View Full Version : Osmanlı Vahşeti, Ha?
yavuz
03-17-2007, 03:18 PM
Hani her programının belirli bir yerinde sunucusunun sırıtarak “laf gideceği yeri biliyor zaten, efendim” dediği ama hiç o lafın bir yerlere gitmediği, aksine artık halkında kandırılamadığı, eski reytingine hasret bir program var ya… Meşhur “Passaparola”!.. Ve ’sevgili’ sunucusu da malûm…
Ne demiş peki bu zat-ı muhterem 16 Mart tarihli -Cuma günkü- programında… Biliyor muyuz? “Bilmiyoruz”dur eminim. Tabi, izleyen pek kalmadı!.. Haklıyız bilmemekte. Ben aydınlatayım; birkaç ay aradan sonra ilk kez izlediğim ve kanımın donup kaldığı bir an yaşandı ki programda… Hatta bir an değil, basbayağı bir sahne!.. İyi kurgulanmış, ancak lafın arasına sıkıştırılmış gibi gösterilmiş bir sahne! Ne dedi, “sayın” Uca? Nazım Hikmet ile ilgili bir konunun sonunda iş “Şeyh Bedrettin Destanı”na geldiğinde dediler ki; “Ne güzel anlatmış, Şeyh Bedretin’e yapılanları… Osmanlı vahşetini!”
Önce soruyorum; hacca gitmek için yola çıkıp Rumeli’ye geçen kaç şeyh var bu memlekette? Onu geçiyorum… “Osmanlı vahşeti” ne demek? Bir insan hangi hakla, Yüce Türk Milleti’nin ecdadını bu derece eleştirme hakkına sahip olabilir? Eleştiri… Hayır, değil; basbayağı iftira! Bu iftirayı atıp bir de utanmadan “devrimcilik” arkasına sığınmak da neyin nesi? Öyle olacak biliyorum. Beyefendinin yaptığı inkılâp mıdır, yoksa aynı kelimeden kinâyeye lüzum var mı? Yok, elbette… Ağız açılsa, beyefendi bundan rant elde edebilme imkanına sahip, kendilerine el uzansa; taht hemen altında… Taç başına çoktan yerleşmiş, görürüz… Ah!.. Yok mudur şu kartel medyası; iyiyi, doğruyu yargılayacak her zaman… Ve yargılanan olarak soruyorum; “sessiz kalma hakkına sahip miyim?”
Çok geç… Peki -ben, zanlı değil- asıl suçlular “sessiz kalma”yı kabullenebilecekler mi?
(Kaynak: http://ussaki.turkunalan.com/2007/03/17/osmanli-vahseti-ha/)
Demir Kağan
03-17-2007, 04:35 PM
yavuz, Şeyh Bedreddin kimdir? Ne yapmıştır? Amacı nedir? Ve neden öldürülmüştür? konulu bir araştırma yaptın mı?
BOZ-OK
03-17-2007, 04:39 PM
Tarihci gozuyle Seyh Bedreddin... Tarihi kazananlarin yazdigi gercegini unutmadan... Bu isyan basariya ulasmis olsaydi tarih suphesiz bambaska yazilacakti...
Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Simavi Meselesi
Çelebi Sultan Mehmed devrinin sonlarında ortaya çıkan dini -sosyal bir hadise üzerinde durmak ve bu olayın nedenlerini ve güttüğü gayeyi açıklamak çok önemlidir.
Murad I. devrinde doğub (takriben 1370 sıralarında) 1420 de ölen ve tarihimizde Şeyh Bedrettin Simavi, yahud Şeyh Bedrettin Mahmud Kazasker diye anılan alim, mutasavvıf ve dini - içtimai bir ihtilal hareketinin başı olarak gösterilen bu adamın, şahsiyetini ve mesleğini, yarattığı hadiseleri anlatmadan önce yakın doğuda bu devirde mevcut mezheb cereyanlarına ve islam dünyasının genel fikri tarihine temas etmek gerekir.
Anadolu Türkleri arasına yayılan ve ehl-i sünnet akidelerine aykırı bulunan mezhebi cereyanların menşeini, islam dünyasının genel düşünce tarihine bağlamak ve eski kavmi ananeyi temsil eden Türkmen babalarının bu husustaki rollerini küçümsememek lazımdır.
Gazan Han zamanında görülen Şeyh Burak bu nevi Türkmen babalarından biri idi. Muammaya benzeyen bazı sufiyane kelimelere müritleri tarafından hususi şerhler yazılan «Burak baba», «Saltuk Dede»'nin müridlerindendir ki, Saltuk Dede'nin Hacı Bektaş-ı Veli'ye mensubiyeti düşünülünce, «Şeyh Burak»'ı da Babai dervişlerinden yani Türkmen babalarından addetmek zaruridir. Ahireti inkar ve «hulul»'i tasdik ederek tanrının evvela Hazreti Ali ile ve sonra devrinin hükümdarı ile ittihat ettiğini söyleyen ve bütün muharrematı (Haram add edilen şeyleri) mubah addeden bu Türkmen babası harici kıyafet itibariyle de Altay'lardaki Türk şamanlar ını (şamanizm) hatırlatıyordu. Orhan devrinde Osmanlı beyliği epeyce tevessü ve inkişaf ederek az çok muntazam bir idare teşkilatı vücuda getirildikten sonra, yavaş yavaş Anadolu'nun büyük merkezlerinden ve hatta uzak Türk - islam diyarlarından koşub gelen hanefi mezhepli ulema tedricen büyük bir ehemmiyet almış, kasabalarda muntazam medreseler açılmış, merkezi idare kuvvetlendikçe ahilerin ve Türkmen babalarının siyasi ehemmiyetleri azalarak, buna mukabil, «ehl-i sünnet» akidelerini sufiyye nazariyeleri ile zahiren de olsa telif edebilen sufiler nüfuz sahibi olmaya başlamışlardır. Murad I. zamanında da oldukça hisse-dilebilen bu cereyan, daha sonra, Yıldırım Beyazıt zamanında büyük bir saray hayatı inkişaf ettikten sonra büsbütün açığa çıktı.
Diğer taraftan, hicri sekizinci asır (miladi XIV. asır) boyunca bazı büyük sufilerin nüfuzuyla doğudan Anadolu'ya Halvetilik tarikatının sokulduğunu ve Rufailik tarikatının da bu sahada oldukça yayılmış olduğunu kaydetmek gerekir.
Özetle denebilir ki, bu asır esnasında Anadolu mütemadiyen etnik bakımından türkleşmiş ve islamiyet yayıldığı gibi muhtelif sufi tarikatları da tesir ve nüfuzlarını artırmıştır. Bir taraftan sufi-yane cereyanların tesiriyle bilhassa göçebe Türkmen aşiretleri arasında şii - batini itikatları eskisi gibi kuvvetle devam edib dururken, diğer yandan, büyük merkezlerde Sünnilik resmi bir şekil almış ve hatta ulema ile sufiler arasında bir anlaşma ve ahenk de kurulmuştur.
Ancak, göçebe Türkmenler arasında hakim olan «babai - bektaşi» cereyanıyla, merkezi kuvvetlerin siyasi bakımdan iltizam ve müdafaa ettikleri «Sünnilik» arasında bir mücadele yavaş yavaş zaruri bir hal alıyordu. Timurlenk'in istilasının Anadolu'da meydana getirdiği maddi manevi anarşiden istifade eden mezhebi cereyanlar zaman zaman kanlı mezheb mücadelelerinin başlangıcı olmuştur.
Manevi şöhretleriyle bütün bu devri dolduran «Seyyid Kasım-ül envar», «Şeyh Nimetullah Kirmani», «Seyyid Ali Hemedani» gibi pufilerin (pufi - pufilik) halifesi olub sonra Timuriler den Şahruh'a karşı huruç hareketi yapan «Hoca İshak Hattalani» gibi maruf bir sufi ve mürid-lerinin nüfuzu sayesinde «Şii - batıni» hareketi (batınilik), İran, Irak ve Azerbaycan'da pek kuvvetli surette yerleşmiştir. Daha sonraları, sadece dini ve mezhebi tarih bakımından değil, siyasi tarih itibariyle de önemli neticeler doğurmuştur.
XV. asır sonlarında teşekkül eden Safavi saltanatının adeta mübeşşirleri hükmünde olan dokuzuncu hicret asrının sufi ricali arasında bu Hoca İshak Hattalani ile müridi Seyyid Mehmed Nur-Bahş'ın ve bunlara istinad eden Nurbahşiye cereyanının pek mühim bir mevkii vardır.
Irak ve Azerbaycan'da icra-yı hükümet eden Karakoyunlu, Akkoyunlu hükümdarları zamanında bu sahalarda, her halde, Şii-batıni cereyanları epeyce yayılmıştı. Karakoyunlu hükümdarı Cihan-şah'ın fısk u fücur ile me'luf bir adam olduğu «ilhad ve zındıkiye mail ve şeriate gayr-i münkad» bulunduğu, oğlunda da aynı temayülün müşahede edildiği rivayet olunur. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ise tamamen sünni akideli olmakla beraber Erdebil sufileriyle sıhriyetten çekinmeyen bir adamdı ve ordusunun büyük bir kuvvetini teşkil eden «kulağı küpeli» Türkmenler arasında şüphesiz sünnilerden daha çok şi'i temayülleri taşıyan bir takım insanlar bulunuyordu.
Şeklen Sünniliğin hükümran olduğu yerlerde halk arasında ehl-i beyte hürmet ve muhabet hislerinin çok samimi bir şekilde kökleşmiş olduğunu kalenderlerin varlığı da gösterir.
Kalender : Bir nevi derviş, Türkmen babası, ihtiyar, Kalender geçinmek isteyen hilekarlar da vardır.
Daha ilk Selçuklular zamanından itibaren Anadolu'ya Türkmen boylarıyla beraber bir çok Türkmen babasının, Orta Asya, Horasan, Harezm sahalarından bir çok dervişlerin gelib yerleştikleri muhakkaktır. Anadolu'nun dini tarihi bakımından Türkmen boyları arasında eski ozanlardan intikal eden bir kudsiyetle yaşayan babaların ehemmiyetleri fazladır.
Garib kıyafetleri, ağızlarda dolaşan kerametleri, meczubane yaşayışları ile eski zamanların hatırasını islami şekil altında yaşayan Türkmen babaları Oğuz boylarına anlayacakları bir dille islamiyetin eski kavmi ananelerine uygun düşen sufiyane, fakat basit ve avami muharref bir şeklini telkin ederlerdi.
Anadolu'da devletin resmi mezhebi olan Sünnilik şeklini muhafaza siyasetini takip eden Selçuklu hükümdarlarının muhtelif etnik unsurlardan mürekkeb ordularına karşı, dini veya siyasi bir hareket yapabilecek zinde kuvvet, canlı unsur, ancak bu göçebe Türkmen boyları idi. Bu yüzdendir ki, daha o zamanlarda başlayarak Osmanlı devletinin son devirlerine kadar Anadolu'da meydana gelen bütün dini - siyasi kıyamlarda daima bu Türkmen boylarının ilk planda olduğu görülmektedir.
Gerek Moğol istilasından evvel, gerek sonra Anadolu'ya gelen bu dervişler arasında en büyük çoğunluğu Kalenderiye zümresine ve onun Haydariye gibi şubesine mensub kimseler teşkil etmiştir.
Kalenderliğin esası, dünyevi kayıt ve alakalardan azade olarak asla geleceği düşünmemektir. «Tecerrüd»'i «fakr u tese'ül»'i «melamet»'i kendilerine şiar edinmişler, dini vecibelere karşı dikkatsizliği ihtiyar etmişlerdir. Ekseriyetle aşağı tabakalardan toplanmış ve pek ince bir takım mülahazalar ve sufiyane tecrübelere kabiliyetsiz bulundukları için, panteist itikadlarınm bazı inançlarına ve dolayısıyla İbahiye'ye kendilerini kaydıracakları tabii bulunuyordu.
Şiilik ile fütuvvet mesleği ve bununla rufailik, keza, şiilikle Kalenderiye ve Haydariye ve bunlarla Yesevilik ve Bektaşilik arasındaki sıkı rabıta ve müşabehetler bir tesadüf eseri olmayıb bir takım faktörlere dayanır.
Türkmen kitleleri arasında ehl-i sünnet akidelerine aykırı bu gibi inançların kolaylıkla yayılması ve hatta yeni bir takım itikad zümrelerinin teşekkülü de alelade bir tesadüfe yorulamayacak mühim olaylardır.
Kalenderi, Haydari gibi adlarla zahiri bir tasavvuf kisvesi altında Türkmen boyları arasında müfrit şii akideleri ve batini fikirleri neşr eden (islam Ansiklopedisi'nde Ahmet Ateş tarafından, Batiniy-ye) bu babaların Anadolu'da yaptıkları ilk dini - siyasi hareket «Ba-bailer kıyamı» adıyla maruftur (637 = 1240). Baba İshak Anadolu'nun muhtelif sahalarındaki Türkmenler arasında bir çok taraftarlar peyda ederek Amasya civarında bir mağarada bir veli hayatı geçirmekte ve halkı Selçuklu Sultanı aleyhine tahrik ve teşvik etmekte idi. Nihayet, kendi kuvvetinin devlet kuvvetlerine karşı koyabilecek dereceye geldiğine hükmedince, Maraş taraflarındaki müridlerine haber göndererek ayaklanma işareti verdi. Buralardaki kesif Türkmen kabileleri esasen hazırdılar. Selçuklu kuvvetlerini defalarca mağlub ederek Malatya, Tokat, Amasya taraflarını ele geçirdiler. Ancak muntazam devlet kuvvetleri daha sonra nizamı sağladılar. Asileri tedib ettiler ve Baba İshak da idam edildi. Bu batini itikadlarının Baba İshak'm idamından sonra, başta Hacı Bektaş Veli olmak üzere, diğer Türkmen babaları tarafından neşr ve tamim edilerek asırlarca devam ettiği görülmektedir.
Biraz aşağıda göreceğimiz gibi, Simavnalı Şeyh Bedreddin ayaklanmasında Dobruca'da mevcudiyetlerini gördüğümüz Batıni'yyül-mezheb Türkmenler 662 (1261)'de Sarı Saltuk Dede maiyetinde oraya giden ve Karesioğlu İsa Bey zamanında kısmen Anadolu'ya dönen Baba İshak taraftarlarının artıkları olduğu gibi, Aydın taraflarında Börklüce Mustafa maiyetinde Bayezid Paşa, yani meşru' hükümet otoriteleri ile harp yapan ateşli ve mutaassıp Türkmenler de Aydın iline hicret etmiş, Babai Türkmenlerinin torunlarıdır.
BOZ-OK
03-17-2007, 04:41 PM
DEVAMI....
Karaman Oğlularının biraz meçhul olan ilk kuruluş devirleri de büyük Türkmen kıyamiyle pek çok ilgilidir ve bunu dini - siyasi şekilde izah edenler vardır Ezcümle, müverrih Hayrullah Efendi, Karamanlılarla Babailer in alakasını Nure Sufi'nin Babai halifelerinden olduğunu sarih bir suretde anlatır. Karaman oğullarının Anadolu'daki Türkmen kabileleri üzerinde asırlarca ne büyük bir nüfuz icra ettikleri ve koyu sünni mezhebindeki Osmanlı hükümdarlarının Türkmen kitlelerini itaat altında tutmak için ne büyük güçlüklerle karşılaştıkları göz önüne alınırsa, Karaman beylerinin Türkmenlerle bu samimi münasebetlerinde her halde bir alaka-i mezhebiyede bulunmak ihtimali pek kuvvetlidir.
Şeyh Bedreddin hakkında incelemeler yapan, merhum Prof. Şerefeddin Yaltkaya buna dair bir etüd neşretmiştir. Ve bunda onun babası, nerede doğduğu, ne zaman doğduğu, tahsili, Mısır Memluk hükümdarlarının oğluna muallimliği, dervişliği, Timur'un huzuruna çıkışı tekke şeyhliği ve tarikat silsilesi, eseri olan Varidat'a göre, meslek ve zihniyeti, kerametleri, vahdet-i vücud anlayışı, tanrı ve kainat görüşü, irade ve ahiret anlayışı, haşr-i ecsad, cennet ve cehennem, şeytan ve melek, İsanın hayatı, kamil insan hakkındaki görüşleri, fakih ve kazasker olarak Şeyh Bedrettin, İznik'deki hayatı, Şeyh Bedrettin hadisesine aid tarihi kaynaklar, nihayet Şeyh Bedrettin'in gayesi, ve eserleri vesaire hakkında incelemeler ve açıklamalarda bulunmuştur. Bu etüdünü 1924 de neşrettiği gibi daha sonra İslam Ansiklopedisi'nde (1944) bunu özet olarak yazmıştır. Biz de bu özeti nakledelim :
Babası Simavna kadısı İsrail adlı birisidir. Bu yüzden kendisine Simavna Kadısı oğlu denmiştir. Bedreddin Mahmut, Edirne civarında ve şimdi Yunanistan'da bulunan (Edirne ile Ortaköy arasında) Simavna'da 1370 sıralarında doğmuştur. Tahsilini sırasıyla memleketinde, Konya'da ve Kahire'de yapmış — Bu arada arkadaşı Seyyid Şerif Cürcani idi — ve müderris Mübarek Şah Mantıki (ölm. 1413) den mantık, felsefe, ilahiyat dersleri okumuştu. Daha sonra, Kahire'de bulunan Şeyh Seyyid Hüseyin Ahlati'ye intisab etti ve bu şeyhin emri ile Tebriz'e gidib o sırada Timur'un ulema arasında yaptırdığı ilmi musahebelere katıldı ve yüksek nüfuzunu tanıttı.
Bedrettin Mahmud, bir aralık Mısır hükümdarlarından Melik el-Zahir Seyfeddin Berkuk'un oğlu Ferec'e muallimlik yaptı. Şeyh Seyyid Ahlati'nin ölümü üzerine onun yerine geçti ve kısa zamanda şöhreti her tarafa yayıldı. Bir müddet Haleb, Konya ve Tire'de dolaştı. O sırada Sakız adasının hıristiyan reisini müridleri arasına almaya muvaffak oldu. Sonra Edirne'ye gitti. Ve orada anasına babasına kavuştu.
Musa Çelebi, ilim ve fazlını takdir ettiği Şeyh Bedreddin Mahmud'u kendisine kazasker yaptı. Çelebi Mehmed'in kardeşine galebe etmesi ve iktidarı ele alması üzerine, Bedreddin Mahmud da bütün ailesi efradı ile İznik'e sürüldü. Ve orada ikamete memur edilerek nezaret altında bulunduruldu. Şeyh, burada boş durmayıp, gizli gizli adamlar ve müridler yetiştiriyordu. Nihayet en becerikli adamları vasıtasıyla halk arasında propaganda yapmaya başladı. Ve bu arada Börklüce Mustafa adındaki adamını Aydın taraflarına yolladı ki, bu adam, Aydın ve Karaburun'da etrafına binlerce kişi toplamaya muvaffak oldu. Börklüce'nin başarıları genişleyince Şeyh Bedrettin Simavna'lı, İznik'de kalmayı ihtiyata uygun bulmadı, İsfendiyar beyin yanma kaçtı. Maksadı «Tatar ili»'ne geçmekti. İsfendiyar Bey, Celebi Mehmed'den çekindiği için buna müsaade etmedi. Şeyh de gizlice bir gemiye binerek Rumeli yakasına geçti. Ve Zağra'ya gitti. Burada nüfuz dairesi gittikçe genişlemeğe başladı. Bir müddet sonra Zağra'dan Silistre'ye geldi. Oradan Dobruca'ya geçti. Sonra Deli-Orman'da yerleşti. Ve buradan her tarafa mektuplar ve adamlar göndererek propagandaya girişti. Onun bu hareketi padişah tarafından haber alındığı vakit üzerine kuvvet gönderildi. O sırada Karaburun'da Börklüce Mustafa ve Manisa'da Torlak Kemal'in mağlubiyetleri, şeyhi ve yanındakileri şaşırttı. Bunlar şuraya buraya dağıldı. Nihayet Bayezid Paşa'ya karşı duramadılar. Şeyh ele geçti ve Serez'de padişahın huzuruna getirildi. Bu işi bir ilim heyetine havale etti. Müzakere sonunda Mevlana Haydar Acemi, katli helal malı haramdır dedi asıldı.
Şeyh Bedrettin zamanının alimleri arasında pek müstesna bir mevki' işgal ediyordu. Kendisi bilhassa fıkıhda mütebahhirdi Camiü'l-fusuleyn'de bir çok özel görüşleri vardır. Fıkha dair ilk yazdığı eser, Letaifü'l-işarettir. Sonra bunu şerh eden el-teshil ta'kib etmiştir. Camiü'l-fusuleyn 1300'de Mısır'da basılmıştır. Bunlarda kendi şahsiyetini aksettiren serbest düşünüşleri vardır. Bazı alimler buna ten-kidler yazmışlarsa da bir çok noktalarda Bedreddin Mahmud'un iç-tihatlarmdaki isabetleri tasdik etmekten kendilerini alamamışlardır.
Meşhur alimlerden ve tarihçilerden olub Şeyh Bedreddin Mahmud ile görüşenlerden İbn Arabşah, onun bütün ilimlerde ve bilhassa fıkıhda derya gibi engin olduğunu bildirir. Seyyid Şerif Cürcani de şeyhin fazl ve kemalini söylemekten çekinmemiştir. Tasavvufa dair eserleri, Füsus'ül-hikem, haşiyesi ile Meserretü'l-Kulub ve Va-ridat'tır. Tefsire dair Nurü'l-kulub'ı ve gramere dair, Ukudü'1-Ceva-hir'i vardır. En mühim eseri ve üzerinde türlü hükümler ve yorumlar verileni Varidat'tır. Bunda bi çok meseleleri tamamiyle şahsi telakkisine göre izah eder. Allah'ın zatını mahlukatmdan ayrı olarak kabul etmez ve alemin kadim olduğuna inanır :
İlahi irade dahi bir nesnenin istidadında olanı, Allah'ın dilemesi demektir. Yoksa o nesnenin istidadında olmayanı Allah'ın istemeğe selahiyeti yoktur. Meşiyet istidada tabidir. Allah dilediğini yapar, fakat istidadda olanı diler. Şeyh ahiret ve kıyameti, kıyametin alametlerini de, herkesin kabul ettiği şekilde kabul etmez. Dünya ve ahiret farklarını itibari bir nisbet sayar ve ruhların ve şair mücerredatın da beden aleminden itibari bir nisbetle ayrılmış olduğunu ve beden alemi kalkacak olursa ruhlar ve mücerredatdan bir şey kalmayacağını, dünya ve ahiretin, cisim ve ruh aleminin birbirine mü-vazi ve aynı zamanda ezeli ve ebedi bulunduğunu söyler. Şeyhe göre, Deccal ve Debbetü'1-arz ve emsali gibi kıyamet alametlerinden sayılan eşrat-ı saatden şimdiye kadar hiç biri zuhur etmediği gibi, binlerce yıl sonra da yine bunlardan umumiyetle kabul edilen şekilde, bir şey belirmeyecektir. Şeyhin cismani haşir hususundaki düşüncesi de umumi telakkiye tamamen aykırıdır. Bedrettin Simavna'ya göre beden için beka yoktur. Ve fenadan sonra beden cüzlerinin yeniden bir araya gelmesi de mümkün değildir. Bundan dolayı büyük mutasavvıf şeyhlerden Sofyalı Bali Efendi ölüm. 960/1553) ile halifesi Nureddin-zade (ölm. 981/1573), ve Aziz Mahmud Hüdayi (ölm. 1628)'in Şeyh Bedrettin hakkındaki kanaat ve hükümleri çok menfi ve ağırdır. Bali Efendi, Kanuni Sultan Süleyman'a verdiği bir layihada, şeyhi «Allah indinde gazaba uğramış, maslub şeyh Bedreddin» diye tavsif eder. Aziz Mahmud Hüdayi de Ahmed I.'e sunduğu layihada Şeyh Bedrettin'in «varidat adlı bir kitab telif ve içinde haşr-i ecsadı ve eşrat-ı saati inkar ettiğini ve kendisinin ilhad ve ibahe üzere olduğunu...» kayd eder. Nureddin Zade de aynı suretle Varidat için yazdığı şerhin her noktasında, ona hücum eder. Buna karşılık, meşhur Ebussuud Efendi'nin babası Muslihiddin Yav-si, şeyhin bu yoldaki fikrini mülayim bir surette izah ve hatta teyid ettiği gibi, Bursalı İsmail Hakkı da şeyhi bu noktada müdafaa etmiştir.
Şeyhe göre, cennet ve cehennem de netice itibariyle bu dünyadaki iyi ve kötü hareketlerin ruhlardaki acı veya tatlı tezahürlerinden ibarettir, demek olur. Bedreddin Mahmud'un Batlamyus nazariyesine uyarak, cennet'in sekiz ve cehennemin yedi kapısını yıldızlarda bulmaya çalıştığı da görülmektedir.
Şeytan ve melek hakkındaki düşünceleri oldukça ileridir. Ona göre, inşam hakka doğru götüren her şey melek ve rahmanidir. Ve aksine sürükleyen ve inşanın damarlarında dolaşan şehvani kuvvetler de şeytandır. Şeyh Bedreddin, cismani unsurların mutlaka zeval ve fena bulacağına, İsa'nın da ruhu ile diri, fakat bedeni ile ölü olduğuna kaildir. Nihayet o, kamil inşan nazariyesini ele alarak «İnsanlar cahiliyet zamanında şahsi putlara tapıyorlardı. Zamanımızda mevhum putlara tapıyorlar. Umulur ki, Allah hakkı izhar eder de, kendisine insanlar gereği gibi kullukta bulunurlar» demektedir. Şerefeddin Yaltkaya, bunları şu şekilde tefsir etmektedir. «Hakka yakınlık mertebelerini tamamlamış olan şeyhin bununla kendisini kasd ettiğinde şüphe yoktur». Şeyh Bedreddin, halkın müşahhas ve mevhum putlardan yüz çevirmesini isterken kendisini ileri sürmüş ve bu sözü ile ordular teşkil ederek dilediği gibi devleti devirmeyi niyet etmişti». Nitekim Heşt Behişt müellifinin nakline göre, Şeyh Bedrettin gaibden aldığı emir ve işaretle kendisine inananlar ile birlikte alemi elde etmek için, meydana çıkacağı ve ülkeleri kendi adamları arasında taksim edeceğini, ilim kuvveti ve tevhid sırrının tahakkuku ile taklitçilerin millet ve mezheplerinin temellerini yıkacağını ve bazı haram olan nesneleri helal kılacağını söylemekte idi. Buna göre Şeyh Bedreddin, kendisine inananlardan bir devlet kuracak, Osmanlı memleketlerinde yaşayan ahali arasındaki din farkını ortadan kaldıracak, müslüman olmayanlar bile bu ülkede taksimden faydalanacaklardı. O, Heşt Behişt'te görüldüğü gibi, saz ve şaraba izin veriyor, her şeyin insanlar arasında müşterek ve mubah olduğunu söylüyordu. Varidat'daki felsefi düşünceler de şeyhin iba-hekar hareketlere çok müsaid olduğunu gösterir.
BOZ-OK
03-17-2007, 04:44 PM
DEVAMI...
Bedreddin Simavi'nin başına bir çok kimseler toplanıyor, uzak yerlerden kendisine türlü türlü hediyeler geliyor, ve herkes onun ziyaretine koşuyordu. Sayıları binleri bulan bu mürid ve dervişler üzerinde şeyhin nüfuzu o derece kuvvetli bulunuyordu ki, bu adamlar is I VI -di V (Allah birdir) dedikten sonra«Ij^-j -ödemiyor, peygamberliği ancak şeyhlerine layık görüyorlardı. Şeyhe ve halifelerine uyanlar arasında Türkmenlerle birlikte, belki daha fazla, yahudi ve hıristiyanlar görülüyordu ki, bu da, onların bol huzur ve kolayca servet temini gibi vaadleri çok cazib bulmalarından ileri geliyordu.
Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal gibi propagandacılar, şeyhden aldıkları ilham ve hızla, az zaman içinde binlerce kişiyi ayaklandırmaya muvaffak olmuşlardı. Bunlar arasında mansıb ve mev-kilerinden düşmüş bir takım gayr-i memnunlar ile medrese talebeleri dahi vardı. Şeyhin kazaskerliği zamanında maaş ve tımar elde etmiş olanlar da bu isyana iştirak etmiş bulunuyorlardı. O, her murada ermek isteyenin kendisine baş vurmasını, kendisinin halifelerini ve Aydın ilinde ayaklanan Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal in dahi kendi adamlarından ve hidayet kılavuzlarından bulunduğunu ilan ediyordu. Şeyh Bedrettin Mahmut, gerek hükümet ve gerek ulema arasında müsamaha edilemeyecek kadar tehlikeli bir ihtilalci görünüyordu. Hatta kendisi, ayaklanmadan önce bile, hükümetçe sıkı bir tarassud altına alınmıştı. Onun öldürülmesi, yapılmak istenilen siyasi inkilabı durdurmuş olsa bile, dini inkilaba tamamiyle sed çeke-memişti. Şeyhin ölümünden iki asır sonra, Bedreddiniler, hükümetin dikkat nazarını çekecek kadar bir varlık ve faaliyet göstermekte idiler. Aziz Mahmud Hüdayi'ye göre şeyhin yoluna gidenler kızılbaşlar ile birdi.
Bedreddinilerin Batinilerle ilgili bulundukları da söylenebilir. Vaktiyle Baba İshak tarafdarlarınm Dobruca'ya geldikleri göz önünde tutulursa Şeyh Bedreddin'in Deli Orman'ı niçin intihab ettiği ve az zamanda etrafına binlerce kişiyi toplayabilmekteki muvaffakiyetinin sırrı anlaşılır.
Reisi ve tarafdarları dervişlerden mürekkep olan bu hareket Osmanlı tarihinde tek bir misaldir.
Şeyh Bedrettin Mahmut'u müdafaa edenler de vardır. Mahkeme reisliğinden emekli merhum Hafız Rıza, Vicdaniyat adlı eserinde onun savunmasını yapmış ve Şeyh Bedrettin Simavi'nin lehinde konuşanların (Niyazi Mısri, Şarih Kemal Efendi vesaire) sözlerini nakl etmiştir. Şeyhin Serez'deki mezarından çıkarılan kemikleri 1924 de bir sanduka içinde İstanbul'a getirilmişti.
-----------------------------------
Kaynak: Osmanlı Müesseseleri, Teşkilatı ve Medeniyeti Tarihine Genel Bakış / Prof. Tayyib Gökbilgin
timurlenk
03-17-2007, 04:53 PM
metin uca kimdir,yılmaz erdoganın akrabası olan rezil adam(mustafa erdoganda yıllarca ozgur gundem ankara temsilcisi idi)... iyi bir dayak yemisti gecenlerde ulkuculerden...
turk milleti uyan vede kendine gel,soysuz sopsuzları adam yerine koyma artık...
yavuz
03-18-2007, 04:56 AM
Şeyh Bedrettin'i öven utanmazların ne mal oldukları iyice ortaya çıkıyor artık. Komunist Milliyetçileri sizi... Allah içinizi dışınızı bir etsin de ne mal olduğunuz iyice bir ortaya çıksın. Yazıklar olsun size...
Dulkadiroglu
03-18-2007, 06:14 AM
Kaynak= http://www.alevikonseyi.com/Alevi_/11/21/31/41/111.html
"
Börklüce Mustafa
Börklüce Mustafa, 1400’lerin başında Şeyh Bedrettin önderliğinde gelişen mücadelede, Torlak Kemal ile birlikte büyük bir isyan sonrası asılarak şehit edilen önemli bir isyancı önderdir. Börklüce Mustafa, Şeyh Bedrettin’in öğrencisiydi. Şeyh Bedrettin, o zamanın haksızlıklarına karşı mücadele etmiş “yarin yanağından gayrı her şeyde ortaklık” şiarı ile onbinlerce kişiyi aydınlatmış ve örgütlemiş büyük bir önderdir. Osmanlı kaynakları, Börklüce Mustafa (http://www.alevikonseyi.com/Alevi_/11/21/31/41/111.html) için çok çirkin şeyler yazmışlardır. Aynı şeyleri diğer önderler için de yapmışlardır. Çünkü toplumun tarih bilincini karartmak, o toplumu köklerinden koparmaktır. Köksüz bir ağaç nasıl kuruyorsa, kökünden koparılmış bir toplum da geleceğini kuramaz ve yok olup gider. Bunun içindir ki, Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa’nın eylem ve söylem birlikteliğini kırmak için Börklüce’nin Şeyh Bedrettin ile ilişkisi olmadığını yazmaktalar. Gerçekler farklıdır. Gerçekler, Şeyh Bedrettin’in başta Aleviler olmak üzere, o günün şartlarında yönetimden memnun olmayan, devletin ağır vergileri ve zulmü altında inleyen kitleleri eğittiği, onlara bu zulmün kader olmadığını anlattığıdır. Bunu Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ile yapmıştır (http://www.alevikonseyi.com/Alevi_/11/21/31/41/111.html). Aslında Şeyh Bedrettin ve Börklüce Mustafa için ciltler dolusu şeyler yazılabilinir. Ama olayın özeti böyledir.
Bilinmesi gerekenler; Börklüce Mustafa, Şeyh Bedrettin’in öğrencisidir. Torlak Kemal ile Şeyh Bedrettin’in düşünceleri doğrultusunda bir devlet sistemi kurmak için isyan etmiştir. Bu isyanın sonucunda yenilmiş ve katledilmiştir."
Yahu Allah askına ne zamandan beri isyancılar "sehit" ilan ediliyor...Torlak Kemal ve Borkluce Mustafanın Turklugu bile kesin degildir...Aleviler icindeki bu yanlı-bozguncu insanları ayıklamalıdır...Bugun ne yazık ki Alevilerin icinde ataeistler ve kurdler bolca turemistir...yazık...
Seyh bedreddin düşüncesinden kesitler:
* hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar.
* insanlar birbirlerine yahut haksız mala, meşru olmayan
* paraya veya rütbe ve mevkilere yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, allah’a ibadet ediyoruz sanında bulunuyorlar. bütün namazlar ve niyazlar ahlâkın düzeltilmesi için iç yüzün arınlanması için birer vasıtadan ibarettir. hakiki ibadetin hiç bir vakit kayıt ve şartı yoktur. hangi tarzda yapılırsa yapılsın, tanrının dileğine uygun olur. ibadetin temeli maksudun hak olmasıdır. bir cemaatte bu temel bulunmayınca yaptıkları ibadetler de kaybolur. yalnız kötü toplantılar kalır. fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.
* kötü ve çirkin işlerle uğraşan insanlar hak’tan uzaklaşmışlardır. cehennem işte budur. cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır. insanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda hak’la kavuşmuşlardır.
* insanlar müslümanlıktan önce somut bir puta taparlardı, çağımızda ise hayali bir puta tapıyorlar. belki bir gün hak kendisini gösterirde hak olarak ona taparlar.
* gerçek tasavvufçu, hiç bir insan gözünün görmediği, kulağının işitmediği, gönlünün sezmediği şeyhleri bilir. onları halka, kafalarının alabileceği şekilde anlatır. ama aslını içinde gizler. eğer halk bunu öğrenirse, kendisini öldürür.
* tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.
* tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.
* ibadet etmekten amaç; ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış, oruç tutmuş olsan, bundan dolayı hiç bir sevap ve mükâfat kazanamazsın.
* ölmezden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık ile birleşir. ve sonsuz hayat ile diri olur. ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılmadıkları için buna gönül vermezler
vBulletin® v3.7.0, Copyright ©2000-2008, Jelsoft Enterprises Ltd.