View Full Version : Abide Sahsiyetler
Iqbol
04-28-2007, 08:25 PM
Bu belgeseller cok hosuma gitti. Aynisi gibi bildigimiz abide sahsiyetler hakkinda bilgilerler paylasalim, lutfen.
Her devirden her gönülden her dilden ses verdiler. Onlar maneviyat dünyasının kılavuzları oldular. ’Abide Şahsiyetler’ (http://mehtap.tv/index.php?prgID=32&ktgID=12) belgeseli Türkiye’nin inanç ve ahlak değerlerine ışık tutmuş portreleri şahitlerin,sevenlerin ve öğrenenlerin dilinden ekrana taşıyor.
Hizmetleri, çileleri, eserleri…
İç dünyalarından bilinmeyen zenginliklerini ve derinliklerini yarınlara aktarmayı amaçlıyor.
Iqbol
04-28-2007, 08:26 PM
İsmail Fakirullah Hazretleri (http://goruntu.mehtap.tv/belgeseller/abidesahsiyetler/abidesahsiyetler_19092006.wmv)
İsmail Fakirullah Hz. Hicri 1067’de Recep Ayı Regaip Kandili’ne rastlayan Cuma Gecesi dünyaya gelmiştir. Babası Hoca Kasım Efendi’dir. İsmail Fakirullah Hz. çocuk yaşlarında ilim tahsiline başlamış ve hoca oluncaya kadar ilim tahsiline aralıksız devam etmiştir. 24 yaşındayken babasını kaybetmiştir. Bu yaşta evlenerek oturduğu camide müderrislik ve imamlık yapmaya başlamıştır. 30 yaşında annesini kaybettikten sonra zühd ve takvasının gereği olarak kendisine bir tarla satın almış, bizzat kendi elleriyle asma ağaçları dikmiş ve geçimini sağlamak için çalışmıştır. Tarla ekmiş, ekin biçmiştir. 40 yaşına kadar günlerinin çoğunu oruçla geçimiş, orucunu birkaç üzüm tanesi ile açmıştır. 40 gün konuşmadan, yeme içmeden kesilip mana alemine dalmıştır. Kırkıncı gün gözünü açmış, bir tas su içmiş, ekşi nar aşı isteyip, bir parça ekmekle yemiş ve kendine gelmiştir. Bundan sonra yemeğini normal yemeye başlamıştır. Daha sonra 48 yaşında Hacc’a gitmiştir. İsmail Fakirullah Hz.’nin biri kız olmak üzere 5 çocuğu vardı. İbrahim Hakkı Hz.’nin üstadı olan İsmail Fakirullah Hz.’nin büyük kerametleri olmuştur. Bunlardan bir tanesi de kuyu hadisesidir.İsmail Fakirullah Hz. 48 yaşındayken komşularından biri vefat eder. Onların evlerine taziyeye gider. Taziyede bulunduktan sonra namaz vakti izin alıp, eve dönmek isterken, avluda bulunan ve içinde su bulunmayan 22 m. derinliğinde bir kuyuya düşer. İsmail Fakirullah Hz.’nin camiye gelmediğini gören cemaat İsmail Fakirullah Hz.’ni aramaya başlar. Nihayet taziye evinden çıkanlar İsmail Fakirullah Hz.’nin kuyudan seslerini işitirler. Bunun üzerine kuyuya biri inerek İsmail Fakirullah Hz.’ni kuyudan çıkarır. Büyük Mürşid kuyudan çıkarılırken sarığı başında, terliği ayağında ve kaşındaki ufak sıyrık haricinde vücudunda herhangi bir yara veya kırık olmadığı halde olup bitenlerden habersiz hala o manevi mecliste içtiği muhabbet ve ilahi aşk şarabının etkisiyle istiğrak halindeydi. Kendisini kuyudan çıkartmak isteyenlere, “Beni kendi halime bırakın. Artık benim sizinle işim kalmadı, benden uzaklaşınız.” diyerek kendisini mevlasıyla ve o manevi mecliste hazır bulunan evliya ruhlarıyla başbaşa bırakmalarını ısrarla istemiştir. İsmail Fakirullah Hz. ayıldığında kuyuya düştüğünden haberi olmadığını, ancak kuyuda bulunduğu zaman zarfında yüce Allah’ın Tecelli Sıfatlarıyla müstağrik olduğunu, bir çok evliyanın ruhlarıyla tanıştığını ifade eder. İsmail Fakirullah Hz.’nin istiğrak hali 8 yıl boyunca devam etmiştir. 9. yıl istiğrak halinden ayrılıp Cenab-ı Hak’tan aldığı feyzle, insanları hak yoluna irşada başlamıştır. Bir tarafta “Uveysiyye” tarikatının esasları doğrultusunda her kesimden insanları irşad ederken, diğer tarafta şer-i ilimler ve müspet ilimlerde dünyaca ünlü meşhur ilim adamları yetiştirmiştir. Hayatını hak yolda insanları irşad etmekle geçiren bu büyük veli Hicri 1146, Miladi 1734 senesinde ruhunu mevlasına teslim etmiştir. Kabri Tillo Kabristanlığı’nda kendi ismiyle anılan türbededir. İsmail Fakirullah Hz.’ni vefatından sonra halka tanıtan İbrahim Hakkı Hz.’dir.
Iqbol
04-28-2007, 08:28 PM
Alvarli Efe Hazretleri (http://goruntu.mehtap.tv/belgeseller/abidesahsiyetler/abidesahsiyetler_03102006.wmv)
Alvarlı Hoca Muhammed (Lütfi) Efendi (1868-1956)
Muhammed Lütfi, 1868 yılında Erzurum'un Pasinler (Hasankale) kazasına bağlı Kındığı Köyünde doğdu. Babası Hoca Hüseyin Efendi, annesi ise Hasankaleli Emin Efendinin kızı Hatice Hanımdır. İlk eğitimini babasından aldı. Babası Hoca Hüseyin Efendi aynı zamanda talebe yetiştirip icazet verdiğinden, oğlu Muhammed'i de yetiştirip mezun etti ve böylece oğluna icazet verdi.
İcazet aldıktan sonra, ilmi seviyesini yükseltmeye gayret göstererek Erzurum'un ünlü alimlerinin derslerini takip etti.
Muhammed Lütfi, 1891 yılında Pasinler'de (Hasankale) bulunan Sivaslı Camii'ne imam olarak tayin edildi. Tasavvufa da ilgi gösterdiğinden aynı yıl içinde babası ile birlikte Bitlis'e gitti. Burada bulunan Nakşibendi Tarikatı şeyhi Muhammed Küfrevi'ye bağlandı. Bir süre burada kaldıktan sonra, şeyhin halifesi olarak memleketine döndü ve daha önceki imamlık vazifesini sürdürdü. Akabinde yine Erzurum'a bağlı bulunan Dinarkum Köyü'ne giderek burada imamlık vazifesini sürdürdü.
Birinci Dünya Savaşı devam ederken Erzurum ve çevresi Şubat 1916'da işgal edilmeye başlandı. İşgal olayından sonra Yavi Köyüne gitti ve burada imamlığını devam ettirdi. Erzurum ve çevresini işgal etmiş bulunan Ruslar, Bolşevik ihtilali üzerine topraklarımızı terk etmeye başladılar. Ancak Ermeniler katliam yapmaya başlayıp hocanın köyünün de aralarında bulunduğu bölgede insanları katletmeye devam etmeleri üzerine, Mustafa Lütfi bunlara karşı koydu.
Mustafa Lütfi çevre köylerden toplamış bulunduğu altmış kadar gönüllü kişiden müteşekkil müfreze oluşturdu. Bunlar, Ruslara ait, Oyuklu Köyü civarında bulunan bir silah deposunu ele geçirmeye muvaffak oldular. Ellerindeki silahlarla birlikte Türk Ordusuna dahil oldular. Ordu ile birlikte işgalden kurtulan Erzurum'a girdiler. Bir taraftan Erzurum'un işgalden kurtuluşuna sevinirken, diğer taraftan çarpışmada şehit düşen babasını kaybetti.
İşgalden sonra memleketi Hasankale'ye gelen Muhammed Lütfi'ye ilçenin müftüsü olması teklif edildiyse de bunu kabul etmedi. Buna karşılık halkın isteği üzerine Hasankale'ye bağlı bulunan Alvarlı Köyüne imam oldu. Bu tarihten itibaren Alvarlı Muhammed Hoca olarak anılmaya başlandı ve bu lakapla meşhur oldu. Halk arasında kullanılan bir diğer lakabı ise "Efe Hazretleri" idi. Uzun süre buradaki hizmetini devam ettirerek 1939 yılına kadar sürdürdü. Bu tarihten itibaren mesaisini, insanları doğru yola iletme ve iman hizmetinde bulunmada yoğunlaştırdı. Vefatına kadar, insanları eğitmeye ve onlara örnek olmaya çalıştı. 12 Mart 1956 tarihinde yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak vefat etti. Naaşı Alvarlı Köyüne defnedildi.
Muhammed Lütfi Efendi, doksan yıla yaklaşan ömrü boyunca örnek bir hayat yaşadı. Dünyevi şeylere ehemmiyet vermediğinden dolayı hiç malı olmadı. Hiç kimseden bir şey beklemeden ve almadan geçimini sağlamaya çalıştı. Misafirperverliği ile dikkat çekerek, sofrasında daima misafir bulundurmaya gayret gösterdi. Gayet temiz ve düzenli giyimiyle dikkat çekti. Hareketlerinde vakurlu duruşuyla nazarlara göründü.
İnsanlarla olan ilişkilerinde herkese hüsnüzanla yaklaşmaya çalıştı. İmkanlar dahilinde hiç kimseyi kırmamaya ve herkesle görüşmeye itina gösterdi. Hiç kimseyi hor görmedi. Sarhoşları bile huzuruna kabul edip ilgilendi. Kendisini dinleyenlere, daima karşılarındakileri incitmemeleri tavsiyesinde bulundu. Alışverişlerinde insaflı olmalarını tembihledi. Herkese layıkıyla teveccüh gösterip memnun etmeye gayret gösterdi. Hiç kimsenin kalbini kırmayarak bunun için büyük gayret gösterdi.
Muhammed Lütfi Efendi Türkçe dışında, Arapça ve Farsça dillerini de biliyordu ve bu dillerde şiir yazacak kadar bir birikime sahipti. Şiirleri vefatından sonra oğlu Seyfeddin Mazlumoğlu tarafından derlenmiş ve Hülasatü'l-hakayık adıyla neşredilmiştir. Bu eserde yedi yüze yakın şiiri yer almıştır. Hece vezniyle yazdığı şiirlerinde sade bir dil kullanmıştır. Şiirlerinden bazıları bestelenmiştir
Iqbol
04-28-2007, 08:31 PM
Ahmed Ziyauddin Gumushanevi hazretleri (http://goruntu.mehtap.tv/belgeseller/abidesahsiyetler/abidesahsiyetler_01112006.wmv)
Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi - TÜRKÇE
Mart 2002
Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi1813 tarihinde Gümüşhane'de doğdu. 10 yaşında Trabzon'a gelerek alimlerden ders almaya başladı. Ağabeyinin askere gitmesi sebebiyle bir süre babası ile birlikte ticaretle uğraştı. Ailesinin muhalefetine rağmen 1831 yılında İstanbul'a yerleşerek tahsiline orada devam etti. Devrin birçok ileri geleni onun sohbetlerinden etkilenerek yaşantısını değiştirdi. Bu ileri gelenler arasında Sultan II. Abdulhamid Han da vardı.
Ömrünün 28 senesini kitap çalışmalarına ayıran Gümüşhanevi, 16 yıl bizzat tebliğ faaliyetinde bulunmuştur. Sayıları bir milyonu aşan talebelerinin atıl duran servetlerini biraraya getirerek ortak bir "yardımlaşma ve yatırım fonu" kurdurmuştur. Bu yatırımlar sayesinde bir matbaa, yayın evi, içinde 18.000 kitabın bulunduğu 4 ayrı kütüphane ve çeşitli vakıflar kurdurmuştur. Sünnet-i seniyyeye büyük önem verdiği bilinen Gümüşhanevi Hazretleri sürekli olarak talebelerine hadisler konusunda dersler vermiştir.
Gümüşhanevi Hazretleri döneminin en önde gelen İslam alimi olarak kabul görmüştür. Ülke çapında kütüphaneler kurdurarak ve eğitim faaliyetine bizzat kendisi katılarak Müslümanların ilerleyebilmesi için elinden gelen bütün gayreti göstermiştir. 93 harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda cephede savaşmış ve askerimize moral desteği vermiştir.
1880 yılında Mısır seyahati dönüşünde Gümüşhanevi dergahını Halifesi Hasan Hilmi Efendi'ye bırakarak sadece cuma sohbetlerinde bulunmuştur. 13 Mayıs 1893 yılında yaz aylarını çadır kurarak geçirdiği Beykoz'daki Yuşa tepesinde vefat etmiştir.
Gümüşhanevi Hazretleri'nin Söylediği Sözlerden Bazıları Şunlardır:
* Muhabbetin dört çeşidi vardır: Allah'ı sevmek, Allah'ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek, Allah'la beraber sevebilmek.
* Aşk, bütün his, irâde ve düşüncelerden sıyrılarak, yalnız Allah ' a büyük bir iştiyakla yönelmek, mal, evlat, dünya ve her türlü alakadan koparak, Hâlık'a hasret duymaktır.
* Günahlardan kurtuluşun en sür'atli yolu, muhabbetullah ve cemalullah'a aşk ve şevk ile bağlanmalıdır. Bu ise çok ibadet etmek, istiğfar etmek, ölümü ve cehennem ateşini çok düşünmek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek, mahlukâta şefkat göstermek, hüsn-ü zan beslemek, şehvet, kin ve kötü fikirlere karşı sabretmekle elde edilir.
* Sağa-sola bakmak nasıl kalbin gücünü parçalayıp zayıflatıyorsa, gözleri kapamak da, aksine kuvvet ve ferahlık verir.
* Kim ki gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetten korur, bâtınını murâkabe ile ma'mûr hale getirir ve helal rızıkla beslenirse, firasetinde yanılmaz. Fakat firaset, bedende nefsin hakimiyeti ile değil, Cenâb-ı Hakk'ın nuru ile bakabilme hassasını kazanmakla elde edilen bir haslettir.
* Temel esas hizmettir. İnsan hizmet ettikçe himmete mazhar olur, izzet bulur ve saâdet-i dâreyne erer.
Hoca Efendi'nin Eserlerinden Bazıları:
Cami'ul Usul , Ruhu'l-arifin , Mecmu'atü'l-ahzab , Kitabü'l-arifin fi esrar-ı esmai'l-erbain , Mektup
Iqbol
04-28-2007, 08:34 PM
Mehmet Zahid Kotku hazretleri (http://goruntu.mehtap.tv/belgeseller/abidesahsiyetler/abidesahsiyetler_15112006.wmv)
Mehmet Zahid Kotku Hazretleri 1897 yılında Bursa kale içinde Türkmenzade Sokak'ta dünyaya gelmişlerdir. Ailesi Şirvân'a bağlı, eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır. Kafkasya'da bir dağ eteğinde bulunan ve ipekçiliği ile meşhûr olan bu yöreden Osmanlı-Rus Harbi sırasında Anadolu'ya 1297`de göç eden Müslümanlarla gelmişlerdir. Bursa'ya geldiğinde henüz 16 yaşında olan babası İbrahim Efendi, Bursa Hamza Bey Medresesinde tahsil görüp çeşitli yerlerde imamlık yapmıştır. 1929 yılında vefat etmiştir. Annesi Sabire Hanım da Mehmet Zahid Hocaefendi henüz 3-4 yaşlarında iken vefat etmiştir. Mehmet Zahid Kotku Hoca Efendi'nin ağabeyi Ahmet Şakir Efendi'de Kudüs'te ve Çanakkale cephelerinde savaştıktan sonra 28 yaşında cephede hastalanarak şehit olmuştur.
Aile fertlerini bir bir kaybeden Hoca Efendi, Bursa Sanat Okulunda okurken, o sıralarda patlak veren Birinci Dünyâ Harbi sebebiyle on sekiz yaşındayken askere çağırılmıştır. Uzun yıllar askerlik yapmış ve Suriye cephesinden dönüşte de orduda yazıcılığa devam etmiştir.
Aynı zamanda derslere, toplantılara ve vaazlara da devam etmiştir. 1917 yılında Gümüşhane Tekkesi'ne giderek Şeyh Ömer Ziyaeddin Efendi Hazretlerine bağlanmıştır. Bu bağlılık neticesinde manevi değişiklikler kısa zamanda Hoca Efendi üzerinde kendini göstermeye başlamıştır. Ziyaeddin Efendinin vefatı üzerine onun yerine geçen Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi yanında manevi eğitimlerine devam etmiş, 27 yaşında da eğitimini tamamlamıştır.
Böylelikle Ramuzul e-hadis, Hizbi azam, Delail-i Hayrat'tan dersler verebilme selahiyeti ile birlikte Beyazıt, Fatih, Ayasofya camiinde ve medreselerde derslere devam etmiştir. Hoca Efendi bir süre sonra Bursa'ya dönmüş ve orada evlenmiştir. 1929 yılından itabaren pek çok camide hatiplik yaptıktan sonra 1985 yılında İskender Paşa Cami'nde vefatına kadar vazifesine devam etmiştir.
Mehmet Zahid Kotku Hazretleri kalmak üzere 1979 yılında gittiği, Hicaz'dan 1980 yılında ağır hastalıkları sebebiyle geri dönmüş, 13 Kasım 1990'de Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. 14 Kasım 1990 günü Süleymaniye Camii'nde çok kalabalık bir topluluk eşliğinde cenaze namazı kılınmıştır.
20. yüzyılın en büyük İslam alimlerinden biri olan Mehmet Zahid Kotku Hazretleri İslam ahlakının yayılması için uzun yıllar hizmet etmiş, çok değerli tefekkürlerini ve ilmini yüzlerce insanla paylaşarak çağımıza ışık tutan şahıslardan biri olmuştur.
Sohbetleri
Mehmed Zahid Efendi'nin ilmini paylaştığı camilerde yaptığı hizmet genellikle sohbet niteliğinde olmuştur. Klasik ilmihal bilgilerini değişik ve güncel kanıtlarla açıklar, Kuran ayetlerini ve Hz. Muhammed (sav)'in hadislerini de aktarırdı. Dinleyicileri toplumun farklı kesimlerinden oluşan geniş bir yelpazeye sahipti; çiftçiden esnafa, öğretim üyesinden devlet adamına kadar uzanıyordu. Dinleyenleri günlük hayatın durağan çizgisinden sıyıran hikmetli konuşmalarını dinlemek için özellikle Cuma ve Pazar günleri çok uzaklardan gelenler olurdu. Hadis açıklamalarına dayanan uzun sohbetleri adeta açık üniversite işlevini görüyordu.
Mehmed Zahid Efendi sohbetlerinde açıkladığı bilgileri bizzat hayata geçirerek dinleyenlerine örnek olan bir eğitimciydi. Kendisi farklı sözlerinde yalnızca bilmek değil, bildiğini uygulayarak ilmi hayata mal etmenin gerekliliğine değinmiştir.
Etrafındaki insanların ona duyduğu büyük saygı ve hayranlık hislerine karşın mütevaziliğinden asla ödün vermeyen Kotku Efendi, herkesi dikkatle dinler, kimseyi kırmazdı.
Yardımseverliği
Mehmed Zahid Efendi ruhun temizlenmesini, kirlerden paslardan arınmasını, ancak fedakarlıkla, feragatle kısaca "Allah yoluna harcamak"la mümkün olduğunu düşünür. "Veren el, alan elden üstündür" hadisinin doğrultusunda talebelerini karşılıksız vermeye, Allah için hayır yapmaya teşvik etmiştir. Bu amaçla Hakyol Eğitim Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı'nın kurulmasına öncülük etmiştir. Nitekim Kuran'da Yüce Allah arınmanın ve iyiliğe erişmenin infak (Allah için harcamak) ile mümkün olacağını şöyle bildirmiştir:
"Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz." (Al-i İmran Suresi, 92)
Nasihatleri
Nasihatlerinin temelini, "Müslümanların kardeş olduğu" gerçeği oluşturur. Kardeşliğin bir gereği olan yardımın, hizmetin tam olarak yerine getirilmesini istemiştir.
Sevgi ve saygı temeli üzerine kurulan İslam kardeşliğinin, kişiyi başkalarının hatalarıyla uğraşmaktan alıkoyması gerektiğini, kendi hatalarımızı görerek onları düzeltmeye çalışmanın daha doğru olacağını her fırsatta ifade etmiştir. Bu sebepledir ki, sohbetlerinde hiçbir zaman başkalarının hataları konu edilmemiş, hele ki İslam'a hizmet eden, emeği geçen, eserleri bulunanlar eleştiri konusu olmamışlardır. Bu tutumu günümüz Müslümanlarının birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularını yeniden kazanmaları için tüm inananlara bir örnektir.
Sık sık "Ölüme hazırlıklı olunuz" nasihatini yinelerdi.
13 Kasım 1980 günü uyurken Hakk'ın rahmetine kavuşan bu değerli insan Kanuni Sultan Süleyman türbesi arkasında, muhteşem bir cemaat eşliğinde defnedilmiştir.
Sözleri
"Ey muhterem kardeşim! Biz herkese hüsn-ü zan eder (güzel bir gözle bakarız), kimsenin aleyhinde bulunmayı sevmeyiz. Rahmetli babamdan aldığım ders şudur ki, "Oğlum! Herkes iyi, ben yaman; 'Herkes buğday ben saman' de ve öylece kabul et" nasihatinde bulunur, böylece de kibir, gurur, ucub ve kendimizi beğenmekten bizleri korumuş olurdu. (Kotku Efendi'nin babası bir imamdır.) "
"Tevbeyi sadece günahkarların yapacağını sanmak büyük hatadır. Kimi günahından, kimi gafletinden, kimi bütün boş işlerden, kimi ibadetine güvenmenin verdiği aldatıcı gururdan, kimi de bizzat tevbesinden tevbe eder. Kulun yaratılış gayesinin farkına varması ve bu ulvi gaye ile yaşadıkları arasındaki çelişkiyi kaldırmaya çalışması tevbenin ta kendisidir."
Gümüşhânevî Dergâhı şeyhi Mustafa Feyzi Efendi'nin önde gelen talebelerinden Mehmet Zahid Kotku Efendi, Osmanlı Devleti'nin son döneminde oldukça durgun bir hal alan tasavvufi hayata bir hareket getiren büyük bir alimdir.
Iqbol
04-28-2007, 08:37 PM
Mahmud Es'ad Cosan hazretleri (http://goruntu.mehtap.tv/belgeseller/abidesahsiyetler/abidesahsiyetler_10102006.wmv)
Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale’ye bağlı Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babası Halil Necati Efendi, annesi Şadiye Hanım’dır. Babası ile annesi üçüncü kuşakta aynı kökte birleşmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olan dedeleri Buhara’dan gelip Çanakkale’ye yerleşmişlerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, İstanbul’da ilim tahsilinde bulunmuş ve dönemin ünlü meşâyihinden Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi’nin yakın bağlıları arasına girmiştir. Dedesi Molla Mehmed Efendi ise Fatih medreselerinde okuyup icazet aldıktan sonra, Birinci Cihan Harbi’ne iştirak etmiş ve bu savaşta şehit düşmüştür.
Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin babası Hâfız Halil Necati Efendi 1942 yılında çocuklarının tahsili için İstanbul’a göç etti. Es’ad Coşan Hocaefendi ilk öğrenimini Eminönü Vezneciler İlkokulu’nda, 1950 yılında tamamladı. Bu arada babası vasıtasıyla dönemin âlim ve âriflerinden Serezli Hasib ve Abdülaziz Bekkine Efendilerle tanıştı. Sohbet meclislerine devam etti.
Vefa Lisesi orta kısmından 1953, aynı okulun lise kısmı Fen Kolu’ndan ise 1956 yılında mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünü 1960 yılında bitirdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ve Türk-İslâm Sanatı sertifikaları aldı. Fakülte son sınıfta iken Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’nin küçük kızı Muhterem Hanımefendi ile evlendi.
Fakülte’den mezuniyetini müteakip girdiği imtihanı başarı ile vererek Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Klasik-Dînî Türkçe Metinler Kürsüsü asistanlığını kazandı ve bu suretle de üniversiteye intisap etti.
Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yapan Es’ad Coşan Hocaefendi, 1965 yılında XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri adlı çalışmasıyla “İlâhiyat Doktoru” ünvanını aldı. İlâhiyat Fakültesi öğretim üyeliği yanısıra 1967-68 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda “Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersi verdi.
Es’ad Coşan hocaefendi 1972 yılında Hacı Bektaş Velî ve Makâlât adlı tezi ile doçent ünvanını aldı. 1971-1972 yıllarında yedek subay olarak askerlik hizmetini yaptı. 1973 yılında aynı fakültesin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öğretim üyeliğine, bir yıl sonra da aynı kürsünün başkanlığına atandı. Emekli olduğu 1987 yılına kadar adı geçen kürsünün Anabilim dalı başkanlığını yürüttü.
1977-1980 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademis’nde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersleri verdi.
Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye adlı takdim teziyle 1982 yılında Profesör unvanını aldı.
Üniversiteye intisap etmesinden emekliliğine kadar geçen süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kurulan çeşitli komisyonlarda üye olarak çalıştı. Aynı zamanda Almanya, Avusturya, Irak, İran, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde uluslararası toplantı ve konferanslara katıldı, araştırma ve incelemelerde bulundu.
Mensubu bulunduğu fakültede Türk-İslâm Edebiyatı, Osmanlıca, Türkçe-Kompozisyon, Farsça ve Arapça derslerini okuttu. Yedi adet doktora ve çok sayıda lisans tezi yönetti.
Mahmud Es’ad Coşan hocaefendi başarılı ve verimli bir öğretim üyeliği hayatı sürdürmekte iken irşad faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilmek amacıyla 1987 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Bundan sonra Hocası ve kayınpederi Mehmed Zahid Efendi’den aldığı tebliğ ve irşad görevini daha aktif yerine getirebilmek için faaliyetlere başladı. Seleflerinin başlattığı hadis derslerini Türkiye’nin bir çok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaştırdı. Yaygın ve örgün eğitim, kültür, yardımlaşma, sanat ve yayın alanlarında hizmet üretmeleri için dostlarını teşvik etti. Bu alanlarda bir çok çalışmanın başlamasına önayak oldu. Çok sayıda kitap ve makale kaleme aldı.
Sohbetlerine gösterilen ilgiden dolayı hizmet sınırlarını genişletti ve bu gaye ile dünyanın bir çok ülkesine seyahatlerde bulundu. Avrupa, ABD, Orta Asya ve Avustralya’ya defalarca giderek eğitim proğramlarına katıldı.
Doğup büyüdüğü vatanından yirmi bin kilometre uzakta bulunan Avustralya’da, bir cami açılışı için yaptığı bir seyahat esnasında elim bir trafik kazası neticesinde Hakk’a yürüdü (4 Şubat 2001). Nâşı Türkiye’ye getirildi. 9 Şubat 2001 tarihinde Fatih Camii’nde Cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazına, yüzbinlerce talebe ve seveni katıldı. Eyüpsultan Mezarlığı’nın Nakşi Tarlası denilen kısmında Hakk’ın rahmetine tevdi edildi
Iqbol
04-28-2007, 08:38 PM
Abdulhakim Arvasi hazretleri (http://goruntu.mehtap.tv/belgeseller/abidesahsiyetler/abidesahsiyetler_26092006.wmv)
Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslam'ın vekarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız." (Seyyid Abdülhakim Arvasi)
Seyyid Abdülhakim Arvasi, 1865 yılında Van'ın Başkale ilçesinde doğmuştur. Abdülhakim Efendi'nin babası bir Nakşi şeyhi olan Seyyid Mustafa Efendi'dir.
Abdülhakim Arvasi Efendi, Irak'ın çeşitli yerlerinde eğitim almıştır. Arapça, Arap Edebiyatı, kelam, İlahi ve tabii hikmetler, matematik, geometri, tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf, eğitim aldığı alanlardır.
On dört yaşındayken Seyyid Taha Hoca'nın halifesi olan Fehim Efendi'ye bağlılığını bildirmiştir. Hem dini hem de tasavvufi eğitimde olgunluk kazanan Abdülhakim Efendi, yirmi yaşında Van'a geri dönmüştür.
Memleketinde medrese yaptırmış ve büyük bir kütüphane kurmuştur. Yirmi yıl bütün öğrencilerinin masraflarını da karşılamak suretiyle bu medresede hocalık yapmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Hoca Efendi şehirden şehire dolaşırken 1919'da İstanbul'a gelir ve yerleşir. Daha sonra da Kaşgari Dergahı'nda şeyhlik, vaizlik ve imamlık; Süleymaniye Medresesi'nde de tasavvuf hocalığı yapmaya başlar.
Kurtuluş Savaşı sırasında, eli silah tutanların Anadolu'ya geçip Kuvay-i Milliye'ye katılması, para ve mal ile de yardım yapılması konusunda milleti teşvik etmiş ve birçok insanın İstanbul'dan Kuvay-i Milliye'ye katılmasına öncülük etmiştir.
Seyyid Abdülhakim Arvasi, 1943 yılında rahatsızlanmış ve bu rahatsızlığı sonucu vefat etmiştir. Abdulhakim Arvasi Efendi, arkasında örnek ahlakı ve nasihatlarının yanında Er-Riyazü't-Tasavvufiyye ve Rabıta-i Şerife isimli iki eser bırakmıştır.
Önemli Tavsiyeleri
Allah'ın emir ve yasaklarını insanlara anlatan ve kendisine Silsile-i aliyye adı verilen büyük alimlerden Abdülhakim Arvasi Efendi, sohbet ve vaazlarında İslam'ın özüne yönelik çok önemli anlatımlar yapmıştır.
Seyyid Abdulhakim Arvasi Efendi, Allah'ın dünya üzerindeki herşeyi yaratırken onu bir sebebe bağladığını ve insanların birşeyin olması için Allah'a dua ederek sebeplere sarılması gerektiğini söylemiştir:
"Allahü Teala, herşeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü Teala'nın bu adeti içinde meydana gelmektedir. Allahü Teala sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, adetini bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor." (Seyyid Abdülhakim Arvasi)
Kardeşliğin önemini şu sözleriyle vurgulamıştır:
"Hak Teala'nın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, birbirinize ne kadar bağlı kardeşler olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden Allah'ın merhameti neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakk'a imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü Teala'nın merhamet ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de; hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise Hakk'ı tanımamanın, zulm ve haksızlık etmenin cezasıdır." (Seyyid Abdülhakim Arvasi)
Allah'a şükretmenin önemini ise şöyle anlatmıştır:
"Hamd, O nimet vericiyi ibadetle bilmektir. Şükür,
Hakk'ın kuluna verdiğini O'nun yolunda kullanmaktır. (Maneviyet Dünyamızda İz Bırakanlar, Vehbi Vakkasoğlu, s. 29)
İslam'ın tebliği için temizliğe ve giyim kuşama son derece önemi veren Arvasi Efendi, müminlerin de buna önem vermeleri için onları teşvik etmiştir:
Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz. Hakk'ı tanımadıkça, Hakk'ı sevmedikçe, Hak Teala'yı hakim bilip, O'na kulluk etmedikçe, insanlar birbirini sevemez. Hak'tan ve Hak yolundan başka her ne düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur."
Iqbol
04-28-2007, 08:40 PM
Nurettin Topçu (http://goruntu.mehtap.tv/belgeseller/abidesahsiyetler/abidesahsiyetler_12092006.wmv)
NURETTİN TOPÇU
Nurettin Topçu, isyan ahlakına dayalı hürriyet anlayışı ve bu anlayışın temel doktrini hareket felsefesi ile mesuliyetini müdrik gençliğin bir filozof aradığında karşısına çıkan orijinal bir Türk düşünürüdür.
Türkiye’deki yönetici elitin ortaya koyduğu uygulama, fikrî yönden gelişmeyi tıkamış durumdayken; Nurettin Topçu, Fransa’da Blondel’in hareket felsefesinden yararlanarak Batı’yı tahlil eder, arkasından da çalışmasına başlar.
Eğer Türk düşünce tarihinden bahsedilecek olursak, onun en başında gelenlerden biri de hiç şüphesiz Nurettin Topçu’dur. Şaşaadan, debdebeden, gösterişten uzak yaşadı ve hiçbir zaman kalabalıklara güvenmedi. Fikriyatını kendine bir ikbal sağlamak için yansıtmadı.
1909’da İstanbul’da doğan Nurettin Topçu, Erzurumlu Topçuzâde Ahmet Efendi’nin oğludur. Annesi Fatma Hanım ise Eğinli’dir. Çok eski ve köklü bir kültür muhiti bulunan Eğin’in Nurettin Topçu’nun ruh dünyasında önemli bir yeri vardır. İstanbul’da büyüyen Topçu, hep ana yurduna olan hasretle yaşamıştır.
Erzurum ile İstanbul arasında canlı hayvan ticareti yapan babası Ahmet Efendi’nin işleri I. Dünya Savaşı’ndan sonra bozulur, artık Çemberlitaş’ta sıradan bir kasap olarak ticarî hayatını sürdürmeye başlar.
Türkiye’de başlayacak olan zor günler Topçu’nun düşüncesinde olumlu yankı bırakır. Bu arada henüz ilkokulda okuduğu yıllarda yabancı okullara tavır alan Nurettin Topçu, Vefa İdadîsi’ni (ortaokul) birincilikle bitirdikten sonra İstanbul Lisesi’ne kaydolur. Burada felsefeye merak saran Topçu, daha iyi bir eğitim için Avrupa’ya gitmek gerektiğine inanır; bunun için de burs için girişimde bulunur, kazanarak Fransa’ya gider. Burada Maurice Blondel, Remzi Oğuz Arık ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ile tanışır. Bu üç fikir ve bilim adamının Topçu’nun fikriyatının şekillenmesinde önemli rolleri vardır. Ünlü Fransız filozofu Blondel’in hareket felsefesi Topçu’nun da Türkiye’de çıkardığı derginin adı olacak ve Topçu Anadolu’ya has milliyetçilik nazariyesini ve yerli hareket düşüncesini ona dayandıracaktır.
Bu arada Fransa’da çeşitli fikir kulüplerine devam eden Topçu, buradaki Türk ve Fransız düşünürlerle ilişkiler kurar. Üniversite tahsilini tamamlayan Topçu, Sorboune’da doktora yapmaya başlar. Bu üniversitedeki ilk doktora programını tamamlamış Türk öğrenci Topçu’dur. Bunun için yapılan törenlerde ne istediği sorulunca o, okulun gönderine Türk bayrağının çekilmesini istemiştir.
Öğretmenliği
Vatanına ve milletine ziyadesiyle bağlı olan Topçu, Fransa’dan Türkiye’ye gelince Galatasaray Lisesi’nde Felsefe öğretmeni olarak göreve başlar. Daha ilk öğretmenliğinde eğitim sistemimizdeki temel bozukluk hocayı harcayacaktır. Adam kayırmacılık, hatırı sayılan bir öğrenciye aşırı müsamaha, diğer öğretmenlerden beklendiği gibi Topçu’dan da beklenir. Bu duruma müsbet yaklaşmayan Topçu Hoca, İzmir’e sürülür. Sürgün haberi en mutlu anında kendine haber verilir.
Topçu, İzmir’de öğretmenliğinin dördüncü yılında dergi çıkarmaya başlar. Derginin adı Hareket’tir. 1939’da yayınlanan dergi ile Nurettin Topçu, artık resmî çevrelerin sürekli izlediği, sorguladığı mahfil ve kalem olacaktır.
Artık mimlenmiş bir öğretmen olan Topçu, ne yazık ki, Türkiye’ye verebileceği çok zengin fikirlerini dar bir çevrede tutmak zorunda kalmıştır. İzmir’den Denizli’ye sürgün edilen Hoca, orada Said Nursi ile tanışır.
Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Topçu Hoca, sırasıyla Haydarpaşa Lisesi, Robert Koleji, Vefa Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi ve İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yapmıştır.
Sadece öğretmenlik yapmakla yetinmeyen Topçu, aynı zamanda kendisi “mektep insan” konumundadır. Çıkardığı dergi ve ortaya koyduğu fikirler bir çok kimse tarafından paylaşılmaya başlar. Aynı zamanda Bergson üzerine yazdığı tezle de üniversitede Hilmi Ziya Ülken’in doçenti olur.
Hareket dergisi ve Topçu
Nurettin Topçu, hareket felsefesini ve Anadolucu fikirlerini işlediği Hareket Dergisi’ni fasılalarla 1939-1947, 1947-1949, 1952-1953 yılları arasında; 1966 yılından itibaren de düzenli olarak vefatına kadar çıkarmıştır. Milliyetçiler Derneği’nde aktif cemiyetçilik yapan, 1961’de AP’nin kuruluşunda aktif rol alan ve Konya’dan milletvekili adayı olan Topçu, 1966’dan itibaren fazla geniş olmayan bir kadro ile Hareket Dergisi’ne ağırlık vermiş ve ömrünün sonuna kadar Anadolucu bu genç kadro ile mütevazı bir mahfil oluşturmuştur.
Topçu hakkında bilimsel bir araştırma yapan Prof. Süleyman Seyfi Öğün, Topçu’nun bu dergi ile entelektüel sağın öncüsü olduğunu belirtmektedir.
Buradan yetişen çok sayıda insanın yanı sıra başlıca şu isimleri zikredebiliriz: Cemil Meriç, Orhan Okay, Ahmet Debbağoğlu, Mustafa Kara, Mustafa Kutlu, Ezel Erverdi, D. Mehmet Doğan vs.
Sona doğru Topçu
Nurettin Topçu’nun son yılları dar bir kültürel çevrede, yalnızlık içinde geçmiştir. Hareket çevresi onu bir hoca, bilge ve pîr gibi görür. Ölümünden sonra yazılanlar bunu göstermektedir. Bunu, düşünceleri kadar, mütevazı ve ilkeli hayatına borçludur. Polemiklere girmeyen, etkili ve ateşli kalemi de bu saygıda rol oynamaktadır. Kişiliğine ilişkin, ağabeyi Hayrettin Topçu şunları söylemekte: “Verdiği karardan kolay kolay dönmezdi. İradesi sağlamdı. İbadetini gizli yapmaya gayret ederdi. Eşyaya kıymet vermezdi. Zoraki elbise alır, zoraki yeni ayakkabı giyerdi.”
Ayrıca yakın dostlarından İsmail Dayı da son yıllarıyla ilgili şu husustan bahseder: “Emekli olduktan sonra, acaba Bursa’daki küçük camilerden birinde bir vazife istesem, ömrümün sonuna kadar orada kalsam kabul ederler mi? diye sormuştu.”
Aday olduğu Konya’dan seçilemeyen Topçu, yapılan kongrede Milliyetçiler Derneği’nden de ayrılır.
1974’te yaş haddinden emekliye ayrıldı. Emekliliğinden bir müddet sonra rahatsızlandı. Geçici sanılan bu hâl, yaşlılığın ve tıbbın ileri sürdüğü bahanelerle birlikte, emekli olduktan sekiz ay sonra bu büyük idealist muallim Nurettin Topçu vefat etti.
Her türlü gösterişten ve alayişten uzak, nümayişi sevmeyen, hem Batı’yı, hem de milletini, Anadolu’yu tanıyan Nurettin Topçu, bu vesile ile de Türk gençliğine sağlıklı bir Türk düşüncesi bırakmıştır.
Eserleri
1- İsyan Ahlakı, 2- Yarınki Türkiye, 3- Ahlak Nizamı, 4- Türkiye’nin Maarif Davası, 5- Var Olmak, 6- İslam ve İnsan / Mevlana ve Tasavvuf, 7- İradenin Davası / Devlet ve Demokrasi, 8- Bergson, 9- Kültür ve Medeniyet, 10- Mehmet Akif, 11- Büyük Fetih, 12- Taşralı.
vBulletin® v3.7.0, Copyright ©2000-2008, Jelsoft Enterprises Ltd.