine götürmüştür. Battal Gazi'nin "Türklerin bir ulusal kahramanı" olduğu, "Anadolu'da bir halk kahramanı" olarak ortaya çıktığı ve "Türk oluşunda kuşku duyulamayacağı" savunulmuştur. Bilindiği gibi, Hazar Türkleri Emevi topraklarında faaliyet sürdürmüşlerdir. İslamiyeti kabul etmiş birçok Türk-Emevi yönetiminde Hıristiyanlarla savaşmışlardır.
Araştırmacıların genel kanısına göre, Battal Gazi de Emevi yönetimine girmiş ve bu savaşlarda ünlenmiş bir Türk kahramanıdır. Taberi ve daha birçok kaynağın gösterdiği gibi, Battal Gazi VIII. yüzyılda Emeviler döneminde yaşamıştır. Gerçeğe yakın bilgi budur. Taberi ve İbnü'l Kesir ölüm tarihi olarak 740 yılını verirler. Eskişehir'in güneybatısında Seyitgazi kasabasının bulunduğu antik Akroinon yöresindeki bir savaşta şehid olmuştur. Mezarı ve türbesi bugün buradadır. Yani Seyitgazi ilçesindedir. Afyonkarahisar'daki Akronion'da öldüğü düşüncesi ise, Battal Gazi menkıbelerinin bir Afyonkarahisar uyarlaması/ türevi/ versiyonudur. Battal Gazi Anadolu Türkleri arasında sevilip sayılmış, gazi-veli/ alperen kimliğiyle yüceltilmiştir. Giderek Emevi komutanı Battal Gazi yerini, heterodoks Türk toplulukları arasında Hz. Ali soyundan gelen Seyyid Battal Gazi'ye bırakmıştır. Emevilerle bağı ve -varsa Araplığı- unutulmuş, Türkleşmiştir. Alevi toplulukları onu "büyük evliya"dan saymış ve "pirleri" olarak görmüşlerdir. Battal Gazi'nin yaşamöyküsü olan "Battalname" Osmanlı vakanamelerine de malzeme olmuştur. Müneccimbaşı, Gelibolulu Mustafa Ali, Fındıklı Süleyman Efendi gibi tarihçiler ve Evliya Çelebi gibi yazarlar Battal Gazi söylencelerini tarihsel olaylarmış gibi kullanmışlardır. Taberi'nin tarihini Türkçe’ye çeviren Osmanlı yazarları, aslında olmamasına karşın Türkçe çevirisine bol bol Battal Gazi menkıbeleri katmışlardır. Bu durumlar Battal Gazi'nin Türkleşmesinde ve bir Türk kahramanı, alpereni görülmesinde önemli rol oynamıştır. Doç. Yağmur Say'ın bu oluşumu betimlemesi konunun özünü yansıtması açısından ilginçtir.
"Battal Gazi, Arap tarihi ve edebi eserlerinde de çizilen bir tipoloji olsa da, Türk kültürünün Arap edebi eserlerinden bu tipolojiyi almış olması, Türk kültürünün devingen yapısından kaynaklanmaktadır. Türk'e ait tarihi ve edebi eserlerinde ve yaşayan kültüründe Battal Gazi, Anadolu Türk halkının ideal bir kimliğidir. Onu gerçek tarihsel kimliğinden ve tarihsel kayıtlardan çok, Anadolu kültürü karakterize etmektedir" [5].
Araştırmacı Harun Tolasa Battal Gazi'nin bir Arap komutanı, yahut Araplar arasında yetişmiş ve giderek Araplaşmış bir İslam komutanı olduğu kanısındadır. Türk sayılmasındaki nedenin, Türk halkının hayal ve hatırasında yalnızca destansal-menkıbevi açıdan yaşayan bir kişilik olmasından kaynaklandığını belirtir. Ayrıca onun soyca Türk olmadığının kesin olduğunu belirtir. Oysa A. A. Vasiliev, onun bir "İslam şampiyonu" olmasının yanı sıra, "ulusal bir Türk kahramanı" olduğunu saptar. Mehmet Önder, Battal Gazi'nin "Horasanlı bir Türk olduğu" kanısındadır. Bu görüşe Vehbi Cem Aşkun da katılır. Türklerle Emevilerin yaptıkları savaşların birinde Emevilere tutsak düşen bir Horasanlı Türk olabileceğini olası görür. Battal Gazi olayını işleyen Mehmet Şimşir'le Yaşar Candemir farklı bir görüş ileri sürerler. Onlara göre Battal Gazi soyca Türktür. Yalnız, "Araplaşmış Türklerden"dir. Yani "Müsta'rip"tir. Sonradan Araplaşmıştır. Süleyman Ansoy da bu görüşe katılır. Battal Gazi'nin sonradan Araplaştığı (müsta'rip), soyunun Türk olduğu, kökeninin Hz. Muhammed'e kadar dayandırılmasının o dönemlerin "Arap ve Acem kültürü takınma modası"nın bir gereği olduğunu, "seyyidlik"in bir soyluluk sanı olarak kullanıldığını belirtirler [6].
Seyyid Battal Gazi ve Külliyesi üzerine derli-toplu bir araştırma yapan İlyas Küçükcan Battal Gazi'nin "Türk olduğu" ve "Anadolu'nun Türkleşmesi gibi bir misyonla yükümlülüğü" savını tarihsel dayanaktan yosun bulur. Yalnız, Müslümanlığı kabul etmiş kimi Türk gruplarının Arapların Anadolu seferlerine ve İstanbul kuşatmalarına katıldığı, Battal Gazi'nin de bunlardan biri olabileceğini olası bulur. Anadolu Selçuklularının yerleşme siyasetleri içerisinde tarihsel bir işlev yüklenen "Seyyid Battal Gazi Destanı"nın Küçük Asya'da, yani Anadolu'da Türkmenlerin ulusal destanı haline geldiğini de belirterek bir gerçek olguyu dile getirmiş olur [7].
Araştırmacı Gülağ Öz İmam Hüseyin soyundan ve "seyyid" olan Battal Gazi'nin "düşmanlarının ordusunda yiğitçe çarpışan bir kahraman" olmasını mantıksal bulmaz. Yani onu Emevilerin safında bir asker olarak düşünemez. Bu nedenle Emevi-Arap olma olasılığını kesinlikle yadsır. Varlığını Anadolu'da ortaya koymasını gerekçe göstererek, onun Anadolulu ve Türk olduğu görüşündedir. Türbesinin yeri, yaşadığı dönem ve Malatya, Kayseri, Eskişehir'de mekanları türbesi, makamlarının olması, buraların da Anadolu'da olduğuna göre; Battal Gazi'nin Hacı Bektaş sonrası dönemde ya da o döneme denk bir zamanda yaşamış olduğunu savunuyor. Battal Gazi'nin Anadoluluğu ve Türklüğü, Türk ulusal kahraman kişiliğinin varlığı, "seyyidliği" nedeniyle Emevi siyasetine hizmet etmeyeceği ortadadır ve bana da mantıksal gelmemektedir. Yalnız Hacı Bektaş döneminde yaşadığı savı tarihsel verilere uygun düşmemektedir. Bir kere Hacı Bektaş'ın "Vilayetnamesi" bile Seyyidgazi'nin türbe ve tekkesinden söz eder ve Hacı Bektaş müritleriyle birlikte Kurban Bayramı'nı sürekli bu tekkede geçirdiğini belirtir. Bu durum da, Seyyid Battal Gazi'nin Hacı Bektaş öncesi bir dönemde yaşadığının bir belirtisidir.
Taberi ve Evliya Çelebi gibi yazarlar Battal Gazi'nin IX. yüzyılda Abbasiler döneminde, Harun Reşit'in yönetimi sırasında yaşadığını yazarlar. Bu durum, "Battalname"nin etkisinden kaynaklanmış olmalıdır. A. Yaşar Ocak, Battal Gazi'nin Emeviler döneminde, VIII. yüzyılda yaşadığını kabul etmenin daha tarihsel verilere denk düştüğünü belirtir [9].
afsharkizi
02-18-2007, 02:04 PM
Battal Gazi'nin yaşadığı dönem katıldığı Bizans/Anadolu seferlerine dayanılarak saptanılmaktadır. Taberi, İbnü'l Arabi ve Theophanes'e göre Battal Gazi Maslama'nın 717-718 yıllarında yapılan Bizans kuşatmasında bulunmuştur. 717-740 yılları arasındaki Anadolu seferlerine katılmıştır. İbnü'l Kasir'e göre Abdülmelik bin Mervan döneminde (685-705) Misis'e vali olarak atanmıştır. Bu bilgi doğru ise Battal Gazi'nin oldukça gençlik yıllarında, Abdülmelik'in ise döneminin sonlarında yapılan bir atama olmalıdır. Yine Taberi, İbnü'l Esir, İbn Kasır ve Theophanes'e göre Battal Gazi Afyonkarahisar yakınlarındaki Akroinon'da 740 yılında yapılan savaşta öldürülmüştür. Bu Battal Gazi söylencesinin (efsanesinin) Afyon varyantıdır. Bu varyanta göre Battal Gazi Afyon'daki Akrenion çarpışmasında Bizans İmparatoru III. Neon'a yaralı olarak tutsak düşer. İmparator onu tanır ve tedavi ettirir. Dönüş yolu üzerinde bugünkü Seyitgazi'ye geldiğinde ölür ve vasiyeti üzerine günümüzde külliyesinin yer aldığı Üçler Tepesi'ne defnedilir [10]. Diğer varyanta göre ise Battal Gazi Eskişehir'deki Akrean çarpışmasında şehid edilmiştir. Mezan bugünkü Seyidgazi ilçesindedir. Yalnız şu bir gerçek ki, Battal Gazi tarihsel verilerin belirttiğine göre 680- 740 yılları arasında yaşamıştır. Doğum yeri Malatya, ölüm yeri ise Eskişehir'in Seyitgazi ilçesidir.
c) Battal Gazi'nin Söylencesel Kimliği ve Edebiyattaki Yeri:
Battal Gazi'nin Arap ve Türk kaynaklarında söylencesel (menkıbevi) bir kişiliği vardır. Battal'a ilişkin bilgilerde çoğu kez gerçekle hayal karışmıştır. Taberi, İbnü'l Arabi ve Karamani gibi yazarlarda bu özellik çarpıcı bir biçimde görülür. Osmanlı tarihlerinde de Battal Gazi'nin tarihsel kişiliğinden çok, söylencesel kişiliği yer alır. Müneccimbaşı, Gelibolulu Ali, Katip Çelebi ve Evliya Çelebi'lerin anlatımlarında bu özellik ön plandadır. Bu nedenle Battal Gazi'ye ilişkin tarihsel olaylar karıştırılmış, birçok yanlışa düşülmüştür.
Battal Gazi, Arap ve Türk edebiyatında yer alır. Bu alanda iki önemli ürün vardır. Biri Arapça "Delhemma/Zelhimme", ikincisi ise bir Battal romanı olan Türkçe "Battalname"dir. Delhemma, Battal Gazi'nin yaşadığı dönemden sonraki dönemleri işler. Bununla birlikte çeşitli söylenceler, efsaneler, destan ve masal öğeleri bu yapıtta üst üste gelmiştir. Türkçe Battal romanı olan Battalname'de Battal Gazi'nin söylenceleri, mensur ve manzum olarak tarihsel-menkıbevi roman durumuna sokulmuştur. Battal romanı daha çok Arapça'dan Türkçe'ye çevrilmiş veya Arapça'daki bu tür öyküsel yapıtları örnek almış ürünlerdir. Bu yapıt, XII. yüzyılda doğmuştur. IX. yüzyıldaki Arap-Bizans mücadelelerinin anılarını yansıtır. Coğrafik alan, Malatya ve dolaylandır. Battal Gazi'nin söylencesel (menkıbevi) kişiliği Anadolu'da Türkler arasında kendini bulmuştur. Türk/ Türkmenler bu savaşçıyı gerçek kimliğinden çıkararak klasik bir Türk "alp tipi"ne dönüştürmüşlerdir. "Battalname"yi XI.-XIII. yüzyıllar arasında bu anlayışa göre yeniden yorumlayarak oluşturmuşlardır. Battal Gazi'nin yaşamı bu süreç içerisinde katıksız bir Anadolu destanı olarak ortaya çıkmıştır. Destanın Türkçeleştirilmiş biçiminde Danişmend ailesi Battal Gazi'ye kadar götürülmüş, akraba kılınmıştır. Belki de bu bağ soydan çok, bir inanç bağını yansıtır. Battal Gazi, Türklerin yarattığı bu destanlarda "gazi-veli (alp-eren)" olmuştur. Hele "Danişmendname"de özellikle tam bir Türkleşme vardır. "Danişmendname" katıksız bir Anadolu destanı olarak ortaya çıkar. Bu etkinlik sonucunda Seyyid Battal Gazi Anadolu'daki tüm Horasan erenlerinin, Rum (Anadolu) Abdallarının, Kalenderilerin, Haydarilerin, Melamilerin, Babailerin, Ahilerin, Bektaşilerin, Alevilerin; Işıkların, Torlakların ve Yeniçerilerin ortak "piri" olacaktır [11]. Kalenderiler birçok tekkeleri olmasına karşın, "üstün tuttukları" Seyyid Gazi Zaviyesi'nde her cuma toplanarak ayin (cem) yaparlar [12]. Rum Abdalları, Seyyid Battal Gazi'yi "pir" olarak tanırlar ve kendilerini "Seydi Gazi yetimleri" olarak nitelerler [13]. Seyyidgazi Zaviyesi, Osmanlılar döneminde Kalenderiliğin merkezidir. Şeyhi, bütün Kalenderi şeyhlerinden Kalenderilerce üstün tutulur ve "Azam Baba" adıyla adlandırılır [14].
Anadolu'da Alevi-Bektaşi kesimler Battal Gazi'nin Emevilerle bağını görmezlikten gelerek onu benimsemiş, kendi inanç-kültürlerinin merkezine yerleştirmişlerdir. Onu, kendi kahramanları ve inanç önderlerinden saymışlardır. Böylece Battal Gazi, Alevi-Bektaşi evliyalarını toplayan kitaplara girmiş ve Alevi-Bektaşi halk ozanlarının şiirlerine konu olmuştur. Abdal Musa, Karacaoğlan, Kul Hüseyin gibi eski; Dursum Durdağ, M. Şükrü Efendi, Muharrem Kubat, Ercişli Aşık Ahmet Poyrazoğlu, Yılmaz Tuna, Aşık Sefili, İsmail Ali Sarar, Behçet Kemal Çağlar gibi yeni kuşak halk ozanları ile Alevi-Bektaşi ozanları Battal Gazi üzerine şiirler yazmış, söylemişlerdir [15]. Alevi Bektaşi ozanlarından kimileri söyledikleri nefesleri ona sunmuş, kimileri de onu ululamış, yüceltmişlerdir. Battal Gazi'nin maceralarına ilişkin biri 32, öteki 34 kıtalık uzun destanlar yaratılmıştır [16].
Battal Gazi'nin öykü ve söylenceleri Hz. Ali, oğulları ve diğer İslam kahramanlarıyla birlikte Türkiye dışındaki Türk ülkelerinde de yayılmıştır. Bu tür kahramanlık destanları bir yerde bağımsızlığını koruyamamış Türk yörelerinde ulusal benliğin canlı tutulmasında temel öğe olmuştur. Seyyit Battal Gazi'nin menkıbeleri Kazan'da 1888'de kitap olarak yayınlanmıştır. Doğu Türkistanlılar Aksu'da Battal Gazi'nin mezarının olduğunu kabul ederek [17] onu kendilerinden görmüş ve benimsemişlerdir [18]. Bir söylence, Battal Gazi'nin 701'de Medine'de ölen ve Bakı'da defin edilen Muhammedü'l-Hanife'nin dördüncü torunu İmam Abdu'r Rahman Alevi olduğunu belirtir [19]. Tarihsel kimliğiyle söylencelere dayanan edebi ve efsanevi kimliği birbirine karışan Battal Gazi'nin Anadolu'da gerçek tarihsel kişiliğine karşın, efsanevi kişiliği daha etkinlik kurmuştur. Battal Gazi, Endülüs'ten Ortaasya'ya dek bütün İslam uluslarının ortak malı olmuştur [20]. Bu nedenlerle olacak ki, XX. yüzyılın başlarında dahi Türkistan'dan gelen ziyaretçiler Seyyid Battal Gazi Dergâhı'nı ziyaret edeceklerdir [21].
Gerek gerçek yaşantısında, gerek söylenceleşmiş kişiliğinde, gerekse edebiyata mal olmuş kişiliğinde Battal Gazi'nin belirgin bir kimliği ve kişiliği doğmuştur. Toplumbilimcilerin "model şahsiyet" dedikleri bu kişilik belirginleşmesi Battal Gazi'de şöyle ortaya çıkar: Bilgililik, yiğitlik, merhametlilik, kahramanlık, cesaretlilik, güçlülük, kurnazlık (uzak görüşlülük), dürüstlük, zekilik ve ödün vermemezlik... İşte Battal Gazi'nin kişiliğinin belirgin özellikleri bunlardır [22].
afsharkizi
02-18-2007, 02:16 PM
Oğuz Kagan' In Türklük Duası...
Sen Türk'ü Türk yurtlarını koru !..
Düşman şerrinden sakla ! TÜRK'ü yiğitlikte daim et ! TÜRK'ü erlik davasıyla yaşat ! TÜRK'ü gerçekçi yap ! TÜRK'ün gönlüne herşeyden önce, hatta kursağına ekmek koymadan evvel TÜRK'lük sevgisini koy ! TÜRK'ü ideal ile yaşat ve ideali hakikat yapmaya çalışsınlar ! Törelerini canları gibi saklat ! TÜRK'e zevk ve rahat verme ! Bilakis zahmete alıştır ! Zahmetle yürekleri, bedenleri demir olsun ! Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti verirsin ! TÜRK'ü faal, cevval edersin. TÜRK'e değişmez bir seciye ver ! Zamanla seciyesi değişmesin, sade tekemmülle tadilat görsün !
ULU TANRI !.
Milli kuvvet, namus, ahlak, azim , sebat, ideal, TÜRKÇÜLÜK ruhu, yurtseverlik, ilim, sanat teşkilatı, intizam, beden kuvveti ve zenginlik ile hasıl olduğundan; TÜRK'e bunları ver ! TÜRK'ten hırsız, namuzsuz türerse hemen kahret ! TÜRK'e benlik, hem de yüksek bir benlik ver ! TÜRK nefsine itimat sahibi olsun ! TÜRK'ü muhakemeli, ciddi adam olarak yarat ! Hissiyatına kapılıp, öfke ile ayaklanmasın ! Birden barut gibi parlamasın ! Daima soğuk kanlı olsun ! TÜRK'ü her milletten cesur yarat ! Öç almayı TÜRK asla unutmasın !
ULU TANRI !.
Namuzsuz bir tek TÜRK yaratacağına, dünyayı yık daha iyi ! Ne kadar korkak TÜRK varsa hepsini helak et ! TÜRK herşeyi mukayese etsin ! Yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma onu ! Sabırlı, derde dayanıklı olsun ! İradesi çelik gibi olsun ! Dönek TÜRK yaratma ! TÜRK'leri maymun iştahlı yapma ! TÜRK daima ihtiyatla adım atsın ! Kimsenin tatlı diline inanmasın ! Kimseye emniyet olmasın ! Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan, TANRI, sen TÜRK'ü çalışkan et ! TÜRK'ün ömrü çalışma ile geçsin ! Ona daima çalışma aşkı ver ! Hele elbirliği ile çalışmayı alet etsin ! Tembel TÜRK'ü hemen öldür !
TÜRK'e her milletinkinden üstün zeka ver! Zeka ve çalışma; ikisi bir arada olunca TÜRK'ün önünde durulmaz! Milli büyüklüğün tek şartı yüksek ideal, buna alışmak için de yüksek ahlak, fedakarlık ve sebat lazım olduğundan TÜRK'leri ahlaklı, sebatlı ve fedai kıl! TANRI, TÜRK'leri sen kendi elinle birleştir ve herşeyden evvel ruhları birleşsin! Onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et! TÜRK'ü töresine sadık kıl, Tanrı! TÜRK budunu: Biliniz ki atalar töresi asırların tecrübesi ile husule gelmiş büyük bir hikmettir. Tanrı beni töreye dokunmaktan ve dokundurmaktan sakladı ve saklasın!
ULU TANRI !.
Türk milletini lafçı değil, elinden iş gelir insanlar et ! Bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlere sok !
GÜZEL TANRI !.
Sana hepsinden çok yalvardığım şudur : TÜRK'ü dalkavukluktan kurtar ! Dalkavukluk ve emsali vasıtalara zengin olmaktan koru ! TÜRK'e kötü para hırsı verme ! Dalkavukları yok et !
AMAN TANRI !.
TÜRK aile, töre ve disiplinini her şeyden evvel koru! TÜRK toprağında hürler yaşasın. Adaletten başka bir şey hüküm sürmesin! Sen TÜRK'e tabii şeylere tabiata karşı sevgi ver! TÜRK yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın!
Acunu ( Dünyayı ) Yaratan Yüce Tanrı !.
TÜRK'e insaniyetten evvel TÜRK milletini düşündür. İnsanların insaniyet dedikleri şey, göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır. İnsaniyet maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki maskelerinin altında canavarlar yaşar. İnsaniyeti gören olmadı. TANRI, TÜRK'e sağlam, sürekli irade ver! Güçlüklerde, sabrını, tahammülünü aynı zamanda gayretini arttır! Ona esas seciye olarak vazife muhabbeti ve mesuliyet duygusu ver! Mesuliyeti TÜRK yurdundan eksik etme! En büyük kuvvetinTÜRKLÜK aşı olduğunu TÜRK'e öğret!
TANRI !.
TÜRKÇE konuşulan, TÜRK'e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar TÜRK'ün hükmü altında bırak !
Karayılan
02-18-2007, 03:24 PM
Oguz Kagan'in duasi;
YouTube - OGUZ KAANIN DUASI
afsharkizi
02-18-2007, 03:32 PM
ya bende bir kere türklük duasi diye bir mp3 vardi simdi kayip oldu eski mp3ile beraber
afsharkizi
02-18-2007, 05:26 PM
Iste Bircok Türk Destani
http://rapidshare.com/files/17132484/Tuerk_destanlar.odt
vBulletin® v3.7.3, Copyright ©2000-2008, Jelsoft Enterprises Ltd.